1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Orta Asya’da Rus Sovyet kültür emperyalizmi

Fuat Uçar
GİRİŞ

Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bu günden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi,tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir… Bizim bu dostluğumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir.hazırlanmak lâzımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevî köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… inanç bir köprüdür… Tarih bir köprüdür…”

“…Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz..Bizim onlara yaklaşmamız gerekli…” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK 29 Ekim 1933

Türkiye 1980’li yılların sonuna kadar dış politikasını kuzey komşusu eski SSCB’den gelebilecek tehditlere göre düzenliyordu. SSCB dağılınca geniş bir ‘Türk Dünyası’ meydana geldi. Bu dünya zamanında pek çok aydın tarafından da biliniyor ve çeşitli şekilde dile getiriliyordu.

Bu hedef Mustafa Kemal tarafından Türkiye Cumhuriyet’in 10.yılında yukarıda da görüldüğü gibi belirtilmiştir. 21.yüzyılda dünyanın siyasî yapısındaki birtakım değişme ve gelişmeler, buna bağlı olarak ekonomik, askerî, sosyal vb. gibi birtakım köklü değişmeler meydana getirirken “Kültürel Kimlik” ya da “Kültürel Yapı” da bu hızlı değişimden nasibini almaktadır. Çok uluslu devletlerin parçalanması, milliyetçilik hareketlerinin hatta “Mikro milliyetçilik” hareketlerinin baş göstermesi 21.asırda dünyanın mücadele sahasını ve dinamizmini değiştirmiştir.

Samuel P.Hungtigton’un isabetle belirttiği gibi 21. asır artık bir “Medeniyetler Çatışması”na hazır hâle gelmiştir. Bu medeniyetler çatışmasının “nirengi” noktasını oluşturacak başlıca özellik de görüldüğü gibi kültürel etmenlerdir. Yani farklı inanç sistemlerinin, uygarlıklarının mücadelelerinden birinin baskın çıkacağı tahmin edilmektedir. “Yeni Dünya Düzeni” olarak da ifade edilen bu yapı içerisinde insanlığın önünde iki yüz elli milyondan fazla nüfusa sahip bir Türk Dünyası bulunmaktadır. 1990’lı yıllardan itibaren kamuoyunda bu tarihî fırsatın tekrar gündeme gelmeye başladığı ağırlık kazandı. Fakat konu ile ilgili olarak gerek Türkiye’de gerekse de Türk Cumhuriyetlerinde kamuoyunun yeteri kadar bilgili ve bilinçli olduğunu söylemek mümkün değildi.

Burada konu ile ilgili olarak akla gelen ve önem arz eden ilk özellikte kültür olmaktadır. Zira zamanında Rus, Sovyet ve Çin politikaları “Türkistan” coğrafyasındaki emperyalist emellerinin odak noktasını kültürde yani dil ve alfabe değişikliğinde görmüşlerdir. Günümüzde de kültürel ve sosyal temele dayanmayan hiçbir ekonomik ve siyasî birlikteliğin kalıcı ve uzun ömürlü olamayacağı daha belirgin bir biçimde görülmektedir. Bu nedenle Türk Dünyası ile olan ilişkilerde kültür ayrı bir önem kazanmaktadır.

Bağımsızlık sonrasında Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri arsındaki ilişkiler denilince akla ilk gelen siyasî ve ekonomik ilişkiler olmuştur. Olması gereken, hatta ekonomik ve siyasi ilişkilere de temel oluşturacak olan kültürel ilişkiler geri plâna itilmiş, gerekli önem verilmemiştir. Kültürel ilişkiler konusunda gerekli ve yeterli tarihî birikim ve zenginliğin olmasına rağmen konu ile ilgili çalışmalar henüz yeterli düzeyde değildir. Amacımız kısmen de olsa bu alanda boşluğu doldurabilmek ve kültürel ilişkilerin önemine dikkat çekebilmektir.

