1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

PASKALYA HÜZNÜ

Turgut Güler

Viyana’nın 40 kilometre kadar güneyinde Mayerling adında bir köy var. 30 Ocak 1889 günü, Avusturya veliahdı Arşidük Rudolf ile sevgilisi Barones Maria Vetsera, bu köydeki köşkte ölü olarak bulundular.

Târihe Mayerling Fâciâsı diye geçen hâdisenin, kraliyet seviyesindeki bir yasak aşk hikâyesine kapı aralaması, benzer ve tanıdık sırları, memnû münâsebetleri akla getiriyor.

Aralarındaki muâşaka başladığında; hem Rudolf, hem de Maria Vetsera evlidir. Rudolf’un hanımı; Avrupa’da o sıralarda pek yaygın olan usûlle, bir hânedân mensûbu, Belçika prensesidir.

Rudolf; babası Franz Joseph ve annesi Elizabeth’in emr-i vâkilerine karşı koyamadığı için, bu evliliğe mecbûr olmuştur. Ne var ki, âsî ruhlu Avusturya veliahdı, Maria ile tanışınca; evlilik müessesesine ve an’aneci ebeveynine isyânı, damarlarında hazır bulmuştur.

Bütün Nemçe ahâlisinin gözleri önünde; karısına, babasına, annesine ve Maria’nın kocasına inat, bu aykırılığı sürdüren Rudolf, sevgilisini de yanına alıp, Mayerling’deki av köşkünde, yığınla soru işâreti arasında hayat yolunu tamamladı.

Resmî açıklama, ölüm sebebine intihar diyordu. Rudolf, önce Maria’yı, sonra da kendini vurmuştu.

Aradan geçen bunca zamâna rağmen, halk muhayyilesinde, hep intihar dışındaki ihtimâller dillendirildi. Rudolf ve Maria’nın; profesyonel, ince hesaplarla çizilen bir cinâyet senaryosuna oyuncu oldukları tahmîn edildi.

Uzun müddet, Mayerlinglilere bu konuda konuşma yasağı konması ve İmparator Joseph’in emriyle av köşkünün yıkılıp yerine kilise yapılması, ortada bir örtbas etme faaliyeti olduğunu gösteriyor.

Mayerling’in; müntehir âşıkları hatırlatan bu kilisesinde, her Paskalya Bayramı’nda boyanan yumurtalar, üzeri örtülen bir majestik hikâyeyi hatırlatıyorlar.

Hristiyanların inanışına göre, Hz.Îsâ’nın öldükten sonra yeniden dirildiği güne Paskalya deniyor. Her yıl, 22 Mart’la 25 Nisan arasındaki günler içinde, Ay’ın dolunay devresinden sonraki ilk Pazar, Paskalya olarak kutlanıyor.

Türk dilinin târihî akışı içinde benimsenmiş “paskalya yumurtası, paskalya çöreği” gibi tâbirler; Müslüman muhîtlerde de yadırganmadan kullanılıyor.

Meryemoğlu Îsâ’nın doğumu, Kur’ân’î üslûpla Hz.Âdem’in yaradılışı gibidir. Bu her iki peygamber de, babasız halk edilmişlerdir. Hz. Âdem’in, anası da yoktur. Nasrânî akîde içinde, Hz. Îsâ’ya çok farklı bakan zümreler bulunuyor. Oğul diyenler,- hâşâ – Allâh’ı babalık makâmında görüyorlar. Teslîsin en uc ve küfre basan ayağı ise, Hz. Îsâ’da – sümme hâşâ – Tanrı’lık vehmidir.

Daha da uzatılabilecek misâl ve semboller; Hristiyan dünyâsının inandığı Hz. Îsâ ile Müslüman inancının benimsediği Hz. Îsâ arasında, dev-âsâ ayrılıklar ortaya koyacaktır.

Elbette,herkesin dini kendinedir. Bundan ötesi ikrah getirir. Ancak, başta Avrupa Birliği olmak üzere, Dünyâ’daki Hristiyan komünlerinin içine balıklama dalmak isteyen Türkiye idârecilerini de akl-ı selîme ve İslâmın has bahçesine dâvet etmek gerekiyor. Çünkü Lâle Devri’ni idrâk ettiğimiz 18. yüzyıl başından beri, neredeyse üç yüz senedir, bu asîl ve azîz millet paskalya hüznü yaşıyor.

