1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Orta Asya’da Mangutlar ve halk

Turgut Öztaşkın
ORKUN Vakfının, 3 Mayıs Türkçüler Gününde, düzenlediği anma töreninde güzel bir konuşma yapan Sayın Hüseyin Adıgüzel’in eski Sovyet ülkesindeki Türk Cumhuriyetlerinin bugünkü yöneticilerini tasvir eden sözleri çok karamsardı; gerçekleri bilmemize rağmen yine de hepimizi şok eden ifadelerdi onlar... Ancak, konuşmasını bitirirken, yöneticilere rağmen halklardaki Türkiye sempatisinin çok canlı olarak devam ettiğini söylemesi dinleyenleri biraz rahatlatmıştı.

Enver Paşanın da iştirak etmiş olduğu, 1920’lerdeki Türkistan Azadlık Hareketi Ruslar tarafından çok kanlı bir şekilde bastırılmıştı. “– Ayaklanma başarılı olamamıştı amma bu savaşlar Türkistan Millî Birliğini sağlamış, pekiştirmişti. Sokaklarda çobanlar, ırgatlar, arabacılar, ameleler, mektepliler... Bütün gençlik ile yediden yetmişe Uluğ Türkistan halkı Türklük-Milliyetçilik mefkûresini ruhlarına sindirmişti. Yenilmiş fakat başı dik, mücadele gücü kazanmış, birlik ve dirlik şuuruna sahip yek vücut bir millet hâline gelmişti.”(1)

Ruslar, halktaki bu Türklük şuurunu körletmek, söküp atmak için Uluğ Türkistan’ı bölüp parçalamışlar, eyaletleri ayrı cumhuriyetler hâline getirmişler, ayrı diller, ayrı kültürler yaratmaya başlamışlar, Türkçü, milliyetçi akımları en tehlikeli suç olarak nitelemişler, millî duyguları yok etmek için her tedbire başvurmuşlar, en şiddetli cezaları uygulamaktan geri kalmamışlardır. Amaçlarını saklamaya gerek görmüyorlardı: Türk kimliğini yok etmek, onun yerine Homo Sovyetikus’u koymak. Yeni kuşak komünist şairleri, yazarları, ressamları, heykeltraşları, müzisyenleri, bestekârları, sinema ve tiyatro sanatçılarını bu amaca yönettiler. Her türlü ödül ve destek bu amaca yönelik faaliyetlere tahsis edildi. Hizmeti beceremeyenler veya reddedenler hemen yok ediliyordu. Bu fizik tasfiye birkaç dalga hâlinde tekrarlandı. 1940’lara gelinceye kadar Cedit dönemini hatırlayan tek bir aydın bırakılmadı.

Aslında, Sovyet Devleti çok uluslu bir devletti. Sovyet anayasası bu gerçeğe göre düzenlenmişti. Halklar kendi kültürlerini, milliyetlerini, örf ve ananelerini korumak ve geliştirmek haklarına sahipt i. Ermenilerin, Gürcülerin, Yahudilerin kendi millî alfabeleri vardı. Millî tarihlerini, edebiyat ve kültürlerini araştırmak, geliştirmek, yayınlamak haklarına sahiptiler. Türkler, Sovyetler Birliği’nde Ruslardan sonra gelen en büyük azınlık oldukları hâlde “Türk kimliğini kullanmaları” ebediyyen yasaklanmıştı. Bu yasağın adı Pantürkizm idi. Bir pantürkist’e verilecek ceza da, hiç tartışmasız, idamdı. Uluğ Türkistan, Mahmud Hoca Behbudî, Şair Çolpan, Abdurrauf Fıtrat, Mustafa Çokay, Tınış Bayev gibi daha birçok değerli aydınlarını bu Pantürkist kırımında kaybetmiştir. Bu idamlar “kurşuna dizilerek” infaz edilmiştir. Yani savaş sırasında düşmanla işbirliği yaptığı sabit olan kişiye verilen cezadaki infaz metodu uygulanmıştır.

