1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

"Pantürkizm" deki Yanlışlar

Altan Deliorman
Jacob M. Landau’nun, ikinci basımı “Pantürkizm” adıyla yapılan kitabında, okurları yanıltıcı hatalar bulunuyor. Hem onları

düzeltmek hem de okuyucunun yanlış yönlendirilmesini önlemek üzere, bu yazımızda “Pantürkizm” kitabının belli başlı hatalarını belirtiyoruz.

Jacob. M. Landau, esas itibariyle Türkiye’deki milliyetçi akımları inceleyen eserinin ilk baskısını 1974’te “Radical Politics in Modern Turkey” adı ile yapmıştı. Bu kitap, Türkçeye, “Türkiye’de Aşırı Akımlar - 1960 Sonrası Sosyal ve Siyasal Çekişmeler” adı ile çevrilerek 1978’de yayımlanmıştı. Eser, yeniden gözden geçirilerek ve ilk baskıyı takip eden yıllardaki gelişmeleri de inceleyerek, ikinci defa yayımlandı. İkinci basımın adı “Pantürkizm”. Kitaptaki “Giriş”ten anlaşıldığına göre, Landau, Türkçülüğün 1994 yılı sonuna kadar geçirdiği safhaları eserine ilâve etmiş bulunuyor.

Eserin ikinci basımında da (ilkinde olduğu gibi) yanlış ve yanıltıcı değerlendirmeler, ayrıca bilgi hataları bulunuyor. Bu yazımızda, Landau’nun bir kısım yanlışlarına işaret ederek, kitabı okuyacak olanlarda uyanması muhtemel çarpık izlenimleri gidermeye çalışacağız.

1. “Osmanlı İmparatorluğu’nda Pantürkçülüğün Kökleri ve Gelişmesi” başlıklı bölümde, Landau’nun, “Aydınlanmış bir din adamı olan Ali Suavi’nin Türkçülük uğruna İstanbul halkını galeyana getirme öyküsü” şeklinde nitelediği olay, ünlü “Çırağan Baskını”dır. Landau, Ali Suavi’nin bu hareketinin sonucunda yakalanıp asıldığını da ileri sürüyor.

İki cümlede birkaç yanlış var:

a) Ali Suavi, bir din adamı olarak değil, daha çok yazar, Jön Türklerin önde gelenlerinden biri ve ihtilâlci gibi vasıflarıyla tanınır. Türkçülükle ilgili yazıları sebebiyle de Türkçülük tarihinde önemli bir yer işgal eder.

b) Ali Suavi, Türkçülük uğruna İstanbul halkını galeyana getirmek gibi bir harekete girişmemiştir. Onun amacı, tahttan uzaklaştırıldıktan sonra Çırağan Sarayı’nda yaşamaya mecbur tutulan sabık hükümdar V. Murad’ı, bir darbeyle yeniden saltanat makamına geçirmek, bu suretle Osmanlı İmparatorluğu’nda meşrutî yönetimi tesis etmekti. Jön Türklerin 1870’lerdeki ülküsü Türkçülük değil, meşrutî rejimin kurulmasıydı. Hele, İstanbul halkını Türkçülük uğruna galeyana getirmek gibi bir tasavvurdan söz bile edilemezdi.

c) Ali Suavi, 1877-1878 Türk-Rus Savaşı sonunda yurtlarından sürülen ve İstanbul’a yığılan Rumeli göçmenlerinden birkaç yüzünü kandırarak, bu zavallı göçmenlerle Çırağan Sarayı’nı basmaya kalkışmıştır. Ancak, baskını haber alan Beşiktaş Muhafızı Yedisekiz Hasan Paşa, emrindeki askerlerle olay yerine yetişmiş ve Ali Suavi’yi bir sopa darbesiyle öldürmüştür. Bu durumda, Ali Suavi’nin yakalanması ve sonra da asılması gibi olaylar hiç vuku bulmamıştır. Ölmüş bir adamın yakalanması ve asılarak öldürülmesi elbette söz konusu değildir.

2. Kitabın 113. sayfasında geçen “Suriye’nin Alexandretta ilçesi...” bizim İskenderun’umuzdan başka bir şey değildir. Bu acayip ifadeyi bir tercüme hatası olarak düşünmek mümkündür. Ama, kitabın İngilizce basımında da İskenderun’un Alexandretta olarak adlandırıldığı gerçeği bu şekilde ortadan kalkmaz.