Kaanûnî’nin Fransa Kralı’na gönderdiği meşhûr mektuptaki Müslüman-Türk duruşuna hasret kaldık. Yirmisekiz Çelebî Mehmed Efendi’nin kalemine sirâyet eden paskalya mürekkebi hâlâ kurumadı…

Mondros Mütârekesi’ni tâkib eden günlerde, 29 Kasım 1918’de İstanbul’un Zeyrek semtinde, Halic’e nâzır bir bahçede; Kâzım Karabekir, İsmet (İnönü) ile bir araya gelmiş, o nâzik ve hassas dönemin muhâsebesini yapmaktadırlar.

Birbirlerini, cemâziye’l-evvellerine vâkıf olarak tanıyan bu iki şahsiyet, millî vicdâna mâ’kes olabilecek hatt-ı hareket üzerinde duruyorlarken; birden sözün mecrâsını değiştiren İsmet (İnönü): “Gördün mü Kâzım? Her şey mahvol du.” der ve devâm eder:” Benim, hiç umûdum kalmadı. Karârımı sana söyleyeyim mi Kâzım? Köylü olalım, askerlikten istifâ edelim. Senin kaç liran var? Birleşelim. Kâzım Ağa, İsmet Ağa olalım. Çiftçilikle hayâtımızı sürükleyelim.” *

Adını koymakta zorlanacağımız bir psikolojik hâlin içinde söylenen ve muhâverenin canlı şâhidi tarafından, o ânı gösteren fotoğrafın karelerine kaydedilen bu sözlerde, millî ve mâşerî hangi endîşeyi bulabilirsiniz?

Kâzım Karabekir’in aslâ kaale almadığı ve aksi istikâmete yönelttiği bu yılgınlık talebi; sonraki yıllara gönderdiği işâret fişekleriyle târihe yardımcı oluyor.

İkinci Dünyâ Harbi yıllarında, nüfus cüzdanlarına işlenen gıda karnesi bilgileriyle Oniki Ada’yı Yunanlılara hediye eden politikasızlığı, bu çiftçilik ve ağalık heveslerinde keşfedebiliyoruz.

Millî Şef sözündeki Sibirya aroması, Zeyrek sohbetinde içilen çay veya kahvenin tadına karışmış olmalı.

Birileri ağalığa özendi; vatanı çiftlik, milleti maraba yaptı. Kültür, irfân, edeb, mânâ tarlalarımız da dâimî nadasa bırakıldı…

20 Haziran 1389 günü kazanılan Birinci Kosova Zaferi’nin şâhî bedeli Sultan Murâd-ı Hudâvendigâr, muhârebe öncesindeki geceyi çadırında uykusuz geçirmiş ve sabâha kadar niyâza durmuştur. Muazzam bir Haçlı kuvveti hâlinde Türk ordusunun karşısına dizilen düşmanın çokluğu; Kosova’nın esen rüzgârla havalanan ve çöl manzarasını aratmayan tozları; Pâdişâh’ı en büyük güç ve kudret sâhibine yöneltmekte; onun eksilmeyecek yardımlarına hamd ü senâlar ettirmektedir.

Sultan Murâd’ın, ağzından çıkan ve sonra kalem mârifetiyle kâğıda dökülen duâsı şöyledir:

Âb-ı rûy-ı Habîb-i Ekrem içün

Kerbelâ’da revân olan dem içün

Şeb-i firkatde ağlayan göz içün

Reh-i aşkında sürünen yüz içün

Ehl-i İslâma ol muîn ü nasîr

Rest-i a’dâyı bizden eyle kasîr

İtme yâ Rab mücâhidîni telef

Tîr-i a’dâya bizi kılma hedef

Bunca yıl sây ü ictihâdımızı

Gazavât içre yahşi âdımızı

İtme yâ Rab kahrın ile tebâh

Yüzümüzü halk içinde itme siyâh

Râh-ı din içre ben fedâ olayım

Siper-i asker-i Hudâ olayım

Din yolunda beni şehîd eyle

Âhiretde beni saîd eyle

Mülk-i İsâmı pâyimâl etme

Dünyâ târihinden çıkarılacak devlet adamı portreleri içinde, fedâkârlık başlığını, herhâlde Murâd-ı Hudâvendigâr atardı. Sâdelik, tevâzû gibi, Türklüğün temel hasletlerinde, kendine ortak çıkacak pek çok isim varken; peşînen canını fedâ etme bahsinde, vâdideki isimler azalıyor. Hele Sultan Murad tarzında, bunu önceden görüp de hazırlık yapanına, hiç rastlanmıyor.

