1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Reha Oğuz Türkkan'ı Jurnal Eden Kişi Ben Değilim

Kazım Mirşan
Ben 1940'da Yüksek Mühendis Mektebine (bugünkü İTÜ) girdim ve 1942'de, 3.'üncü sınıfa geçtikten sonra, Almanya'ya gittim. 1946'da İTÜ'de tekrar okumaya başladım ve 1947 yılında mezun oldum.

1942 yılında Türkistan'a dönmeye karar vermiştim ve bundan dolayı arkadaşım Fikret Musabay ile beraber bir diyeceği olup olmadığını sormak üzere, Reha Oğuz Türkkan Bey'i Büyük Ada'daki evinde ziyaret ettik. Ancak oldukça soğuk karşılandık.

Fakat ben, Türkistan'a gidecek yere, 1942 yılı Almanya'ya tahsile gittim. Oradan döndükten sonra ise, Türkçülerin yargılandığı mahkemeye davet edildim. Hakim benden salonda oturan sanıkları tanıyıp tanımadığımı sordu. Ben, parmağımla işaret ederek, "Şu bey dışında, herkesi tanıyorum", dedim. Bana başkaca bir soru yöneltilmedi.

O zamanlarda henüz Türk tabiiyetine geçmemiştim. Herhalde bu sebeple olacak, hiçbir savcı tarafından sorgulanmadım, fikrim alınmak üzere, doğrudan-doğruya mahkemece davet edildim.

Vak'a bu kadar basit iken, Reha Oğuz Türkkan, bir takım fikir oyunları ile beni kendisini jurnal eden kişi olarak tanıtmaya çalışmaktadır. Şöyle ki:

1. "Savcı tarafından tanık olarak..." demek suretiyle beni savcı ile ilişkilendirmeye çalışmaktadır. Halbuki, ben hiçbir savcı ile görüşmüş (yani, savcı tarafından sorgulanmış) değilim (belki Çin tabaalı olmam dolayısiyledir) ve Reha Bey'e, kendisiyle yaptığımız görüşmede, savcı tarafından tanık olarak mahkemeye çağrılmış olduğumu değil, mahkeme tarafından davet edilmiş olduğumu söyledim.

2. "Savcı tarafından..." dedikten sonra, "veya bunu yaşı sebebiyle ağzından kaçırdı", diyerek, benim bir suçum olduğunu telkin etmeye çalışmaktadır.

3. "Peki, tanık olarak neler söylediniz?". Cevap garipti,"hiçbir şey", dedi. Ben "ifadeniz için çağırmışlar, nasıl olur?" diye ısrar edince, lâfı değiştirdi.

Böyle bir görüşme geçmedi, bunlar Reha Bey tarafından yakıştırılan sözler ve ben hiçbir şekilde lâfımı değiştirmedim. Niye olsun ki?

4. Birden kafamda 56-57 yıl öncesinin mahkeme günleri canlandı. Savcının, aleyhimizde ifade versinler diye çağırdığı 5-6 kişi vardı. Bazılarını iyi hatırladım: Prof. Zeki Velidî Togan aleyhinde konuşan Başkurt Ziya Özkaynak ve bir Tatar; Atsız aleyhinde Cemal Oğuz Öcal; benim aleyhimde de yarı sağır sarışın bir genç.

Acaba o Tatar Kâzım Mirşan mıydı? Kendisinin Kazan Tatarı oluşu kafamda bir bağlantı kurdu ve kuşkulandım. O zamanlar da lânetler okumuştum, nasıl olur da bir Dış Türk Türkçüler aleyhine şahadet ederdi?

Bir defa ben 56-57 yıl önce (yani 1944-1945 yıllarında) Almanya'da idim, Türkiye'ye ancak Almanya'nın işgalinden sonra döndüm. Buna göre, benim bu yıllarda Türkiye'deki savcılara ifade vermiş olmam olanaksızdır. İkinciden, ben "yarı sağır sarışın bir genç" olmadığım kadar; Kazanlı değil, Kulcalıyım; Kazan Tatarı değil, Tümenlik'im.

5. (Kâzım Mirşan) "neye tanıklık ettiğini neden söylemiyor?"