1. İhtilâl Öncesi Çarlık Rusya’sı Dönemi

Orta Asya tarihi Timur Rönesans’ından sonra sönmeye başlamış, on altıncı asırdan itibaren Orta Asya Türklüğü siyasî birliğini bir daha kuramamış, kültürel açıdan da parçalanmaya başlamıştır. Kitle iletişimin sözlü olduğu, cami, medrese ve tekkelere dayandığı bu asırlarda haberleşme ve ulaşım imkânlarının kısıtlılığı içinde siyasî birlik ve güven olmayınca Türk Dünyası’nın kendi içinde kültürel hareketleri de fevkalâde azalmış, topluluklar belirli coğrafi alanlar ve kabile ilişkilerine lokalize olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Kü türel gelişmenin gittikçe donuklaşması ve zamanla diğer kesimlere nazaran farklılaşmanın önemli bir sebebi de budur. Bu parçalanma giderek kabile bazına, Orta Asya havzasında şehir/kasaba hâkimlerinin uzun süreli kavgaları, kabileleri birbirine düşman etmiştir. Rus emperyalizminin Orta Asya’daki yayılışının kolaylığı bundan kaynaklanmıştır.1 Bu şekilde Türk coğrafyasında Rus ve Çin emperyalizmin yol açtığı en büyük olumsuzluklar yerli Türk unsuru yanında yabancı etnik unsurların da çoğalmasına yol açtığı görülmektedir.

Böyle bir siyasî istikrarsızlığın ve sosyal dengesizliğin meydana gelmesi kültürel yapıda da birtakım farklılıklara yol açmıştır. Tarihteki Türk-Rus ilişkileri ve Türkistan’ın Ruslar tarafından işgali ve sonucunda meydana gelen/getirilen kültürel değişikliklerin tarihî seyri kısaca şu şekildedir.

Türk-Slav münasebetleri umumiyetle ilk defa Milad’ın 2.yüzyılında, Türk-Rus münasebetleri ise 9.asrın başında Peçenekler zamanında başlamıştır. Türkler ve Ruslar asırlarca yan yana yaşamışlardır. Ruslar 1224 yılından 1480 yılına kadar, tam 256 sene Türklerin hâkimiyetinde yaşamışlardır. Ruslar bu devreye tarih kitaplarında “Moğol-Tatar Zulmü” dönemi derler.2 Dokuzuncu asırdan on altıncı asrın ortalarına kadar geçen yedi asır boyunca Rusların ataları, kendilerinden teknik bakımdan daha ileri, askerî yönden daha güçlü, daha yüksek bir kültür seviyesine sahip tek kelime ile daha medenî durumda olan Müslüman komşularla karşılaşmışlardır. On üçüncü asırdan on beşinci asra kadar olan yaklaşık üç asırlık zaman içinde Rus Prenslikleri Müslüman Altın Orda (Moğol) hükümdarlarına mağlup olmuş ve boyun eğmişlerdir. “Tatar Boyunduruğu” hâtırası da Rus halkının zihninde hâlâ varlığını ağır bir şekilde hissettirmektedir.3

Altın Orda’nın güney Türkistan’a hâkim olduğu 15.asırda Ruslar Moskova Knezliği olarak küçük bir beylik hâlinde idi. Fakat Altın Orda’nın Kazan, Astırhan ve Kırım hanlıkları olarak üçe ayrılması ve aralarında rekabete girişip birbirini zayıflatmaları, Rusların kendini toparlayıp kuvvetlenmesine ve 1552’de Kazan’ı işgal etmeleri sonucu Kazan Hanlığı’nın yıkılmasına yol açmıştır.4 1552’de Kazan,1555’de Ural sahasında Başkurtların,1556’da ise Volga ağzındaki Astırhan’ın Rusların eline geçmesi ile parçalanan ve zayıflayan Türkistan’ın kapıları Rus emperyalizmine açılıyor ve Rusya iki yüz yılda beş misli büyüyor. Rusların böyle büyümesinin ve İngilizlerin Hindistan’daki tutumu arasındaki büyük fark İngilizler’in Hindistan’da sadece kendi ürünleri için pazar bulmak ve sanayi için ucuz ya da bedava hammadde teminidir. Rusların ise bunların dışında yerli halkı yavaş yavaş yok etmek ve ülkeyi ahâli bakımından Rus ülkesi yapmaktır. Bunun sonucunda Türkler arasında kendi millî benliklerini korumak için bir kültür savaşı, bir yaşama savaşı başlıyor.5 Çar 1.Petro’ya kadar Rusya Türkistan’da ciddî bir yayılma politikası gütmemiş, ilk defa Petro Türkistan’ı ele geçirme projesi tasarlıyor ve iki sefer (1715 ve 1717) yapıyor.6 Böylece Moskova da Knezlik statüsünden kurtuldu. Ruslar yavaş yavaş Batı Türkistan’ı istilaya 1716’dan itibaren giriştiler. 1734’den itibaren Türkistan’ın bozkır vilayetlerinin bazılarında hâkimiyetin tesisine başladılar.7 Rusların Türkistan’a karşı daha ciddî olarak harekete geçmeleri sonucunda, güneyde Türkistan’ın istilası 1852’de Akmescid’e hücumla başlar.8 1865’te "TÜRKİSTAN GENEL VALİLİĞİ” ve “STEP GENEL VALİLİĞİ” adıyla idare ele alınır. Rus emperyalizminin en belirgin özelliği, istila ettiği ülkelerin en verimli, stratejik noktalarına Rusları yerleştirmek ve hâkimiyeti altına almaktı.9 Bu nedenle Çarlık Rusya’sı emeline ulaşabilmek için bir takım “Ruslaştırma” politikalarına başlıyor.