3. Aynı sayfada “Bulgaristan Trakyası” gibi garip bir adlandırmaya tesadüf ediyoruz. Kasdedilen, “Bulgaristan”dır. Başka türlü bir ifadeye gerek yoktu. Ayrıca, müellifin, Bulgaristan’daki Türklerin sosyal, kültürel ve siyasî mücadeleleri ile yakından ilgilenmediği, bu bakımdan yeterli bilgi sahibi olmadığı anlaşılıyor. Bulgaristan’daki Turan, Altın Ordu, Söz ve Ses gazetelerinin Pantürkçülüğü ve Pantürkçü eğilimli dernekleri desteklediği ileri sürülüyor. Müellifin kaynağı, bir İngiliz ajanının Londra’ya gönderdiği nottur. Bu “not”ların ne kadar yoruma dayalı ve güvenilmez olduğu bu suretle bir kere daha ortaya çıkıyor.

Yazarda Pantürkçülük intıbaı uyandıran, Turan ve Altın Ordu adlarıdır. 1920’lerde ve 1930’larda Bulgaristan Türkleri, kendi millî ve kültürel varlıklarını korumak, saldırgan Bulgar politikaları karşısında ezilmemek için mücadele ediyorlardı. Bu durumda, onların ciddî bir Türkçülük akımı içinde bulunmaları mümkün değildi. Kurulduktan sonra geniş bir teşkilâta sahip olan Turan cemiyetleri de, Turancılık yapmak için değil, Bulgaristan Türklüğünün eriyip gitmemesi için çalışmışlardır. Her “Turan” adının Turancılıkla ilgili olduğunu varsaymak, ciddî bir araştırma için zâfiyet sayılmalıdır.

4. Landau, 1931-1932’de çıkan Atsız Mecmua’nın adını Atsız’dan aldığını sanmaktadır. Atsız Beyin adı o sıralarda Hüseyin Nihâl’di ve bir kısım yazıları da H. Nihâl adıyla yayınlanıyordu. Türkiye’de soyadı Kanunu 1934’te çıkarılmıştır. “Atsız” soyadı da o tarihten sonra kullanılmaya başlanmıştır. Bu durumda, 1931-1932’de yayımlanmış bir derginin, 1934’te alınacak olan bir soyadından esinlendiği düşünülemez. Belki, tam tersini söylemek mümkündür.

5. Landau, Atsız Mecmua’yı Atsız’ın çıkardığını yazdıktan hemen sonra, onun ayrıca birçok yazılarıyla dergiye katkıda bulunduğunu belirtiyor. Dergiyi yayımlayan kimsenin aynı dergiye “katkıda bulunduğu” ifedesi biraz tuhaf değil mi?

6. Atsız Mecmua’da yayınlanan yazıların “genelde zararsız” oldukları görüşü yadırgatıcıdır. Kime göre ve neye göre zararsız? Bu düşünce tarzına göre, Atsız Mecmua’dan sonra çıkan Türkçü dergilerin “genelde zararlı” oldukları hükmüne varmak gerekecektir. Objektif bir incelemede, yazarın kendi eğilimlerine göre zararlı-zararsız gibi ayırımlar yapması uygun değildir ve konunun tarafsız olarak ele alındığı hususunda şüphe yaratmaktadır.

7. Orhun dergisinin 1933-1934 yıllarında, uzunca bir aradan sonra da yeniden 1943-1944 yıllarında yayımlandığı belirtilmekte ve dergi bu yüzden “düzensiz” olarak nitelendirilmektedir. Orhun’un, 1934’te, dönemin siyasî iktidarı tarafından kapatıldığı ve bu yasağın 1943’e kadar devam ettiği açıklanmadığı için, Orhun sanki yayıncısının hatasından veya ihmalinden dolayı düzensiz yayınlanmış gibi bir anlam çıkmaktadır. O devirde Türkçü yayınlara karşı bu tür yasaklamalara sık sık başvurulduğu belirtilmezse, Türkçülük tarihindeki neşriyat hareketlerinin kesintilere niçin uğramış olduğu lâyıkıyla anlaşılamaz.

8. Eserin 168. sayfasında Ahmet Caferoğlu’nun “Kırımlı bir Türk ve tanınmış bir Türkolog olduğu” ifade edilmektedir. Caferoğlu’nun tanınmış bir Türkolog olduğu doğru, ancak Kırımlı bir Türk olduğu yanlıştır. Caferoğlu Azerbaycan Türklerindendi.