Mahkemede fikrim sorulmuş olduğunu-Reha Oğuz Türkkan'ı acı çekmiş bir dost bilerek ve onun gönlünü almak için-söyledim. O zamanlar hüküm giymiş kişiler arasında, İTÜ'den en yakın a rkadaşlarım, Muzaffer Eriş, Fahiman Altan ve Bülent Fer Beyler de vardı. Bu dostlarımın çektiği acılar için hâlâ yürekten üzülmekteyim. Ancak, bunların hiçbirine Türkistan'a gideceğimi söylememiştim. Yani, benim mahkemeye çağrılışıma bu kişiler sebep olmuş olamaz. Fakat ORKUN Dergisi'nde Reha Bey'in kamuoyu karşısında karalamaya kalkıştığını gözönünde bulundurunca, benim mahkemeye çağırılışımın sebebi anlaşılır hâle geliyor.

Diğer taraftan, Reha Oğuz Türkkan, Prof. Zeki Velidî Togan ve Nihal Atsız aleyhine konuşan kişileri soyadlarına kadar hatırlayabiliyor da, nasıl olur da bizzat kendisi aleyhinde konuşan kişinin ismini bilemez, ona "yarı sağır sarışın bir genç" der? Kâzım Mirşan'ı suçlamaya başlayınca ise, bu sarışın kişinin bir Tatar olduğunu ileri sürer ve Kâzım Mirşan'ın Kazan Tatarı olduğunu uydurduktan sonra, işte bu Tatarın Kâzım Mirşan olabileceğini söyler? Kaldı ki, Reha Bey beni tanımaktadır ve şimdi de tanımamazlıktan gelerek, "o Tatar Kâzım Mirşan olabilir", demek suretiyle beni karalamaya çalışıyor ve onur kırıcı ifadelerde bulunuyor.

DR. SELAHİ DİKER'E CEVAP

BAŞKASININ SÖZÜNÜ KENDİ SÖZÜNÜZMÜŞ GİBİ LANSE EDEMEZSİNİZ

Sayın Selâhi Diker, ORKUN Dergisi'nin Temmuz 2001 tarihli 41.'inci sayısındaki "Türk Tarihi Sumer'de Başlar" yazısında, ilk önce beni tenkit etme gereksinimi duymaktadır. Halbuki, Sümerce benim araştırma alanım dışında kalıyor, Sümerler hakkında hiçbir kitap yayınlamadım. Sayın Diker eleştirilerine şöyle başlıyor: "Kâzım Mirşan, Halûk Tarcan gibi araştırmacıların aslında Türkçe olmayan ve Ön-Türkçe adını verdikleri çok daha eski bir dili Türk tamgalarında aramaları bilimsel olmaktan uzaktır. Böyle bir Ön-Türkçe fonetiği ile yapılan transkripsiyonlar ve dolayısıyla tercümeleri tümüyle tartışmalıdır" diyor ve bu iddiasının ispatı olarak AT-OTUQ sözünü ele alıyor ve bunun, Türkçe şahıs adı olarak, TUTUQ şeklinde okunması gerektiğini söylüyor.

Anlaşılan şu ki, sayın Diker Ön-Türkleri "Türk" saymıyor, bunların diline "Türkçe olmayan bir dil" diyor. Ancak biz Erken-Türkleri (yani, Proto-Türkleri) de "Türk" kabul ederek, bu sözün geçtiği yazıtlarımızdan şu örnekleri verelim:

1. Yazıtlarımızda geçen OTUQ (cesedi ateşe verme, cesedi ateşleme) sözü.

BQUTOT (AT-OTUQUB, "namı yakılmak suretiyle) sözü şu cümlede geçiyor:

Beldesinin Kralı olarak sahip-i muvaffakı teşyi olunarak geldi, canlı-ruh olabilmek üzere, namının yakılmak suretiyle (AT-OTUQUB) Tanrıya geçebilmesi için.

Mirşan, K. 1991; Bolbollar; s. 37 ve 1994, Alfabetik Yazı Başlangıcı, s. 64-65. Orkun, H.N. 1938; Eski Türk Yazıtları II; s. 100.

QTOT (AT-OTUQ; namın yakılması) sözü şu cümlede geçiyor:

Yüce kavramımıza (yani, dinimize) göre AT-OTUQ...(cümlenin devamı okunamıyor.)

Mirşan, 1991, s. 60 ve Orkun I, s. 71 (IIC10).

QUTOT (AT-OTUQ; ateşte yakılmak suretiyle) şu cümlede geçiyor:

Ateşte yakılmak suretiyle (AT-OTUQ) geçmiye-BÜ olarak yakılmış olması dolayısıyla, "muvaffak olarak ölen" namın uçurulması gayesiyle-yapılan dua sebebiyle muvaffak oldu.

Mirşan, K. 1994; Alfabetik Yazı Başlangıcı; s. 64-65.

