1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Orhan Şaik Gökyay (II)

H.Rıdvan Çongur
Hoca Bursa'dan sonra tekrar Ankara'ya, Musıkî Öğretmen Okulu'na tayin edildiğinde Millî Eğitim Bakanı Hasan-Âli Yücel'dir. Bu okulda "işler bozuk gittiği" için, ayrıca yeni bir hamle yapma düşüncesiyle bir Konservatuvar kurmaya karar verir, başına da Gökyay'ın geçmesini uygun görür. Bir yıl müdürlük yaptığı bu okul Konservatuvara dönüşünce ilk müdürü Orhan Şaik olur. Çalışkan ve dirayetli bir yönetici olarak görevini 1944 Mayıs'na, Türkçülük olaylarına kadar sürdürür. Soruşturma ve tutukluluk süresi onbir ay devam eder. Hayatında, hiç suçu olmadığı halde çile çektiği bir dönemdir bu. Atsız'la öğrenim gördükleri günlerde aynı sıraları paylaşırlar, yıllar sonra da ülkü yolunda aynı çileye ortak olurlar. Sonunda hepsi beraat eder ama, birkaç yıl göreve iade edilmediği için, arkadaşlarının çoğu gibi o da geçim sıkıntısı çeker. Öğretmenliğe dönebilmesi, Millî Eğitim Bakanlığı'na Reşat Şemsettin Sirer'in gelişiyle gerçekleşir. Bu sefer atandığı yer Galatasaray Lisesi'dir. Beş yıl Galatasaray'da edebiyat hocalığı yapan Gökyay'ı, yeni iktidarın Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri Londra'da öğrenci müfettişliği ile Kültür Ataşesi olarak görevlendirir. Bu yıllar içinde, öğrenciyken tanıdığı Prof. Paul Wittek'le dostluğunu ilerletir, yeni arkadaşlıklar kurar, Prof. Fahir İz'le tanışır. O yıllarda yayınlanmayı düşündüğü "Destursuz Bağa Girenler" kitabının isim babası Prof. İz'dir.

Londra'da üç yıl kaldıktan sonra yurda dönen Hocayı, yine Çapa'daki kürsüsünde görürüz. Kültür Bakanlığı "Türk Büyükleri Dizisi"nde çıkan "Orhan Şaik Gökyay"ı hazırlayan Prof. Günay Kut, bu yıllarda onun öğrencisi olur. Kut'un kitabı bir özelliğe sahip; ilk defa yaşayan bir kimse için kitap yayınlanmıştır. Kitabın "Önsöz"ündeki birkaç cümle dikkatimizi çekti. Kut diyor ki: "Bütün calışma hayatım boyunca ben böylesine öğretmeye ve aynı ölçüde öğrenmeye susamış çalışkan, sevecen ve kapısı her öğrencisine, öğrenmek isteyene açık bir araştırıcı tanımadım, diyebilirim." (Kut, Age.IX.s.) Bu kitaptaki yazılardan biri de Gökyay'ın üniversitedeki hocalarından Prof. Zeki Velidî Togan'ın kızı İsenbike Togan'a ait. İsenbike, Hoca'yı çocukluk günlerinde tanıma imkânı bulmuş bahtiyar insanlardan biri. Bu iki gönül ve bilim adamı, Türklük sevdâlısı üniversite bünyesinde öğretmen-öğrenci ilişkisi içindedir; ancak yıllar geçince aralarındaki yakınlaşma arkadaşlığa, dostluğa dönüşür. Togan'ın kızı, kitapta yer alan yazısında bu dostluğu, yaşadığı o günleri anlatıyor. Gökyay Hocanın kişiliği hakkında da bir fikir sahibi oluyoruz: "Kişiliğinin beni cezbeden tarafı, babamın ona takındığı tavırdı. Her zaman "Hoca" olan ve köşesindeki sandalyesinde veya koltuğunda kurularak hep etrafındakilere bir şeyler anlatan babam Z. Velidî Togan, Orhan Şaik Ağabey'in etrafında dolanırdı. İçten ve coşkuyla "Orhan!" diye seslendiği zaman, babamın yüzü sevgi ışığıyla dolar ve bu sevdiği dostuna iştiyakle bakardı. Sanırım hepimiz onun sesinin, hem de şiir gibi Türkçesinin etkisinde kalırdık." Togan Hoca'nın kızı, Hocayla ilgili açıklamasında, babasının "üçüncü çocuğu gibi" baktığı hâtıralarını, kendisine yakın gördüğü bu dost insana emanet ettiğini belirtmeyi de bir görev bildiğini söylüyor. Konuşmanın geçtiği tarih: 1968... Bir insanın kimliğini, öğrenciyken öğretmeni, öğretmenlik yaparken de öğrencileri iyi bilirler. Öğretmen-öğrenci arasında çoğu zaman saygı ağır basar; ilginin sevgi düzeyi kazanması ise enderdir, her zaman olmaz. Orhan Şaik Gökyay'ın öğrencileri ise saygı ve sevgi bağının ötesinde duygulardan söz ediyorlar. Bunun da ayrıca değerlendirilmesi gerekiyor. Kutsal Ünal da onun öğrencilerinden biridir; Hocayla eşini bir de onun açtığı pencereden görelim:

"Gerek okulda, gerek dışarda, anaç tavuğun etrafında civcivler gibiydik. Onun kanatlarının altına girmek için yarış halindeydik. Orhan Bey de bu durumdan son derece mutluydu. Zaman zaman evden okula telefon ederdi. Saz çalan, şiir okuyan, şarkı söyleyen arkadaşlar hemen toplanıp koşa koşa evine giderdik. Evde bizim için hazırlık yapılmış olurdu. O muhterem eşi Ferhunde annemiz de sanki Orhan Bey'in civcivlerini rahat ettirmek için çırpınır dururdu. Ve biz tâ o zamanlar bu Orhan Bey'imizin arkasında, her yönüyle bize örnek olan dağ gibi bir Ferhunde annemizin olduğunu anlamıştık." (Kut, age. 315.s.) Bir öğrencinin içtenlikle yazdığından şüphe edemeyeceğimiz bu sözleri, bir Türk öğretmeni modelini çizmektedir. Bu söylediklerine, bir iki cümle daha ekleyebiliriz: "Evi arı kovanı gibi öğrenci dolar taşardı. İsteyen evde yatabilir, yemek yer, para ister; isteyen evin üst katını kaplayan kütüphanesinde çalışabilirdi. Ama bu baba ve evlât yakınlığında, aramızda güzel bir disiplin vardı." ( Gökyay, kırk bin kitaplık bu kütüphaneyi, ömrünün sonuna doğru son görev yaptığı Marmara Üniversitesi'ne bağışlamıştır.) İlkokuldan yüksekokula uzanan, benzeri az görülen bir zaman dilimi içindeki öğretmen Orhan Şaik Gökyay'ı böyle anlatıyorlar, öğrencileri. Bizim hocamız olmayan, ileri yaşlarda tanıdığımız Gökyay'ı Dil Kurultayları'nın başladığı her sabah gözlerimizin neden arayıp durduğunu da onlar açıklıyorlar... Bütün üyeler arasında önce onu görme, onunla konuşma isteği, katıldığımız bütün Kurultaylar süresince devam etti. Hele, son günü iple çekerdik; bitsin de oylar sayılmaya başlasın diye..." Oy tasnif heyeti" içinde onunla birlikte görev alırdık. Göreve talip olmamızın sebebi, Hocanın da bu heyette bulunmasıydı. Bir yandan oyların sayımına nezaret eder, gecenin geç saatlerine kadar onunla sohbet ederdik. Ona sorular sormak, onun verdiği cevapları dinlemek bizim için zevkti. 1980'li yılların başında, çıkan bir kanun sonunda yapılan düzenlemeyle üyeliklerimize son verildi. O zaman, çeşitli edebiyat toplantıları, şiir şölenleri, her yıl Eskişehir'de yapılan Yûnus törenleri ve bunun gibi vesilelerle beraberliğimiz devam etti.