Çarlık döneminde uygulanan ve sonuç elde edilen Türkleri Hristiyanlaştırma politikası, komünizm sonrasında da Hristiyanların Ruslaştırılması şeklinde devam eder.10 Bütün bu siyasî gelişmeler devam ederken Türkistan üzerinde emellerini kurmaya çalışan Ruslar’ın sistemli ve etkili çalışmaları da başlar. Bu siyasetlerine de Türkistan’daki Türk halklarını dilinden, alfabesinden kısacası kültüründen ayırmakla emellerinin gerçekleşeceğini görmüşler ve bu uygulamalarına da şu şekilde başlamışlardır.

Çarlık idaresinin 1876’da ve Bolşeviklerin 1920’den sonra Türkistan’a tatbik ettikleri bir metot var. Bu metot İl’miniskiy metodudur. Fikir babalığını Rus milliyetçisi Nikolay İl’miniskiy (1822-1891)in yaptığı bu metodun amacı, Rus hâkimiyeti altında yaşayan Türkler’e Rus dilini öğretmek,müşterek bir Türk dili yerine her Türk boyu için mahallî konuşma dilini amaçlayan ve farklı ana diller icad ederek,bu diller için Rus karekterli farklı alfabeler kabul ettirmek ve böylece onları Ruslaştırmaktır.11 Bu politika sonucunda aynı soydan gelen, aynı dili konuşan insanlar arasındaki birlik parçalanmış, yeni diller ve yeni milletler yaratılmaya başlanmıştır. Böyle bir hareketin başında misyoner İl’miskiy’in talebesi ve Türkistan Genel Valiliği’nin kültür danışmanı Ostroumov bulunuyordu.12 Çarlık Rusya’sı nın son döneminde başlayan uluslaşma süreci gelecekteki Sovyet politikalarına da dayanak oluşturmuştur. Dolayısıyla Kazak, Kırgız, Özbek, Azerî, Türkmen gibi büyük Türk dil ailesinin içindeki farklı etnik gurupların siyasal ve toplumsal olduğu gibi kültürel farklılıkları iyice pekiştirmiştir.13

Böylece eski çarlık ve selefi durumundaki Sovyetler Birliği içinde Türk halkları tarihsel süreç içinde ayrı uluslara ayrılmış oluyordu. İl’miniskiy’in metodunun Çarlık tarafından bir devlet politikası gibi uygulanmış olması meselenin önemini göstermekteydi. Çarlık dönemindeki Türkistan Türkleri’nin kültürel yaşantıları ve inançlarında, dil ve alfabelerinde İslâmiyetin durumu göze çarpmaktadır. Arapların Türkistan ile komşu olmaları ve sonrası şu şekildedir. İlk Müslümanlaşan yöreler arasında yer alan Türkistan’da İslâmiyet hem Sünnî İslâm’ın dini ve kültürel kurum, hem de Nakşibendilik14 gibi çok çeşitli tarikatlar aracılığıyla etkisini SSCB’ye kadar sürdürmüştür. Diğer taraftan kültürel açıdan Türkmenler 18.asırda Oğuz ailesine dahil olan Çağataycanın etkisindeki Türkmen dilinde eserler vermişlerdir. Arap ve Fars kültürünün açık etkisini yansıtan Çağatayca, uzun yüzyıllar yörenin ortak kültür dili olarak benimsenmiştir.15 Yine Çarlık döneminde İslâmı sahte göstermek faaliyetleri başlar. Kur’an-ı Kerim Rusya’da ilk defa 1716’da Fransızca’dan Rusça’ya Peter Paskinov tarafından tercüme edilir.16 Bunun sonucunda Türkistan’da değişik adlar ile bilinen Türk topluluklarındaki millî şuur Rusya’nın diğer topluluklarına nazaran geç uyanmaya başlıyor. Meselâ, Ermeniler 1890’larda millî kimliklerini bulurken,Türk topluluklarında bu şuur ancak 1905 birinci Rus İhtilâli döneminde ortaya çıkmış ve bu şuurlanma 1917’ye kadar sürmüştür.Bolşevik rejiminin marifetleri ile 1985’lere kadar bastırılmıştır.17