ĞUQTOTZ (OZ-AT OTIQUĞ ki, OZ-TUTUQUĞ şeklinde de okumak mümkündür). Bu söz şu cümlede geçiyor: Türgis Hakanının buyruğu altındaki (Namın Cennete Geçebilmesi için cesedin yakılması geleneği olan) OZ-AT OTUQ halkını idaresine aldı.

Mirşan 1991, s. 79 ve Orkun I, s. 47.

2. Yazıtlarımızda geçen TUTUQ (tutulmuş; ait, mensup) sözü:

ĞQTUT (TUTUQUĞ; ait mensup) sözünün geçtiği cümle: AT-OY BÏLL'e mensup (TUTQUĞ) olmak üzere, Genel Kurmay Başkanı atadı (namını verdi).

Mirşan, K. 1985; Anadolu Prototürkleri; s. 70 ve Orkun, H. N. 1936, I, s. 167. (Ş 11).

QTUT (TUTUQ; tutulmuş, mustahkem) sözünün geçtiği cümle: OY-ÖGİM ÏS AT'lar tarından tutulan (müdafaası yapılan) (TUTUQ) mevkiye vahiy oldu.

Mirşan, K. 1978; ALTI YARIQ TÏGİN, s. 107, 115.

ŞB: QTUT (TUTUQ BAŞ; tutulmuş baş; yani, "müstahkem mevki") sözünün geçtiği cümle: TUTUQ BAŞ'da (Herodotusa göre Kardiya ile Paktiya arasındaki duvarda) - İran'a gidiş doğrultusundaki İstros Nehri Havzasından geçerek - OZ ËR ITIM ÖKÜ ËR'e değdim (savaştım).

Mirşan, K. 1985, s. 77 ve Orhun 1936, I, s. 173. (D11).

Görülüyor ki, Erken-Türkçede hem OTUQ, hek de TUTUQ sözleri kullanılmış bulunuyor. Sayın Diker Bey ise, AT-OTUQ sözü TUTUQ şeklinde okunmalıdır, aksi halde okunuş "bilimsel olmaktan uzak kalacaktır", diyor; çünkü kendisi bu sözü kitabında böyle okumuştur ve onun kitabı bilimseldir.

Kaldı ki, Erken-Türk yazıtlarında geçen, yukarıda verdiğimiz sözlerin hiçbiri-Selâhi Diker Beyin iddia ettiği gibi-kişi ismi değildir (aslında, TUTUQ'u isim olarak okuyan kişi H.N. Orkun'dur; ancak bu okunuş üzerindeki tartışma konumuz dışında kalıyor).

Selâhi Diker Bey ÏSİZ OYIBIZ QUL (dinimizin hizmetkârı) cümlesini de ele alıyor ve bu cümlenin İSİZ YABIZ QUL şeklinde okunması gerektiğini ve mânâsının "Kaba, yavuz kul" olduğunu söylüyor ve bu okunuş şeklinin Sayın Hüseyin Namık Orkun Beye ait olduğunu saklamakla kalmıyor, Hüseyun Namık Beyin "Fena esir yazdım" şeklinde mânâsız bir cümle hâlinde verdiği tercümeyi sükût ile geçerek değiştiriyor. Hüseyin Namık Bey elinden geldiğince bizleri Erken-Türk yazıtları hakkında aydınlatmaya çalışan büyük bir âlimimizdir, onun ismi bu şekilde örtbas edilemez.

ÏSİZ (alfabemize göre yazılması hâlinde, İSİZ; orijinal yazılışı ZİSÏ) sözünün anlamının "kaba" olduğuna dair elimizde hiçbir örnek yok. Kendileri densiz sözünden esinlenmiş olacaklar; ancak, sözümüzün eki, -SİZ değil, çoğunluk halini ifade etmek üzere, -İZ. Buna göre, Selâhi Diker Beyin anlayışına göre, "kabalar" söz konusu edilmelidir; ancak; sözün ÏS kökünün "kaba" manasında kullanıldığına dair de elimizde hiçbir örnek yok. Bu sözün Istanbul Lehçesindeki şekli ise "es"dir (yani, ËS) ve bu deyim "aklıma esdi", "esinlendim", "esenlik""eski" sözlerinde kullanılmaktadır. ËS (yani, es) kökünün Erken-Türkçedeki kullanılış şekillerine ise, şu örnekler verilebilir:

"MAÑA ÏLÏ ËSÜN (Halkı beni sayan) AT-OY generalleri başkanlarından 500 müdafi geldi."