Bu büyük şehîdin, Kosova’ya akıttığı kan, orayı ne denli Murâdî ve de Muhammedî renklere boyamıştır, el’an açık seçik görülüyor. Kanı, boşa gitmemiştir.

Artan şehîd sayısına paralel olarak, son günlerde, bu can verme rütbesi üzerinde lüzumsuz lâf dalaşı yaşanıyor. Şehâdet mefhûmu, neredeyse borsa metâı yapılacak. Aynı hassâsiyeti (!) maalesef kâtiller ve onların yetişme muhîti hakkında göstermiyoruz.

Bugün İran sınırları içinde kalan Kazvin şehrinin kuzeydoğusunda, Elburz Dağlarının zirvesinde bulunan Alamut; 11. yüzyılda, şimdiki Kandil Dağı gibi, bir terörist yuvası idi.

Hasan Sabbah, Haşşâşîn adını verdiği fedâîlerini burada afyon-keş, esrâr-keş yapıyor, âdetâ birer robot hâline getiriyor, sonra da – canlı bomba misâli – hedefler üzerine gönderiyordu,

Kâtil mânâsına gelen Fransızca assassin sözü, bu haşşâşînden alınmıştır.

Hâricî mezhebler zincirinde en uc noktalardan birini tutan Hasan Sabbah, Sultan Alp Arslan ve Vezîr Nizâmü’l-mülk başta olmak üzere, pek çok Sünnî önderi, suikastlarla ortadan kaldırmıştır.

İnsanın kâtil olması için, önce insanlıktan çıkması gerekir. Bunu temin eden maddeler arasında, elbette doz ve tesir bakımından bir şiddet sıralaması yapılabilir. Ama neticede hepsi aynı yolun yolcusu, aynı heybenin eşyâsı durumundadırlar.

İslâmın, her çeşit mükeyyifâta, zerre mikdârı bile müsâmaha göstermeyişi, aslında insana gösterdiği saygının tezâhürüdür.

Ortalığın bir suç cenneti, suçlular defilesi hâline dönüşmesinde; alkollü içeceklere cicili-bicili medhiyeler düzen ve onlara âit pahalı reklâmları çarşaf çarşaf sayfalarına taşıyan basınımızın, ne ölçüde bir sponsorluğu vardır? Hiç, bu konuda hesap pusulası çıkarıldı mı?

Ha Alamut’un terörist imâl eden Haşşâşîn hücreleri, ha Milenyum Devri’nin Türk basını. İkisi de, aynı kalitede terörist, yâni kâtil yetiştirme ve onlara yataklık yapma fiillerinde kafa kafaya, kol kola görünmüyorlar mı?

Alamut’un ve hâl-i hazırdaki medyanın karşısına; her türlü uyuşturucu, narkotik maddeyi tesirsiz kılacak râkımda sevgi dağı çıkarmak lâzım, Yûnus Emre hacminde bir cebel-i muhabbet.

Çok mezârlı olmak, çok sevilmeye delâlet ediyor. Müphem bilgiler esrâra, o da artan muhabbet mikdârıyla berâber mezar sayısının çoğalmasına kapı açıyor.

Yûnus Emre, çok mezarlı Türk büyüklerinin önde gelenlerinden. Anadolu coğrafyasının muhtelif yerlerinde kendine mezâr atfedilen Yûnus, hangi sebebe dayandığı belli olmamakla berâber, Eskişehir’de medfûn gösterilmektedir.

Neredeyse resmîyet kazanan bu Eskişehirlilik; Yûnus Emre’yi yine de paylaşılmaz statüsünün dışına çıkaramamıştır.