Bu şair ve yazarların bütün eserleri toplatılmış, imha edilmiş; saklanması ve okunması yasaklanmıştır. Uzun yıllar devam eden bu korkunç devlet terörü öylesine etkili olmuştur ki hiç kimse Türklüğünden bahsedemezdi, ortak kimlik için de sadece “müslümanım” derdi. Sovyet döneminde Orta Asya’da incelemeler yapan Batılı araştırmacılar -ki çoğu Fransız sosyalist yazarlardır- bu gerçeği yani müslümanlığı, “Türk kimliğinin örtülü ifadesi” olarak tanımlamışlardır.

O dönemde Türkiyeli sosyologların oralarda incelemeler yapmasına müsaade edilmiyordu. Bir Sovyet Türkü de yabancı araştırmacılara güvenmiyor, çekiniyor ancak resmî görevlilerin talimatı doğrultusunda cevaplar veriliyordu. İlk defa dünyaca ünlü Türk dağcılarından Prof. Dr. Abdülmecit Doğru 1978’de Elbruz, 1979 ve 83 yıllarında Milletlerarası Pamir dağcılık etkinliklerine katılmış, oraların yerli halkıyla çok sıcak ilişkiler kurmuştur. Bu hatıralarını 1987’de “PAMİRDE TÜRK DAĞCILARI” adıyla yayınlamıştır. 258 sayfalık bu kitapta dağcılık faaliyetleriyle ilgili bölüm sadece 60 sayfada özetlenmiştir. Gerisi halkla temaslara, sosyal ve kültürel incelemelere tahsis edilmiştir. Fevkalâde değerli bilgileri ve müşahedeleri içeren bu notlardan birkaç tanesini sunuyoruz:

1) Sakal allerjisi

Çınarhan adındaki Kırgız kadını çok şakacı idi. Beraber geldiğimiz dağcı arkadaşım Halil Alpay 35 yaşlarında... Onun bu yaşına geldiği hâlde evli olmamasına hayret etti. Bunun üzerine ben:

“– Bunu getirdim ki Kırgızistan’dan evlendireyim.”

“– Hayır, bizimkiler Halil’e kız vermezler!” dedi. “– Niçin?” dedim.

“– Bunun sakalı var, Tacik’e benziyor; bizde sakal yoktur; en iyisi bırak da Halil Tacikle evlensin!” (a.g.e., sf. 102)

2) Ortak dil şuuru

“– Orta Asyalılar, lehçe farkı olmasına rağmen dillerinin Türkçe olduğunun şuuru içindedirler; bu durumu bilmeyen yoktur.” (a.g.e., sf. 120)

Bir Özbekle konuşuyorduk, şöyle devam etti:

“– Özbek, Kırgız, Tatar, Kazak bunların hepsi Türktür!” deyince kendisine takılmak istedim:

“– Hadi be, siz nerden Türk oluyorsunuz?” dedim. Şöyle etraftakileri süzdü:

“– Özbekle Türk birdir. Çünkü kan bir, dil bir, Allah bir!”

Başka bir yurttaydık. Birinin “– Çok şükür Özbekim!” demesi üzerine ben: “– Türk değil misiniz?” diye sorunca, oradaki cemaat hep bir ağızdan:

“– Allah’a şükür! Elbette Türküz!” dediler. Bunun arkasından ev sahibi konuşmaya başladı:

“– Biz Türklerde âdet...” (a.g.e., sf. 123-124)

3) Ortak müzik şuuru

Sabah kahvaltısı için barakaya gittik. Mutfaktan Türk müziği geliyordu. Meğer Özbek Hatem teybi açmış; Azerî müziğine çok benzeyen bir hava vardı. Hatem’e sordum:

“– Bu Azerî müziği değil mi?”

“– Hayır Özbek müziği!”

“– Ama Türk müziğine çok benziyor?”