Mirşan, K. 1991; Bolbollar; s. 60.

"Çin Hakanına tabi olmuş, 50 yıl ÏSİG-KÜÇİG (imanlı güçlerini) boşu-boşuna harcamışlar (a.e., s. 21).

YAWUZ (yavuz) sözü de "yabız" şekline geçerek türememiştir ve dilimizde bu şekilde bir söz de yok. Eğer YAP (kapat) YAB (kapalı mekân) söz-kökünü göz önünde bulundursak bile, yabız sözü "kapalı olanlar" manasını verecektir ki, cümlemizde böyle bir mananın yeri yok.

Selâhi Beyin şöyle bir yanıtını işidir gibi oluyorum: Alimler hata yapmaz. Yani, "Ben H.N. Orkun Beyin tefsirlerine göre konuşuyorum; buna göre, hiçbir hatam söz konusu değildir." Böyle değil, eğer siz bir eser yazıyorsanız yazılanlardan sorumlu olan kişi de sizsiniz. Eğer yazdığınız fikir sizin değilse, bu fikri söyleyen kişinin sözlerini tırnak içinde aynen belirtmeniz gerekir, başkasının sözlerini kendi sözünüz imiş gibi lanse edemezsiniz. Ayrıca, âlimler de hata yapar; ancak onlar müdrik veya müdrik olmayarak hata yaparlarken, yine de, ilme hizmeti gaye edinirler. Meselâ, Einstein'ın teşkil ettiği yekvücut alan teorisi'nin hatası ortaya çıkmış ve o teorisini iptal etme zorunluluğunda kalmıştır.

Mirşan, K. 1990; Prototürk Bilginlerine göre ASTROFİZİK; s. 15.

Bir sopanın dört yüzüne yazılmış ve Malov tarafından okunmuş olan ON-Notası hakkında-yazıtın okunuşunu ve tercümesini Malofa göre aynen verdikten sonra-H.N. Orkun, "Bu okuma ve tercüme bizce asla varit değildir" demekte ve bu yazının bir başbuğa gönderilen haber olması gerektiğini söylemektedir (Orkun 1940; III, s. 213). Hakikaten, benim okuma şeklim Orkunun bu fikrini tamamiyle teyit etmektedir. Malov ise kitabında "büyük Türk alimi H.N. Orkun bu sopadaki yazının bir mektup olması lâzım geleceğini söylüyor, ben de böyle düşünüyorum, ancak ben elimden geleni yaptım, hodri meydan" mealinde cevap vermiş bulunuyor.

Mirşan, K. 1993; Prototürkçe Yazıtlar hakkında konferans; s. 3-4.

Burdan da anlaşılıyor ki, konu bir yazıtı orasından-burasından tutarak ele almak değil, onu başından sonuna kadar tutarlı bir şekilde okuyabilmektir. Buna göre, Sayın Diker Beyin ALTI YARIQ TÏGİN (Altı Işık Nasibi) cümlesi üzerinde durması da anlamsızdır, çünkü onun bunu yapabilmesi halinde okuyabilmiş olması gerekir. O ise, TÏGİN sözünü Türkologların (Çince bir söze dayanarak) "prens" şeklinde tefsir etmiş olmalarından cesaret bularak, cümleyi "altı-ışık prens", "altı nurlu prens", "Altı zırh prens" şekillerinde manalandırmaktadır. TÏGİN sözü Türkçe metinlerde o kadar çok geçiyor ki, türklerin bu sözü Çinlilerden almış olma ihtimali hemen-hemen yok gibidir. Sayın Diker Bey, Türk Bïl tarihinde geçen YOLUĞ TÏGİN, KÜL TÏGİN gibi isimlerden destek bularak, ALTI YARIQ TÏGİN'in bir isim olması gerektiğini de ileri sürüyor.

Eski Türkler yazdıkları eserlere serlevha şeklinde isim vermemişler, eser ismini metin içinde belirtmiş bulunuyorlar. Bu itibarla ben, eserin ana kısmını ALTI YARIQ TÏGİN ve onun ilâve kısmını, "eşatalojik tahakkuk" anlamında, BOLTI (oldu) şeklinde ele almış bulunmaktayım.

ALTI YARIQ TÏGİN Türklerin saygın bir felsefe eseridir ve ayrıca, Dareios I'in İskit seferini anlatan bir tarih eseridir. Bu eserin, yanlış-yamalak okumalarla, 40'a yakın anlamsız isim geçen anlamsız bir metin haline indirgenmiş olması son derece üzücüdür.