Bu millî uyanışa sebep olan önceki gelişmeler ise 2.Aleksandr döneminde başlayan modernleşme ve merkezîleşme politikalarının sonucu olan Ruslaştırma çabaları ve eğitimdeki köklü değişikliklerin hedeflenmesidir.18 1905 yılında Rus çarlığı’nın Japonlar önündeki mağlûbiyeti her yerde olduğu gibi Rus mahkumu Türkler arasında da ümit ışığı olmuştu ve Rus İhtilâli Türk Dünyası’nda bir canlılık ve ümit, kısmen de bir hürriyet havası getirmişti.19 1905-1917 döneminde millî uyanış başlıca basın-yayın, eğitim ve siyasî alanda kendini göstermiştir. Fakat bu gelişmeler her Türk bölgesinde aynı güç ve tesirde olmamıştır. 1917 öncesi millî uyanışta güçlü olan üç bölge Kırım, İdil-Ural ve Azerbaycan’dır.17 Ekim 1905’te Çar 2. Nikola’nın “Manifestosu” Rusya vatandaşlarına çeşitli hürriyetler tanıyınca basın yayın hayatında bir artma olmuş ve bu üç bölgede muhtelif sayıda dergi ve gazeteler yayımlanmıştır.20

Böylece Ruslar’ın yenilgisi ile sonuçlanan Rus-Japon savaşının sonucunda Türkistan’da Ceditçilik hareketi filizlenmeye başlıyor. Rus emperyalizmi’nin etkisi altındaki Türk halkları siyasî ve ekonomik olduğu kadar kültürel yönden de “Müstemlekeleşme” sürecine girmiş oluyordu. Ruslar bu süreçte;

“Tehcir” ve “Kolonizasyon” siyaseti ile şiddetli bir şekilde sert uygulamalara gitmiş, yeni mektepler açılmasını yasaklayıp mevcut mekteplerin ıslahını da engellemiştir. Eğitim Rus olmayanların Ruslaştırılmasından ibaretti ve Türk çocukları papazların idaresindeki misyoner okullara gitmeye zorlanıyordu.21 Böylece İslâmiyetin ikinci merkezi durumundaki Fergana, Buhara, Taşkent, Semerkant, Kazan vb. gibi “Uluğ Türkistan” şehirleri ve buralarda yetişmiş Farabî, İbn-i Sina, Buharî, El Birunî, Uluğ Bey, Ali Kuşcu, Ali Şir Nevaî, Kaşgarlı Mahmud, Yusuf Has Hacip gibi nice değerli bilim adamları yetiştiren bu coğrafya ve Türkistan Türkleri uzunca bir süredir Çarlık Rusya’sının egemenliğinde her alanda olduğu gibi kültürel alanda da bir “Müstemleke” durumuna düşürülmüştür.

2. İhtilâl Sonrası Sovyet Rusya’sı Dönemi

Bolşevik ihtilâli öncesinde ve sonrasında Ruslar niyetlerini ustalıkla gizlemeye çalıştılar. İhtilâlden hemen sonra 24 Kasım 1917’te “Rusya Halklarının Hakları Beyannamesi”nden sonra “Rusya’nın ve Şark’ın Bütün Müslüman İşçileri”ne hitaben, Lenin ve Stalin’in imzaları ile güçlü bir üslûp içinde bir beyanname yayımlanır. Bu beyannamede bütün Müslüman Türklerin cami ve mescitleri, dinî inanç ve âdetlerinin Rusya’nın çarlarınca tahrip edildiği, bundan böyle tüm inançların, âdetlerin serbest olacağı ve dokunulmayacağı ve bu hakların Rusya’nın bütün halklarının hakları gibi ihtilâlin ve onun organları olan işçi, asker ve köylü Sovyetlerinin korumasında olacağı ve bunun için ihtilâle destek olmaları istenir.22

Böylece ihtilâlden sonra zaman kazanmak için Türkler’e yukarıda olduğu gibi bir takım vaatlerde bulunulur.”Rejimin Yerleştirilmesine” kadar Çarlık dönemi kötülenir. Bolşevikler kendilerinin bir umut olduğunu ve istenilen her türlü (başta kültürel olmak üzere) hakların verileceği böylece belirtilir. Fakat düşmanlarını ortadan kaldırdıktan sonra sıra yine Türkler’e gelir.