O, hoca olarak, insan olarak, öğrencilerine, yakın bildiklerine, yanında olan hemen herkese sevgi, ilgi ve hoşgörüsü engin bir şahsiyet âbidesiydi. Böyle olmadığını Hocayı tanıyan hiç kimse iddia edemez. Okul müdürlüğü, öğretmenliğin bir uzantısından ibaret görevdir, ki o hem müdürlük yapmış, hem derslerine girmiş, asıl işinden kopmamıştır. Ne makam, ne mevki peşinde koştu; ne de mal mülk hırsına kapıldı. Doksan üç yıl başı dimdik, doğru bildiğinden şaşmadan yaşadı. Doğru bildiğini söyledi, yanlış bulduğunu kıyasıya tenkit etti; bazen kalemini, hak edenlere kılıç gibi kullandı. Yetmiş yıl boyunca yazdı, konuştu, öğretti, yetiştirdi, yol gösterdi.

Dünyayı da gezip gördü, vatanının dört bir yanını da... Çocukluğunda, gençliğinde ve olgunluk yaşında. Öğrencisi Prof. Kut, onun hayatını anlatırken Hoca için; "Köy ve kır hayatı, hayvan beslemek, tabiatla iç içe olmak en çok sevdiği şeylerdendir" der, sonra şu cümleleri eklemek gereğini duyar: "Bu düşünce ile evini, bir zamanlar Göztepe'nin etrafında hiçbir bina olmayan yerinde yaptırmış, tavukları, köpeği ve kütüphanesi ile sâkin ve verimli bir çalışma düzenine girmiştir. Orhan Hoca'nın her türlü çalışma kolaylığı, kıyafetine kadar eşi Ferhunde Hoca'nın becerikli elleriyle ve seven kalbiyle gerçekleşmiştir. Ondaki bu köy ve kır hayatı sevgisi çok küçük yaşlarda başlamış, daha öğrenim yıllarında iken birçok yazını ağabeylerinin yaşadığı Bölceağaç köyünde geçirmiş, köy hayatının bütün özelliklerini yakından tanımıştır. Tarlalara gitmiş, düven sürmüş, koyun gütmüş ve dağa oduna çıkmıştır. O bütün bunları zevk için yapmıştır ama (belki de bugün) sağlığını ve gücünü bu yaşantısına borçludur." (Kut, Age.23. s.)

Buraya kadar dilimizin döndüğünce ve hakkında anlatılanlardan nakillerle hep kendisinden söz ettik. "Karmakarışık" adını verdiği bir şiirinde bakın Orhan Şaik Gökyay kendisini nasıl anlatıyor, bir de ona kulak verelim:

Karmakarışık

Yerlerden göklere ağlar germişim,

Şu akan yıldızlar benim, benim, benim!

Dizinin dibine postu sermişim,

Güler de güler canım, canım, canım!

Yapraklar, çiçekler, meyveler dalı,

Gözlerin, dillerin müjdeler dolu,

Ben de kendimi kapmış koyvermişim,

Başım duman duman, içim inim inim!

Yollara düşmüşüm, elsiz, ayaksız,

Türküler düzmüşüm, sözsüz, duraksız,

Sesini almışım, sazımı kırmışım,

Telden uçtu gider, ünüm, ünüm, ünüm!

Selâm şu bağrıma çarpan yankıya,

Elvedâ Neden'e, vedâ Çünkü'ye.

Bir masala giden yolda durmuşum,

Sana çevrilmiş yönüm, yönüm, yönüm!

Ateşe vermişim dört bir mevsimi,

Tek yaprağa indirmişim takvimi,

Gece olmuş seni düşte görmüşüm,

İlle geçmiyor günüm, günüm, günüm!

Bahtım beni almış, çekmiş götürmüş,

Ceylânlar dolusu yere getirmiş,

Sana nişan almışım, kendimi vurmuşum;

Akar da akar kanım, kanım, kanım!

Sesler döner yoldan: Dünüm, dünüm, dünüm!

Sesler düşer yollara: Sonum, sonum, sonum!

Zehir mi, bal mıdır, bir şey karmışım,

Yemesi güç a.. benim, benim, benim!

Onun sevdiği, en çok okuduğu şiirlerden biriydi bu. Geçen yıllar içinde kaç defa dinlediğimizi hatırlamıyoruz. Karmakarışık'ta, anlattığı kendisidir. Düşünce ve duyguları, dünyaya, insanlara, yakınlarına bakışı ve hayâlleriyle bu mısra örgüsünde o vardır. Çocukluğunda ve gençliğe adım attığı yıllarda hep savaşlar görmüş, doksan üç yaşına varıncaya kadar neler duymuş, nelere muhatap olmuştur? Ama "Nasılsınız Hocam?" sorusuna her seferinde: "Her zaman olduğu gibi daima iyi. Sen de iyi misin?" diyebilen de odur! İyi olmak, insanı sevmek, öğrendiğini öğretmek, her ânı yararlı bir iş yaparak geçirmek, darda kalanın yanında olmak, sorana yardımcı olup yolunu açmak, karşılık beklemeden vermek, vermek, vermek... Buna bir de inanç bütünlüğünü ekleyiniz; hocalar hocası, bulunduğu her çevrede sevgi hâlesi yaratan, hem çekinme ve hem de saygı duygusu uyandıran öğretmen, şair, yazar, araştırmacı Orhan Şaik Gökyay'ı bulursunuz. Adının önünde sonunda hiç bir şey yoktu. Nerde, kimin yazdığını veya söylediğini hatırlamıyoruz; bir gün katıldığı bir yayın sebebiyle yapımcı, isminin altına ne yazabileceğini sormuş; cevabına şaşırmış soruyu soran. Demiş ki: "İlle bir şey yazmak gerekiyorsa, adımı bir defa daha yazınız!"

Yetmiş-seksen yılında, hocalığı yanı sıra yazdı, araştırdı durdu. Ama hayattayken şiirlerini bir kitapta toplayıp yayınlamayı düşünmedi. 1994 yılına ait "Bu Vatan Kimin" de öğrencilerin çabasıyla gerçekleşmiştir. 2 Aralık 1994'te gözlerini yummadan önce Kasım ayında basımı tamamlanan kitabı, ona sevenlerinin sunduğu bir armağandır. Türk Kültürüne Hizmet Vakfı olarak, 1980'li yılların sonunda Dede Korkut Hikâyeleri ile ilgili bir anlaşmamız oldu Hoca'yla. Kılı kırk yaran, titiz tabiatı sebebiyle hazırlık çalışması uzadı ve bu yüzden basımı da hep ertelendi.

Gökyay, "Bu Vatan Kimin" başta olmak üzere bir çok şiiriyle adını duyurmuştur ama edebiyat tarihçisi ve araştırmacısı olarak da Türk edebiyatına ölümsüz eserler kazandırmıştır; hem ülke hem de dünyada büyük bir üne sahiptir. Onun bütün eserleri ve çalışmalarını saymak bizim bu sınırlı sayfalarımıza sığmaz. Bunun için şiir, yazı ve araştırmalarının yayınlandığı dergi ve gazetelerin adlarını vermekle yetineceğiz.

İlk yayınlanan "İzmir Yolunda" adını verdiği bir şiirdir; Millî Mücadele sırasında öğrenciyken yazmış ve Kastamonu "Açıksöz" gazetesinde yayınlanmıştır. İlk yazısı ise Balıkesir'de öğretmen olduğu günlerde bir arkadaşının maddî desteğiyle yayınladığı Çağlayan'da yayınlanır. "Gönül Kızı" takma adıyla "Zavallı Ay" başlığı altında. Şiir ve yazılarının yer aldığı dergi ve gazeteler, sırasıyla: Açıksöz, İzmir'e Doğru (gazete), Çağlayan, Atsız Mecmua, Varlık, Orhun, Ülkü, Yücel, Galatasaray Yıllığı, Doğu, Galatasaray (dergi), