1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Otoriter devlet ve demokrasi

Prof.Dr. İbrahim Kafesoğlu
MEŞHUR sözdür: “Her millet lâyık olduğu idareyi bulur” derler. Günün geçerli formülü ise, siyasî rejimlerin demokratik sisteme, yani halkın oyu ile iş başına gelen partiler hükûmetine dayalı olmasıdır. Buna rağmen dünyanın belki üçte biri sosyalizm denen sözde eşitlikçi usulde idare edilmektedir.

Bunlardan ilkinde hürriyetlerin kötüye kullanıldığı, ikincisinde de hızla diktatörlüğe sapıldığı görülmüştür. Halbuki demokratik kuralların yürürlükte olduğu ve otoriter vasıfta üçüncü bir nizam da olabilir; hattâ çok daha fazla iktidar şekillerinin varlığı söylenebilir. Tanınmış sosyolog M. Weber’in “Yeryüzünde yaşayan milletler sayısı kadar çeşitli hâkimiyet anlayışı mevcuttur” hükmü doğrudur. Zira siyasî iktidar meselesi, belirli kanunlar içinde değişmez ölçülere bağlı bir teknik vâkıa değil, her topluluğun maddî kapasitesi yanında mânevî gücünün, dünya görüşünün, dinî duygusunun, tarihî geleneğinin, maziden devraldığı karakter mirasının birinci derecede rol oynadığı sosyal bir oluşumdur. Buna göre de herhangi bir ülkede başarılı görünen bir rejimi taklit yolu ile diğer bir memlekete idhal ederek aynı veya benzer sonuçlar almak mümkün değildir.

Meselâ Türkler disiplin taraftarı, nizamsever bir millet olarak, sınırsız hürriyet kargaşasında boğulması her an muhtemel yozlaşmış bir demokrasiden memnun değildirler; diğer taraftan, serbest yaşamaya alışık, istiklâle tutkun hür insanlar olarak da, ilk adımda fert iradesini felce uğratan sosyalizmden de hoşlanmazlar. O hâlde tarihte çoğu yabancılar üzerinde 100’den fazla devlet kurmuş olan Türk topluluğu, hem de teb’ayı tedirgin etmeden, hangisi siyasî rejim sayesinde hâkimiyetini yürütmüştür?

ÜÇ ÖNEMLİ MÜESSESE

Türk tarihinin yazılı dönemi olan 2300 yıllık mazisine dair mühim bir kısmı Çin, Latin, Bizans ve İslâm kaynaklarındaki belgeler gösteriyor ki, eski Türkler, devlette otorite ile halk iradesini yani demokrasiyi ideal bir olgunlukta uzlaştırmaları sonucunda bu başarıya ulaşmışlardır: Eskiden bütün Türk devletlerinde şu üç önemli müessese birbirini tamamlamakta idi; Hükümdar, hükûmet, meclis...

Türklerde idare yetkisi, yani iktidar (ku t) hakana Tanrı bağışı sayılır ve devlet reisi, icraatından dolayı kendini Tanrı huzurunda sorumlu kişi kabul ederdi. Ancak milletin, emirlerine uyma mecburiyetine karşı hakan da halkı doyurmak, giydirmek ve çoğaltmak vazifeleri ile yükümlü idi. Törenin başlıca hükümlerinden olan bu görevlerinde yetersiz kalan bir devlet başkanını makamından uzaklaştırmak da, milletin meşru hakları arasında idi. Töre hükümlerinin gerek devlet reisi, gerek çoğunlukla dokuz buyruk (bakan)’dan kurulu hükûmet tarafından yerine getirilip getirilmediğini Meclis (Toy) kontrol ederdi. başında aynı zamanda başbakan olan zâtın bulunduğu toy’un yetkileri genişti: Her sene ülkenin askerî, malî, idarî ve kültürel meselelerini müzakere eder, karara bağlar, devlet reisinin hükümdarlığını tasdik eder veya başkasını seçer, töreye yeni maddeler ekleyebilirdi. Hanedan üyeleri ile idarede görev sahibi bütün sivil-askerî şahsiyetlerin ve ayrıca Türk ve yabancı kitleler temsilcilerinin bu meclis toplantılarına iştirakleri mecburî idi. Katılmayan âsî sayılırdı. Böylece memlekette mevcut hemen herkesin ülke işlerindeki görüşü alınmış olurdu.

İKTİDAR TEK MERCİDE İDİ

Demek ki, Türk devlet geleneğinde farklı fonksiyonlarda üç ayrı kurum faaliyet hâlinde idi. Fakat hükümranlığı kendi şahsında temsil eden devlet başkanı, Tanrı’nın iktidar ile donattığı tek şahıs olarak, hükûmet ve milletten doğrudan doğruya sorumlu bulunduğundan bütün iktidar dizginlerini elinde tutmak durumunda idi. Başbakan ve meclis başkanını o tayin ediyor, törede değişiklik tekliflerini o, meclise sunuyor, devlet mahkemesine (Yargu) o başkanlık ediyordu. Devlette her ne kadar ayrı ayrı görevler yapan müstakil kuruluşlar var idi ise de, iktidar tek mercide toplanmıştı. Tarihte Türk halkının hemen her şeyi (yemek, giyim, huzur) ondan (Devlet Baba) beklemesi, bu tam otorite anlayışından ileri gelmiştir. Bu suretle gerçekleştirilen “otoriter devlet demokrasisi”nde artık günümüzdeki “kuvvetler ayrılığı” teraneleri arasında kurnaz siyasetçilerin oyunları ile çığırından çıkarılan, dejenere demokrasi bahis konusu olmuyordu.

Bir röportajdan

“Millî dâva yurt ölçüsünde duyurulmalıdır”

– Kültür değişmeleri cemiyetlere ne şekilde tesir ediyor? Günümüz Türkiyesinde bir kültür değişmesinden veya bir “kültürler çatışması”ndan bahsedilebilir mi? Millî kültürün önemi nereden geliyor? Bu önem cemiyetimizde lâyıkı ile kavranabilmiş midir-

– Sanırım “kültür değişmesi” tabiri hatalıdır. “Kültür aşılanması” demek belki daha doğrudur. Bugün de memleketimizde bir “aşılanma” vuku bulmaktadır ki, aydınlarımızın Türklüğe daha çok sarılmaları, kendi millî değerlerini koruma faaliyetlerini hızlandıma çabaları, gittikçe ağır basmakta olduğu sezilen yabancı kültür müdahalesini önlemek için bir nevi “nefis müdafaası” görünümündedir. Türk vatanseverleri elbette haklıdır, zira kültür “çatışma”sında yenilmek, milletçe yok olmakla aynı mânâya gelir. Vaktiyle, 11-12. asırlarda, benzer bir mücadele Arap-Fars kültürleri ile Türk kültürü arasında cereyan etmiş ve Türk kültürü galebe çalmıştı. Şimdi de aynı başarıya ulaşmamız lâzımdır. Bu mecburiyet dolayısıyla millî kültür unsurlarının taşıdığı önemin büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Meselenin ilerici-gerici, sağcı-solcu, medenî-tutucu yaygaraları arasında boğulmasına izin verilmemelidir. Millî dâva, yurt ölçüsünde geniş kütlelere duyurulmak üzere, resmî, özel eğitim kuruluşları, bütün yayın vasıtaları seferber edilmeli, öne çıkarılacak engeller, her ne bahasına olursa olsun, mutlaka aşılmalıdır.

– İşaret ettiğiniz bu hususların, sanırım millî kültür politikasının isabetli tesbitiyle yakın alâkası var. “Millî kültür politikası”ndan neyi kastediyoruz? Bu politika nasıl tesbit edilir?

– Millî kültür politikası, millî kültür unsurlarını düzenleme, çağdaşlaştırma, zenginleştirme ve geliştirme yolunda yürümektir. Tabiatiyle önce Türk kültür unsurlarının kökenini, tarihî oluşumunu ve şimdiki durumu iyi bilmek gerekir. Politikanın tesbiti buna bağlıdır.

– Türkiye’nin böyle bir politikası var mı?

– Türkiye’de millî kültür siyaseti belirlenememiştir, çünkü düşünce, bilgi ve mefkûre ortamı hazır değildir. Hükûmetteki her iktidarın keyfine göre eğitim programları değiştirilen, kitapları öğretimden kaldırılan; iktisadî ve malî meselelerde bitip tükenmez sistem tecrübeleriyle zaman harcanan; millî savunmada daima, kaypak günlük mülâhazalara öncelik verilen, başka ülkelerle ilişkilerde tutarsızlık içinde bocalanan; idareci-aydın kesimi, halkın maddî-mânevî değerlerine yabancı ve aslında cihan siyasetini yönlendirecek potansiyele sahip dünya Türklüğü gerçeğinden, vatan toprakları jeopolitiğinin dikte ettiği siyasî istikametten habersiz; okuduğunu anlamaktan âciz ve hayatında mânâlı ideallerden yoksun bırakılmış âvare “gençler”le dolu bir memlekette “millî kültür politikası”nın mevcudiyetinden bahsedilebilir veya iç ve dış siyasetin, bütün hâlinde, millî kültür icaplarına paralel yürütülmesi gerektiği şuuruna erildiği söylenebilir mi?

– Türk millî kültürü üzerinde uzun yıllardan beri devam eden ilmî çalışmalarınızla tanınıyorsunuz. Bu konunun mütehassısı olarak çeşitli konuşmalar yaptınız ve pek çok yazı yazdınız. “Türk Millî Kültürü” adı ile hacimli bir eseriniz de yayınlandı. “Türk Millî Kültürü” sizin bu konudaki çalışmalarınızda vardığınız bütün neticeleri ihtiva ediyor mu? Bir başka deyişle “Türk Millî Kültürü”nü yazmaktaki hedefiniz neydi? Kendinizi bu hedefe ulaşmış sayıyor musunuz?

– Aşağı-yukarı 25 yıl süren hazırlık neticesinde “Türk Millî Kültürü” adlı kitabı yazmaktaki başlıca hedefim: Bir millet olarak, Türklerin de orijinal bir kültürü bulunduğunu tamamen ilmî objektif metodla, tarihî belgelere dayanarak isbat etmektir. Böylece kendini tanıyan Türk milleti, hayatiyetini borçlu olduğu ana faktörleri idrak yolu ile, düşünce ve mânevîyat alanında kol gezen aldatıcı, safsata cereyanları kolayca teşhis kabiliyetini kazanacaktır ki, bunun mühim bir sonucu da, cidden saf ve asil bir karakterle donanmış büyük Türk milletinin istikbale doğru emin adımlarla ilerleyerek şanlı tarihine lâyık, saygıdeğer, olgun bir topluluk hâlinde varlığını sürdürme imkânının açılması olacaktır. Kitabım bu maksatla kaleme alınmış ilk ilmî araştırmadır, dolayısıyla bir çerçeve eserdir. Konuyu aynı açıdan daha ayrıntılı işleyen birçok çalışmaların yetişmekte olan Türk bilginlerince ortaya konacağına da şüphe yoktur.