Yûnus’a mezâr ikrâm etme husûsunda, Eskişehir’in en büyük rakîbi, Lârende (Karaman). Yakın zamâna kadar Konya’ya bağlı iken, müstakil vilâyet hâline getirilen bu şirin vatan toprağı, Yûnus’un şânını kucaklayacak mikyasta bir târih ve kültür hamûlesine, fazlasıyla sâhip.

İbrâhim Hakkı Konyalı; pek çok ciddî ve titiz araştırmaya imza atmanın okuyucusuna verdiği güvenle, Yûnus Emre’nin mezârı için şunları söylüyor: “ Ankara’da Kadîm Kayıtlar Arşivi’nde, Karaman Eyâleti vakıflarını yazan bir İlyazıcı defterinin Lârende ( Karaman ) Vakıfları bölümünde şu ibâre bulunmaktadır: [ Vakf-ı Zâviye-i Yûnus Emre İbn İsmâil –il – meşhûr bi Kirişci Baba der Lârende.]

Bu kayıttan, Yûnus’un babasının adının İsmâil olduğu ve Kirişci Baba diye tanındığı, zâviyesinin de Lârende (Karaman) ‘de bulunduğu anlaşılmaktadır.*

Kim ne derse desin; nereli olduğu, nerede yattığı söylenirse söylensin, Yûnus’un esas yeri ve mezârı, onu sevenlerin gönlüdür. Nitekim, onun dilinden dökülen hakîkat şiiri de, aynı sözü mayaya yatırıyor:

Gönüller dost evi için

Gönüller yapmaya geldim.

Dost evi, ne hoş bir vatan târifidir. Öyle bir vatanın, her köşesindeki toprak, mezâr seçilmeye hazırdır. Bugünkü çarpık şehirleşme ve plânsız, programsız inşaat iştâhı, maalesef dost evinin huzûrunu kaçırıyor.

1908’de yayınlanan bir listede, İstanbul’un ünlü sebze ve meyveleri, semtlere göre şöyle sıralanmış:

Gümüşsuyu’nun baklası / Bayrampaşa’nın enginarı / Yedikule’nin göbekli marulu / Langa’nın hıyarı / Kartal’ın pırasası / Çengelköy’ün çileği / Kavak’ın inciri / Sultanselim’in beyaz inciri / Yakacık’ın çavuş üzümü / Erenköy’ün alpehlivan üzümü / Beykoz Dereseki’nin fasulyesi / Vaniköy’ün vişnesi ve akhâfız can eriği / Beykoz’un cevizi

Bu uzun liste, yüz yıl önceki İstanbul’u ne güzel anlatıyor. Anılan meyve ve sebzelerden bir bölümü, hâlâ o semtlerin isimlerini yanlarında taşımaya devâm ediyorlar ama, bu, sâdece bir dil alışkanlığı. Yoksa hiçbiri İstanbul’da yetişmiyor. O, münbit ve bağ, bahçe, bostan kelimeleriyle anılan mahâller, heyûlâ hâlindeki binâ ağırlığını çekmeye mahkûm edilmişler.

Bir vakitler, ihtiyâcı olan sebze ve meyvenin en az yarısını kendi topraklarında yetiştiren İstanbul, bugün tamâmen taşraya bağlı hâle gelmiştir. Aynı hâl-i pür-melâl, yavaş yavaş öteki büyük şehirlerimizin de kader defterlerine yazılmaya başlandı.

Hamâsî metinlerde hallâcın pamuğu gibi attığımız vatan toprağı; meyve, sebze, tahıl ve daha bir sürü nîmeti, epeyi zamandır bizden esirgiyor.

Kabahati toprağa yüklemenin basitliği, karakterimize etiket olmuş. Ne vakit, bu kolaylık yolunu terk ederiz diye, sabırla bekliyoruz. Fakat, kul hesâbında olmayan bâzı klimatik gelişmeler, bekleme salonunun havâsını fenâ şekilde bozdu.

Bin düşünüp bir yapmayı, tersine çevirdik…

“Çırçır, Hünkâr, Fındık, Kestâne, Sırmakeş, Karakulak, Taşdelen, Çubuklu, Kanlıca, Ayazma, Koru, Vezirçeşmesi, Hacıkâhyâ, Çalkantı, Kanlıkavak, Hamîdiye…”

Ahmed Hamdi Tanpınar, Beş Şehir’in İstanbul bölümüne; her biri mısrâ-ı berceste kıvâmında hâlis şiir olan kaynak sularının adlarını sayarak başlar.

