1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Osmanlı’dan Günümüze İbret ve Yenilere Örnek: Hain Hâlet

Muammer Yılmaz
900. yıl ve 75. yıl dolayısıyla hep eskilerle yenileri karşılaştırır, karamsarlığa kapılırız. Türkiye Cumhuriyeti yeni ve genç olmasına rağmen genlerinde, mayasında Osmanlı’dan gelme büyük meziyetler kadar, ondan miras kalan birçok kötü alışkanlıkları da islahı nefs edip düzelteceğine, acaba bunları geliştirip katmerli belâlar hâline mi getiriyor, diye düşünüp endişeleniriz.

Bu belâlardan biri ihanettir. Oysa Atatürk, yıllar önceki gençliğe hitabesinde, niçin, nasıl bir endişe ve titizlikle ikaz etme gereği duyup: “Memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalâlet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler” demişti.

İşte bu kelimeler (gaflet, dalâlet, hiyanet) ışığında, küreselleşme sahnesinde parlayan, yılın adamı seçilen, kurtarıcı ve bulunmaz istikrar önderi ilân edilenlerle birlikte son aylarda cereyan eden olayların gazetelere aksetmiş haber başlıklarını hatırlıyoruz: “Yunanistan’la artık dostuz”, “Trabzon’da Yunan Konsolosluğu”, “Patrikhane Ekümenlik Peşinde”, “Kıbrıs’ta Rum istekleri gerçekleşmezse AB’ye asıl üye olamayacağız”, “Bakü-Ceyhan Petrol Boru Hattı Hayâl”, “Rusya Mavi Akım Projesi için hükûmetle anlaştı”, “Rusya’nın kendi gazı ve petrolü yok”, “Rusya 34 dolara aldığı Türkmen gazını bize 120 dolara satacak”, “Türkmenistan Cumhurbaşkanını Kırdık”, “Türkmenistan Rusya ile Gaz Anlaşması yaptı”, “Kuzey Irak’ta Kürt devleti fiilen kuruldu”, “Bosna, Güney Kıbrıs Rum Devletine elçi gönderiyor”, “Ruslar Çeçensiz Çeçenistan’ı gerçekleştiriyor”, “Rusya’nın Avrasya’da önü açıldı”, “Türkiye terörden kurtulamıyor”, “PKK’ya AB, Hizbullah’a İran sahip çıkıyor”.

Medya vermiş olduğu bu tür haberlerin yanında hükûmetin başını ve dışişleri bakanını yılın en başarılı adamı ilân ediyor.

Bir taraftan demokratikleşme isteniyor, öbür taraftan yıllarca komünist Brejnev’in yardımcısı ve politbüro üyesi olmuş ve Rusya’nın beş milyon Türkü öldürüp sürmesindeki vahşetlere karşı çıkmamış ve ülkelerinde demokratikleşmeye engeller çıkarmış iki lider cumhurbaşkanı seçimi için Türkiye’ye tezkiye veriyor ve beş yeni Türk cumhuriyeti adına adaylarını H. Aliyev vasıtasıyla başbakana bildiriyorlar... Yani koskoca Türkiye Cumhuriyeti onlara örnek ve önder olacağına, milliyetçi partileri ülkelerinde ezmeye çalışanlar bizimkilere yol göstermeye kalkışıyorlar.

Haklılar; kör, tabiatın güzelliğinden, sağır da musikînin letâfetinden habersizdir. Demokrasi gören, duyan, bilen ve yaşayan insanlar için vazgeçilmez bir değer olmuştur. Bu rejimde Hitler, Stalin gibi diktatörlere de, ömrübillah başta kalmak isteyen demagoglara da yer yoktur. Çünkü demokrasi kanun ve nizam hâkimiyetini sağlayan bir halk idaresidir. Bunun içindir ki hukukçular: “Gerçek demokrasilerde anayasa ve kanunlar kolay kolay değişmez, yöneticiler değişir; emekleyen demokrasilerde ise anayasa ve kanunlar sık sık değişir, ama yöneticiler değişmez.” derler.

Geri kalmış ülkelerde yöneticilerin değişmezliğini ve sürekliliğini “Kaht-i rical” sözüne bağlarlar, yani devlet adamı yokluğu...

Osmanlı’dan beri devletimize tebelleş olan bu hastalık, propaganda ile hayat bulur; kahtı- ı rical masalı bazı kişiler ve gruplar için baht-ı rical olur... Devlet adamı yokluğunu, etrafını aldıkları ve büyük adam olarak gösterdiklerinin çevresine halelenen menfaatperestler çıkarları için kullanırlar.

Osmanlı’daki bu oyuna yıllarca ülkülü, ilkeli kalmış milliyetçileri de dahil etmeye çalışıyorlar... Kim eğri yolda, kim doğru yolda? İsabetli bu sorunun cevabını verebilmek için, yakın tarihten uzak tarihe kadar birçok olay ve ibretamiz kişileri hatırlayalım.

Türkçü Sait Bilgiç’in kardeşi milliyetçi Sadettin Bilgiç kime karşı, niçin parti başkanlığını kaybetmişti? Ve o günlerde basın kimi tutmuştu? Gene rahmetli Prof. Dr. Osman Turan, bir milliyetçi ilim ve siyaset adamı olarak, mahut zihniyetteki şahsın karşısına niçin çıkmıştı ve nasıl kaybettirilmişti?

1999 genel seçimi öncesi MHP’nin yayın organı Kurultay gazetesinde Ahmet Güner haftalarca süren incelemesinde baştakinin milliyetçiler aleyhindeki söz, tutum ve davranışlarını niçin sergilemişti? Yakın tarih unutulduğuna göre biraz ve daha çok detayı ile uzak tarihimize bakalım. Yaşlı Osmanlı, Genç Türkiye için ibret olmalı...

Gaflet, dalâlet, hıyanet...Mahşerin bu üç atlısından hangisi, hangileri bizi ayakları altında ezdi, hatırlayalım:

1825 Yunanın isyanının başladığı yıl. Sultan II. Mahmut’a binbir yolla şaklabanlık yapıp yaranmış biri, sadrazam oluyor; adı Hâlet Efendi... Kim Hâlet Efendi?

Ve sadrazam (başbakan) olduğu hâlde nasıl, niçin devlete, millete ihanet eder?

Sorular da, cevaplar da çoktur. Tarihe bir göz atalım; Abdurrahman Şeref Beyi, İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı dinleyelim:

Tarih Sohbetleri eseri 1923’te yazılmış. Abdurrahman Şeref Beyin bu kitabı hem resmî hem özel yayınevlerince basılmış... Eser Yunan istiklâlinde patrikhane ile birlikte Mora Rumlarına yardım eden sadrazamın bu ihanetteki rolünü ve mazisini anlatıyor: “Hâlet Efendi, Raşit Efendi’nin mühürdar yamağı idi.” Çeşitli işler yaptıktan sonra, “bir müddet Fenerliler (Rum) den derya (tersane) tercümanı Kalimaki Bey’in yazı işlerinde ve oğlunun Türkçe öğretmenliğinde günlerini geçirmiştir. İşte sonraları Mora ihtilâlinde Rumları kayırması, Fenerlilere bu kadarcık yakınlığı yüzündendir.”(1) (s. 24)

Bu eserin E. Koray sadeleştirmesinde olay şöyle anlatılır: “Hâlet Efendi, hareketli kişiliği dolayısıyla sakin bir hayata tahümmül edemediğinden uygunsuz işlere baş vurarak bir müddet Ebubekir Sami Paşa gibi eğitim seven, Ohrili Ahmet Paşa gibi cesur ve kahraman bir komutanın kethüdalığında ve bir müddet Fenerlilerden derya tercümanı Kalimaki Bey’in kâtipliğinde, oğlunun Türkçe öğretmenliğinde bulundu. Sonra Mora ihtilâlinde Rumları kayırmasının Fenerlilerin yanında bir müddet çalışmasının rolü vardır.”(2) (s. 24)

İlerde önemli mevkilere gelecek olanların kişiliklerinde, yükselmelerinde hizmetinde bulundukları çevrelerin, yabancı okulların, yabancı bursların ne büyük etkisi olduğunu birçok kötü örnekleriyle göreceğiz. Nakle devam edelim.

Hâlet Efendi, “Mustafa Reşit Efendi’nin koruması ile hâceganlık rütbesine kavuşur ve çok geçmeden başmuhasebeci payesi ve orta elçi unvanı ile Paris’e gönderilmiştir. 1802.” (1) (s. 25)

Hâlet Efendi, “III. Selim olayında ortadan kaldırılan Safi Efendi yerine Rikab-ı hümayun reisülküttaplığına getirildi.”(2) (s. 24)

“IV. Mustafa’nın karışıklık devrinde yakasını kurtaramayarak bir sene kadar sürgün cezasına uğradı. Çünkü kaymakam Köse Musa Paşa kendisine bir türlü güvenememişti.”(1) (s. 25)

“Sonradan, saltanatın değişmesi üzerine bağışlanarak serbest bırakıldı. Bundan sonra yeniden yükselmesine önayak olan İbrahim Rafet Efendi koruyucu olarak görülmektedir. Bu İbrahim Efendi, görünüşte şehremini (belediye başkanı) ise de güvenilir bir kimse olarak II. Mahmut’un gizli danışmanı idi. Devlet sorunları ile ilgili olarak fikir ve düşüncesi alınırdı. Kendisine danışıldığını gizlemek üzere ve aynı zamanda sarayda görevli olmadığından ötürü Hâlet Efendi bir iki sene boyunca gizli haberleşmelere aracı olmuş ve İbrahim Efendinin ölümü ile bu görevi kendi yürütmüştür. Berberbaşı Ali Ağa ile son haberleşmelerinden bir kaçını Cevdet Tarihi’nde bulabiliriz.(2) (s. 24-25)

Bundan sonra Hâlet Efendi çeşitli olayları fırsat bilip Bab-ı Aliye ve sultana yaklaşmıştır. Rikab-ı hümayun kethüdası olmuştur.

“Hâlet Efendi her şeyden önce saltanat makamını hükmü altına alma yolunu tuttu. Bunun için sağlam bir dayanak lâzımdı. Yeniçeri ocağına dayanarak edindi. Elebaşılarına bol bol hediyeler dağıtarak ve bir kısmına belli bahşişler, belli bayram parası ve toprak gelirleri bağlayarak pek çoğunu elde etti. Bunlar eliyle istediği zaman ocakta isyan çıkarabilirdi. İhtiyacı olan bol parayı sağlamak için valilerden ve taşra ileri gelenlerinden ve diğer görevlilerden hediye namıyla rüşvet almayı alışkanlık hâline getirmişti. Özellikle Memleketeyn (Eflak-Buğdan) beylerini haraca kesmişti.”(1) (s. 27)

“Sultan Selim III. ün açmış olduğu yenilik yolundan ve başlamış olduğu askerî ıslahattan resmî toplantılarda sık sık bahsedilmesinden Hâlet Efendi hiç hoşlanmazdı. Rahmetli hakanın (Selim III) yarım kalan askerî ıshalat teşebbüslerinin yeniden ele alınmasından bahseden sadık devlet adamları Hâlet Efendi’nin baş düşmanları idi. Çünkü yeniçeri ocağı eğitim, disiplin ve düzen altına alınınca Hâlet Efendi dayanağını elden kaçıracaktı.”(1) (s. 28)

“İşte bu çıkarcı fikri dolayısıyla askerî ıslahata daima engel olmuş ve buna taraftar olan millî onur sahibi devlet adamlarını bir yolunu bulup uzaklaştırmış ve yok etmiştir. Sultan Mahmud Han ordunun yeniden düzenlenmesi fikrine aşırı derecede eğilimi olduğundan, bunun nasıl yapılacağını görüşmek istedikçe Hâlet Efendi güya doğruyu söylüyormuş gibi iki yüzlülükle “Aman Efendim ya Ocaklı duyar, başımıza bir belâ açarsa Allah korusun ne yaparız” sözleriyle padişahın kuruntu ve korkusunu kurcalar, hayırlı emellerin önüne geçerdi”(1) (s. 28)

“Mora karışıklıklarının belirtileri gereği gibi ortaya çıktığı zaman, Hâlet Efendi vaktiyle Fenerliler (Rum) den gördüğü iyilik sebebiyle Rumlara toz kondurmak istemediğinden: “İhtilâl dedikoduları Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa’nın bozgunculuğu eseridir, o adam o bölgede kaldıkça müslim ve gayrımüslimlere rahat yüzü görmek mümkün olmayacaktır. (Çünkü Ali Paşa ile arası pek fena açılmıştı) Yunanistan bölgesini yatıştırmak Tepedelenli’nin başını ezmeye bağlıdır.” sözlerini dilinden düşürmeyerek, Yunan ihtilâlcilerinin tek hakkından gelecek o ihtiyar yiğidin başını yedi. (1821) Halbuki paşanın öldürülmesiyle Yunan eşkiyalığı tavsamayıp bilâkis genişleyerek etraftaki vilâyetlere ve bütün adalara bulaştı. Bir taraftan dert büyüyor ve diğer taraftan Hâlet Efendi iki yüzlü yaltaklanmalar ve hak sever görünen boş lâflarla kendisini temize çıkarmaya çalışıyordu.”(1) (s. 28)

Tarih kitaplarında Hâlet Efendi’nin ihaneti ve entrikaları ile, II. Mahmut’un gafleti teferruatı ile anlatılır. Hainin son kurbanı, yerine geçen yedi günlük sadrazam Benderli Ali Paşa’dır. Paşa, padişaha Hâlet Efendi’nin Patrikhane ve isyancı Rumlarla alâkasını bütün delilleriyle anlatır ve hainin idamını ister. Fakat geceleyin II. Mahmut’la görüşme imkânı bulan Hâlet Efendi, Benderli Ali Paşa’nın aleyhinde düzmece isnatlarda bulunup önce azil ve sürülmesini, daha sonra da idamını sağlar.

Patrik Georgius’un Yunan isyanında yardımı olduğunu ortaya koyan delil ve şahitler arasında Hâlet Efendi aleyhinde de ifadelerin olduğunu anlayan II. Mahmut, gafletine ve Benderli Ali Paşa’yı idam ettirdiğine üzülür, hem patriğin hem hain Hâlet Efendi’nin idamına karar verir.

Edebiyat tarihçisi ve büyük romancı Prof. Dr. Ahmet Hamdi Tanpınar da çekici ve güzel türkçesi ile Hâlet Efendi’yi yenileşme tarihimizin ve hamlelerimizin de haini olarak anlatır: “Yunan isyanı esnasında tavsiye ettiği tedbirler, devletin ne kadar liyakatsiz ellerde kaldığını gösterir. Hakikatte bu zeki ve epiküryan adam devlet işlerinde birinci sınıf bir cahil ve avampesent bir entrikacı idi. Bununla beraber yeniçeri ocağının bir işe yaramadığına o da kaniydi, fakat onu, hükümdarı elinde tutabilmek için bir silâh gibi kullanıyordu. “İyi ama, sonra arslanımı kim zapteder” sözü bu kötü niyetin delilidir. Rum ihtilâlini, kuzgun yavrusunu besler gibi beslemiş, Tepedelenli ailesini izale ettirerek onun yolunu hazırlamıştı.”(3) (s. 29)

Tarihimizde sadrazam Hâlet Efendi’den önce de, sonra da hıyanetleri görürüz. Tarihçiler, bu kötü sıfatla, gafletin ve dalâletin sebeb olduğu rüşveti, yolsuzluğu kayırmayı ailesi ve yakınlarına devlet imkânlarını peşkeş çekmeyi Sokullu ismi etrafında münakaşa ederler. III. Murat kendisine dedesinden ve babasından miras kalan bu haris ve diktatör sadrazamdan beş yıl içinde çok kurtulmak istemiş, fakat bir türlü uzaklaştıramamıştır. Devlet, Sokullu yolsuzluklarına ölünceye kadar, ondört yıl tahammül etmiştir. Eğer bu sadrazam işi sıkı tutsa, ihmal etmese Don ve İtil nehirleri arasındaki berzah o zaman açılmış olacak ve belki de Doğu Türklüğü Rus istilâsına uğramayacaktı.

Sokullu Mehmet Paşa’dan sonra da aile efradını, çocuğunu, kardeşini, kayınbiraderini zengin etmek için devleti soyan, rüşvet alan sadrazamlar ve vezirler gelip geçmeye devam etti. İşte bu devirlerden birinde devletin başı olan III. Mustafa (şiirinde Cihangir) devlet çarkındaki kötülüklerden şöyle şikâyet ediyordu:

“Yıkılıptur bu cihan, sanma ki bizde düzele

Devlet-i çarh ı devi virdü kamu müptezele

Şimdi ebvab-ı saadette gezen hep hezele

İşimiz kaldı heman merhamet-i Lemyezele.” (1757)

Ama Osmanlıların çöküşünde balığın baştan koktuğunu bilen Damat Celalettin Paşa, daha sonra sadece başvekili, vezirler değil, bütün devleti yönetenleri kastederek şu şiiri söylüyordu:

“Dersaadet ile civarında Devlet vükelâsı eşkiyadan belâ

Doğruluktan beter belâ yoktur, bunlarda ne ar var, ne de Haf ü Hüda

İstikamet cinayet olmuştur, bir defa soyar şaki bir insanı fakat,

Hak gibi bais-i ceza yoktur, hergün soyuyor milleti hırsız vükelâ."

Ne yazık ki (Kaht-ı rical) devlet adamı yokluğu diyerek, istikrarı, sözde (düzgün düzen) devam ettirmek uğruna sadrazamlar (başvekiller) saltanatı sürmeye devam ediyor ve XIX. yüzyılda da Sait Paşa gibi bir sadrazam devletin başına dokuz (9) kere gelip gidiyor... Kendisini yedinci defa sadarete getiren velinimeti Abdülhamit Han’a hıyanet eden ve hakanın hâl’ini hazırlayan Sait Paşa, mahşerin üç atlısı olan fiilleriyle Balkan faciasının da, I. Dünya Savaşı sonundaki akıbetlerin de hazırlayıcısı ve müşevviki oluyor.

Ne yazık ki Ermeni ağzı ile Gök Sultan Abdülhamit Han “Kızıl sultan” ilân edilirken bugünkü kozmopolit medyaya benzeyen köşeler, mahfiller Said Paşa’yı 9. defaki sadaretinden istifa etti diye üzülüp, övüyordu. Bugün gibi o günlerde de Avrupa devletleri meşrutiyet, hürriyet, azınlık hakları deyip iç ve dış gaileler yaratırken, çarnaçar bazı çevreler de bulunmaz Bursa kumaşı gibi Sait Paşa’yı istiyor, övüyordu.

Fakat, tarih ve tarihçi hükmünü dürüst ve isabetli verir:

“Sultan Abdülhamit’in lûtfu ihsanına müstağrak ve doğrudan doğruya onun sayesinde ve emsaline nisbetle? Az zamanda eazımı devlet zümresine mülhak olduğu hâlde hal’ini müzakere eden bir meclise:

“Kendi elimle kesüp yare verdiğim kalem

Fetvayı hunına hakkımı yazdı ibtida.” mealine muvafık olarak riyaset etmesi, küfranı nimet ve mahzı denait olduğunu yalnız huseması değil, ehibbası da beyan etmiştir.”(4) (s. 1225-1226)

Bugünkü Türkçe ile, Sultan Abdülhamit’i hâl -tahttan indirme- kararını alan meclisin başkanı Sait Paşa’dır, onun bu hiyanet ve alçaklığını sadece düşmanları değil, dostları bile beyan etmiştir. Daha kötüsü otuz üç yıl Osmanlı sultanlığının başında bulunmuş değerli bir padişaha tahttan indirildiğini beyan etmek üzere bu vezir bir Türk görevli bulamamış ve dört Türk olmayanı hâl heyeti olarak görevlendirmiştir. Bunlar Ermeni Aram, Yahudi Karaso, Gürcü Arif Hikmet P., Arnavut Esat Toptanî (Balkan Harbinde Türk askerini arkadan vuran)’dir.

Bu yazıyı kaleme almamızın gayesi eskiyi deşmek değil, yeniye ışık tutmak ve yetkilileri hatalardan uzaklaştırmaktır.

Sait Paşa hakkında bir de Abdülhamit Han’ın kızı Ayşe Sultan’ın Hatıralarına göz atalım: “22 Temmuz (1908) yine Sait Paşa yedinci defa sadrazam olmuştu. Sait Paşa’ya karşı sarayda öteden beri hüsn ü zan yoktu. Herkes, “Efendimiz yine bu uğursuzu mu getirdi” diyordu.”(5) (s. 119)

Hâl heyeti karşısında sultanın vakur ve soğukkanlı tutumunu hadisenin canlı şahidi Ayşe Sultandan dinleyelim:

“Cevat Bey içeri girerek Millî Meclis’ten heyet geldiğini haber verdi. Babam “Buyursunlar” dedi. Başkâtip önde olarak gelen heyet içeri girdi. Dört kişi idiler. Babamın karşısına sıra ile durup kısa birer selâm verdiler. Babam mukabele etti. Gelenler Arnavut Esat Toptanî, Laz Arif Hikmet Paşa, Ermeni Aram Efendi ve Yahudi Karaso Efendi idi (Yeni Hâletler)

“Başta duran Esat Toptanî yekten, “Millet seni azletti” dedi.

“Babam metin ve gür bir sesle, “Zannedersem hâl’etti demek istiyorsunuz. Pek âlâ!. Buna gösterilen sebep nedir? diye cevap verdi.

“O zaman ikinci askerî şahıs ki bunun da Arif Hikmet Paşa olduğunu sonradan öğrendik, fetva suretini okumaya başladı. Fetva şöyle başlıyordu: “İmam-Müslimin olan Zeyd bazı mesail-i mühimme-i şer’iyyeyi Kütüb-i şeriyyeden tayy ü ihraç ve kütüb-i mezkûreyi men ü hark ü ihrak...”

“Bu “Kütüb-i şerr’iyeyi hark ü ihrak” yani şerî kitapları yırtıp yakma sözleri geçince babam yüksek sesle, “Ben hangi kütüb-i şeri’yyeyi yakmışım-Hasbenallah derim” dedi ve fetvayı sonuna kadar dinledi. Fetvanın okunması bitince, “Bu kararı hangi makam verdi?” diye Arif Hikmet Paşa’ya sordu. Arif Hikmet “Meclis-i Millî” diye cevap verdi. Bunun üzerine babam, “Ya... öyle mi?” dedikten sonra şu sözleri söyledi. “Otuzüç sene millet ve devletim için, memleketimin selâmeti için çalıştım. Elimden geldiği kadar hizmet ettim. Hâkimim Allah ve beni muhakeme edecek te Resulullahtır. Bu memleketi nasıl buldumsa öyle teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi ancak Cenab-ı Hakk’ın takdirine bırakıyorum. Ne çare ki düşmanlarım bütün hizmetlerime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak oldular.

“Bu meclise riyaset eden kimdir? dedi. Ve Ayan Reisi Sait Paşa olduğu cevabını alınca hayret eden bir seda ile: -Said Paşa, öyle mi?”dedi.(5) (s. 135)

Dokuz kere gelip gitmiş Sait Paşa’nın ihanetinden sonraki olayları ve onu takip edenlerin memleketimize getirdiği felâketleri hatırlayarak bugünlere gelmeliyiz. Demokrasiler dâhiler, despotlar ve “verdimse ben verdim”, “yaptıysam ben yaptım” diyen keyfî idarecilerin rejimi değil, kanun ve anayasa düzenidir. Memleketimizdeki istikrar, 550 milletvekilinin, tarih şuuru ile hareket etmesine bağlıdır. Unutmayalım, ileri demokrasilerde kanunlar, anayasalar kalıcı, yöneticiler gelip geçicidir.

Bir taraftan onuncu yıl marşındaki gibi “On yılda onbeş milyon genç yarattık her yaştan” diyeceğiz; genç, dinamik, okumuş ileri bir nesle sahibi olduğumuzu söyleyeceğiz; öbür taraftan da Osmanlı’nın “kaht-ı ricali” varmış gibi ülkeyi kırk senedir idare eden ve belki de onuncu yıl marşında belirtilen hızlı kalkınma ve ilerlemenin onda biri bir hızla ilerletmiş ve belki de Türkçülük bakımından geriletmiş kırk yllık yöneticilere muhtaç olacağız.

Bu, Atatürk’ün bizlere bıraktığı Cumhuriyet ilkelerine de, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesindeki ruha da aykırıdır.

Töredeki, kanunlardaki ve anayasadaki süreklilik ve istikrar yerine yönetenlerde süreklilik demokrasimiz için en büyük tehlikedir.

127 değil, yirmi, hatta yedi de olsa tarih şuuru olanlar Türk milliyetçiliği için Sadettin Bilgiç’in, Prof. Dr. Osman Turan’ın ve Alparslan Türkeş’in mücadelelerindeki temel ülkü ve ilkeyi unutmayacaklardır.

“Türk için, Türk’e göre ve Türk tarafından yönetim”

İşte aksiyoner Türkçülük budur.

ATIFLAR

1- Tarih Musahabeleri-Abdurrahman Şeref Efendi-Kültür Bakanlığı Yayınevi-Enver Koray 1985-Ankara

2- Tarih Konuşmaları-Abdurrahman Şeref -Kavram Y.E. Eşrefoğlu-1978-İstanbul

3- XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi-Prof. Dr. Ahmet Hamdi Tanpınar-1942- İstanbul

4- Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar-İbnülemin Mahmud Kemal İnal-1944-İstanbul

5- Babam Abdülhamit-Ayşe Osmanoğlu-Güven Yayınevi-1960- İstanbul