9. Landau, eserinin 171. sayfasında, Pantürkçülerin 3 Mayıs 1944 tarihinde İstanbul’da ve Ankara’da büyük gösteriler yaptıklarını; bu gösterilere Atsız, Türkkan ve genç yüzbaşı Türkeş’in katıldıklarını; gösterilerin, Sovyetler Birliği’ndeki Tatarların ve diğer “Türkî” grupların göçe zorlanma tasarılarından kaynaklandığını, nitekim bu zoraki göçün 12 gün sonra gerçekleştiğini ifade ediyor.

Şimdi gelelim yanlışlara:

a) 3 Mayıs 1944 gösterisi İstanbul ve Ankara’da değil, sadece Ankara’da yapılmıştır. İstanbul’da bir gösteri söz konusu değildir. (Landau, İstanbul’daki 3 Mayıs gösterisinden o kadar emin ki, bunu 172. sayfada bir kere daha tekrar ediyor).

b) 3 Mayıs gösterisine Atsız, Türkkan ve Türkeş bizzat katılmamışlardır. Bu gösteri, Ankara Üniversitesi’ndeki genç Türkçüler tarafından bir-iki gün önce tertiplenmişti ve adı geçen kimselerin böyle bir gösteri yapılacağından haberleri yoktu.

c) 3 Mayıs gösterisi, Sovyetler Birliği’ndeki Türk topluluklarının göçe zorlanmasını protesto amacı ile yapılmamıştı. (Landau, Kırım Türklerinin Orta Asya’ya sürülmelerini nedense “göçe zorlanma” gibi bir ifadeyle hafifletmek gayretindedir.) Savaş sürerken Sovyetlerin böyle bir sürgüne kalkışacaklarını Türkçülerin önceden haber almalarına imkân yoktu. Her şey, olup bittikten çok sonra öğrenilmiştir. 3 Mayıs gösterileri, Atsız-Sabahattin Ali dâvası dolayısıyla ve Komünistlerin Türk millî eğitiminde ve üniversitelerinde yuvalanmalarını protesto etmek amacıyla yapılmıştı.

ç) 3 Mayıs’tan altı gün sonra, Togan, Atsız, Sançar, Türkkan, Erkilet, Peyami Safa, Türkeş, Hikmet Tanyu, M. Zeki Sofuoğlu, Nurullah Barıman, Tevetoğlu ve diğerlerinin göz altına alındığı ifadesi de yanlışlar içermektedir. Türkçüler, aynı gün (9 Mayıs) toplu olarak değil, Mayıs ayı boyunca çeşitli tarihlerde ve ayrı ayrı göz altına alınmışlardır. Erkilet Paşa ile Peyami Safa, hiçbir zaman göz altına alınmamışlardır. Bu karışıklık, hükûmetçe hazırlanan ve göz altına alınmaları tasarlanan 48 kişilik bir listenin varlığı söylentisinden kaynaklanmaktadır. O listede Erkilet ve Peyami Safa adları da bulunuyordu. Ancak listedekilerin bir kısmı -yaklaşık yarısı- göz altına alınmış, diğerleri için böyle bir uygulama yapılmamıştır.

d) Kırım Türklerinin sürgünü ise, 3 Mayıs’tan 12 gün sonra yani 15 Mayıs 1944’te değil, 19 Mayıs 1944’te gerçekleşmiştir.

10. 172. sayfadaki, İsmet İnönü’nün 19 Mayıs 1944 nutkundan sonra Türkçü örgütlerin yasaklandığı ifadesi de yanlıştır. Çünkü, o tarihte hiçbir Türkçü örgüt bulunmuyordu. Cemiyetler Kanunu, derneklerin ve siyasî partilerin kurulmasını izne bağladığı için, tatbikatta bir örgüt kurmanın imkânı yoktu. Nitekim, Türkiye’de derneklerin ve siyasî partilerin kurulması, ancak, Cemiyetler Kanunu’nda 1945’te yapılan değişiklikten sonra mümkün hâle gelebilmiştir.

11. Landau, kitabında, göz altına alınıp tutuklanan Türkçülere yapılan işkencelerden hiç söz etmemektedir. Halbuki, Türkçülere karşı girişilen resmî saldırının en önemli vechelerinden biri bu işkencelerdir. Türkçüler beraat ettikten sonra, işkenceci görevliler aleyhinde açılan dâva mahkûmiyetle sonuçlanmış, yani işkence yapıldığı mahkeme kararı ile sabit hâle gelmiştir. İşkenceci görevliler, kesinleşen mahkûmiyet kararına rağmen, 1950’de çıkarılan af kanunu sayesinde hapse girmekten kurtulmuşlardır. 1944 Türkçülük dâvasının bu yönünü görmezden gelmek, sağlıklı bir inceleme için eksi puandır.