Türk-İslâm medeniyeti, daha pek çok mânâlı sembollerle birlikte, muhteşem bir su medeniyetidir. Bu ihtişâma beş asra yakın merkez olan İstanbul, topraklarından çıkan menbâ sularına öyle efsunlu isimler vermiş ki, bunları sayan dudaklar, su içmiş gibi haz duyarlarmış.

Artık nesli tükenmek üzere olan o eski İstanbullular, ağızlarına aldıkları suyu, kısa bir müddet dil ve damak arasında dolaştırdıktan sonra, hemen adını söylerlermiş.

Sakalık, bir zamanların en saygı duyulan ve mahalle halkının ayrılmaz parçası olan bir işti. Hangi evin kapısına, haftanın hangi günü ve vakti gideceğini bilen sakalar, saat ayarlama ihtiyâcını giderirlerdi.

Câmide, hamamda, meydanda akan suların mûsıkîsinden, plâtonik aşkı demlendiren seslerden kimse şikâyetçi olmazdı.

Bugünlerde, su kaynaklarının azaldığı, kesinti programının başlamasına ramak kaldığı konuşulurken; bir Allâh’ın kulu da çıkıp, “Dünyâ’ya tanıttığımız su medeniyetinin hakkını verirsek, susuz kalmayız diyemiyor.”

Başımıza ne geldiyse Frenklikten geldi. İsraf ekonomisini hayat tarzı belleyenler; nîmete şükreden bizim evin, direklerini devirdiler. Rûhumuz çekilince, suyumuz da çekiliyor… Kendimizi, başkalarının dilinden tanımaya devâm ettikçe, bu kolaya kaçmanın bedelini en ağır bir biçimde ödeyeceğiz. Ahîlerin hayır duâsı da yavaş yavaş bizden uzaklaşıyor.

Sosyolojinin bilmem kaç kilometre ötesinden geçenler dâhil; eline kalem, ağzına kelime alan herkes, ahî üzerine ahkâm kesiyor. Onu zihinlerindeki anarşiye sermâye yapmak isteyenlerden, ipe-sapa gelmez izmlerin içine çekmek gayretindekilere kadar, bir hayli kalabalık ahî silâhşörü geziniyor.

Türk milletinin İslâm dâiresine girişinden sonra teşkilâtlı biçimde sistematize olan ahîlik, aslında İslâm öncesindeki yaşayışımızda da vardı. Lâkin, onun medeniyet literatürüne kayıtlı hâle gelmesi, İslâm sâyesinde oldu.

Meslekî ve mistik bir teşekkül diyebileceğimiz ahîlik, fütüvvet temeline dayanıyor. Arapça bir kelime olan fütüvvetin Farsça karşılığı civânmertlik, Türkçesi ise alp-erenlik!

Fütüvvet’in esâsını da mürüvvet meydâna getiriyor. Adamlık, erlik mânâsına kullanılan mürüvvet, fütüvvetin hazırlık sınıfı. Bu sınıfı geçenler, fütüvvet ehli olmaya hak kazanıyorlar. Demek ki, fütüvvet terâzisine konan cevher adamlık, insanlık, erlik. Bunları, sâdece şecaat vâdisinde aramamak lâzım. Elbette o da var ama, burada söz konusu edilen, geniş mânâda kâmil insan, yâni, fetâ olmaya soyunmaktır.

Fütüvvet, farklı elbiseler giyerek farklı coğrafyalara dağılmıştır. Hind’de ve İran’da dinî geleneklerle; İslâmiyetden önceki gizli cemiyetlerle ve nihâyet İslâmî hüviyetiyle Halîfe Nâsır (1180-1225) ‘ın sâyesinde bir resmî saray teşkilâtı hâlinde vâr olmuştur.

Bütün bunlara imkân bulamayınca da, sâha ve sınırlarını daraltarak, bir esnâf kuruluşu intibâını veren ahîlik hil’atine bürünmüş, beline kuşak dolamıştır.