“– Siz Türksünüz de biz neyiz?” (a.g.e., sf. 206)

4) Millî Birlik şuuru

1979’daki ilk seferimiz Ramazana rastlamıştı. Moskova’daki formaliteler uzadı, Pamir’deki kampa iki gün gecikmeyle ulaşabilmiştik. Akşam yemeği servisinde hizmet gören bir Kırgız tabaklarımızı masaya koyarken kulağıma eğildi: “– Bütün hafta sizi bekledik. Her milletin bayrağı direğe çekildi, bizimkini göremeyince üzülüyorduk. Bu akşam onu görünce çok sevindik. Bizim kolhoz reisi yarın akşam iftara seni bekliyor. Şu karşı yamaçtaki büyük çadır onundur! Mutlaka gelin!” dedi. Gün batımına az kala dereyi geçtik, çadıra yaklaşırken karşı yamaçtan dört nala gelen bir atlı karşımızda zınk diye durdu, atından atladı, ellerini uzattı:

“– Reisin Türk misafirleri siz misiniz? Hoş geldiniz! Ben kolhozun yılkı çobanıyım, içerde bana söz düşmez. Bir şey soracağım, cevabını alıp gideceğim.” dedi. “– Sor bakalım, nedir derdin?” dedim.

“– Siz Türkili’nde kaç adamsınız?”

“– Elli milyonu geçtik!”

“– Doğrudur, ben radyoları dinlerim, bu uruslar bize yalan söylüyor. On milyon kadar diyorlar. Biz Sovyetlerde ne kadarız, onun doğrusunu da siz bilirsiniz?...”

“– Altmış milyondan fazlası da Sovyetlerde var!” dedik.

Gözleri açıldı, yüzü güldü, tekrar ellerimize sarıldı, hemen atına atladı, hafif şaha kaldırdı:

“– Ben bilirdim, bilirdim... Yüz milyonu geçtik değil mi? Ne duruyoruz!” dedi. Beyaz külâhınıı kaldırdı, atını mahmuzladı, nara atarak dört nala uzaklaştı... (Rahmetli hocanın özel sohbetinden)

5) Töresel özgürlük duygusu

Ev sahibi yurdun kapısında bizi bekliyordu. Çocukları da dışardaydı. Komşularından biri Kırgız, diğeri Teke Türkmeni iki çobanı daha davet etmişti.

Yurdun içinde kandil yanıyordu, tezek sobası tutuşturulmuştu. Bunun külünün çıkardığı kokuya yabancı değildik; hattâ tezek yandıkca hoşlanıyorduk; kendimizi Doğu Anadolu köylerinde gibi hissediyorduk. Hiçbir şey bize yabancı değil, her şey bizden, herkes bizim yakınımızdı sanki...

İftar vakti geldi, ev sahibi Sadrettin yurdun önüne çıktı, orada gür ve yanık sesiyle ezan okudu İki tarafta duvar gibi yükselen Pamir Dağlarına karşı okunan ezan vadide yankılanıyordu... Sadrettin tek başına, yurdu, ailesi ve konukları için ezanını okuyor... Onu Pamir’de Tanrı Dağları, Tanrısı ve bizden başka duyanı yoktu... Amma sanki bütün dünyaya özgürlüğünü haykırıyordu!... (a.g.e., sf. 96-97)

•••

1970’li yılların sonuna doğru Türkistan halkının duyguları böyle idi... Ya aydınlar? Onlar da içinden çıktıkları halkın duygularını anlamışlardır. Şairler mısralarında, yazarlar romanlarında, ressamlar tuvallerinde, âşıklar kopuzlarında halklarının özlemlerini yansıtmaya başlarlar.

Çok uzak değildir oraların mangutlardan arındırılması... Yeter ki onlara yalnız olmadıklarını anlatalım!

DİPNOT

(1) Zeki Velidî Togan, Hatıralarım, Sayfa: 473.