12. Landau, Türkçülerin yargılandıkları dâva sonunda Atsız’ın 4 yıl hapse mahkûm edildiğini yazıyor. Bu da yanlıştır. Atsız, 6,5 yıla mahkûm edilmiştir.

13. Kitabın 177. sayfasında Dr. Oktay Aslanapa tarafından, Türkistan’daki millî hareketler hakkında hazırlanmış üç kitaptan söz ediliyor. Bu kitapların müellifi Oktay Aslanapa değil, A. Oktay’dır. Oktay Aslanapa, tanınmış bir sanat tarihçisidir ve Türk sanatı hakkında çok değerli eserlerin müellifidir. Sağduyu sahibi bir milliyetçi olmakla beraber, Türkçü hareketlere faal olarak katılmamıştır. A. Oktay ise, Türkistanlı bir yazardır ve bilhassa Türkistan’la ilgili yayın faaliyetleri dolayısıyla tanınmıştır. 108, 109 ve 111 numaralı dipnotlarında A. Oktay’ın ismi doğru verilmişken, metinde Oktay Aslanapa olarak yazılmış olması, Landau’un bu iki ayrı şahsı tek bir kimse zannettiğini göstermektedir.

14. Hüseyin Namık Orkun’un “Yeryüzünde Türkler” adlı kitabından söz edilirken (178. sh.) verilen 115 numaralı dipnotunda Orkun’un 1930’da dış Türkler, özellikle de Peçenekler ve Oğuzlar hakkında birkaç makale yayınladığı belirtiliyor. Bu ifade, Landau’nun Türk tarihi hakkında hiçbir bilgisi bulunmadığını göstermektedir. Landau, Peçenekleri ve Oğuzları “Dış Türkler”in bir bölümü sanıyor. Halbuki bunlar, tarihî Türk topluluklarıdır. Peçenekler, bir devlet kuramamış olmakla beraber, kendi reislerinin yönetiminde ve kalabalık topluluklar hâlinde, daha çok Balkanlarda önemli siyasî roller oynamışlardır. Ancak 11. yüzyılın sonlarında dağılmışlar ve çeşitli yabancı topluluklar arasında eriyerek tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Yani, 1930’da Peçenekler diye bir Türk boyu yoktu (ki, dış Türklerden sayılabilsin). Dış Türkler deyimi, çeşitli yabancı ülkelerin yönetiminde kalmış, bağımsızlıkları ellerinden alınmış Türk toplulukları için kullanılmaktadır. Balkanlarda, Arap ülkelerinde, İran, Rusya, Çin, Afganistan gibi ülkelerde bulunan topluluklar bu deyimin kapsamı içine girmektedir ve daha ziyade Türkiye’den diğer Türk topluluklarına bakışı yansıtmaktadır. Türkiye Türkleri, Oğuz boyundandır ve kendilerini “dış Türkler”den saymaları elbette imkânsızdır. Hüseyin Namık Orkun, yazılarında Oğuzların tarihî rolünden bahsetmiştir. Oğuzlar, İran’ı ve Anadolu’yu fethederek, buralarda Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı devletlerini ve çeşitli beylikleri kurarak gerçekten büyük bir tarihî rol oynamışlardır. Ama, bugün Oğuzlar diye bir Türk boyundan bahsedilmesi doğru değildir. Oğuzlardan gelen topluluklar, artık Rumeli Türkleri, Türkiye Türkleri, Azerîler, Türkmenler gibi adlarla adlandırılmaktadır. Bir kısmı da (Uzlar), Peçenekler gibi tarihî hâtıralar hâline gelmişlerdir. Landau’nun, Peçenekler ve Oğuzlar gibi, meselâ Kuman (Kıpçak)ları, Avarları, Hazarları, Karlukları, Akhunları da dış Türklerden saymamış (veya sanmamış) olması veya böyle sanmakla beraber kitabında zikretmemiş olması lehinde bir işarettir.

15. Landau, tanınmış bazı şahsiyetlerin isimlerini yanlış olarak vermektedir. H.R. Orkun (86. sh.) değil, H.N. Orkun’dur. Nurullah Barım (132. sh.) değil Barıman’dır. General Ali Fuat Erdem (166. sh.) değil, Erden’dir. M. Emir Resulzade 168. sh.) değil, Mehmet Emin Resulzade’dir.

•••

“Pantürkizm” kitabındaki yanlışların bir makale boyutlarına sığmayacağı anlaşılıyor. Diğerlerini önümüzdeki sayı ele almamız daha uygun olacaktır.