• Devamı sonraki sayıda

Dipnotları

1- Nevzat Kösoğlu, Millî Kültür ve Kimlik, (İstanbul: Ötüken Neşriyat, 1992), s.246-247; Baymirza Hayit, SSCB’deki Türklüğün ve İslamın Bazı Meseleleri, (İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı,1987), s.187.

2- Baymirza Hayıt, a.g.e.,s.26-27. Nadir Devlet, “Çarlık Rusya’sı ve Sovyetler Birliği’nin Türk Tarihine Bakışı”, Avrasya Etütleri, 4 (Kış 1995/96, Özel Sayı), s.92.

3- Alexandre Bennigsen, Sûfî ve Komiser, (Çev: Osman Türer, Ankara: Akçağ yay. 1988), s.45.

4- Sabahattin Zaim,Türk ve İslâm Dünyasının Yeniden Yapılanması, (İstanbul: Yeni Asya Yayınları:1993), s.20.

Ali Akış, “Kazan Hanlığı’nın Ruslarca İşgali”, Kırım, 12 (Ocak-Şubat-Mart 1996), s.27.

5- İklil Kurban, “Türkistan’da Ceditçilikten Türkçülüğe”Türk Yurdu, 37(Eylül 1990), s.40.

6- Atilla Artam,Türk Cumhuriyetlerinin Sosyo-Ekonomik Analizleri ve Türkiye İlişkileri, (İstanbul:Yıldız Yayınları, 1993), s.40.

7- Baymirza Hayıt, a.g.e. , s.212

8- Saadettin Gömeç, Türk Cumhuriyetleri ve Türk Toplulukları Tarihi, (Ankara:Akçağ Yayınları, 2003), s.169.

9- Emin Kubanlı, “Rus Kolonizminin Kuzey Kafkasya’daki Tahrifadı” Türk Yurdu, 64, s.19.

10- Vahit Türk, “Sovyet Rusya’da Türkler’i Ruslaştırma Siyaseti”, Türk Yurdu, 79 (Mart 1994), s.11.

11- Şuayb Karakaş, “Türk Dünyasında Dil ve Gönül Birliği”, Türk Yurdu, 60, s.15., Metin Karaörs, “Türk Cumhuriyetlerinde Ortak Bir Yazı Diline Doğru”, Türk Dünyası Araştırmaları, 88 (Şubat 1994), s.139. Baymirza Hayıt, a.g.e, s.194.

12- Baymirza Hayıt, a.g.e,s. 194.

13- Günay Göksu Özdoğan, “Sovyetlerden Bağımsız Cumhuriyetlere: Uluslaşmanın Dinamikleri”, Bağımsızlığın İlk Yılları, (Yayına Hazırlayan: Büşra Ersanlı Behar, Ankara:Kültür Bakanlığı Yayınları, 1994), s.26.

14- Orta Asyadaki tarikatlar ve bunların coğrafi dağılımı hakkında geniş bilgi için.Alexandre Bennigsen, Sufi ve Komiser, (Çev: Osman Türer, Ankara: Akçağ Yayınları, 1988).

15- G.Göksu Özdoğan, a.g.e., s.28.

16- Nadir Devlet, “Çarlık Rusya’sı ve Sovyetler Birliği’nin Türk Tarihine Bakışı”, Avrasya Etütleri, 4 (Kış 1995/96 Özel Sayı), s.92.

17- Nadir Devlet, “Türk Topluluklarında İkinci Milli Uyanış”, Türk Yurdu, 63, s.47.

18- G. Göksu Özdoğan, a.g.e. ,s.29

19- Mehmet Eröz,Marksizm Leninizm ve Tenkidi, (İstanbul: İrfan Yayınları, 1978) s.328.

20- Nadir Devlet, “Türk Topluluklarında İkinci Millî Uyanış”, Türk Yurdu, 63, s.47.

21- Beşir Ayvazoğlu, Türkün Kültür Coğrafyasında Bir Gezinti, (İstanbul: Ötüken Neşriyat, 1991), s.86.

22- Mehmet Eröz, a.g.e., s.336.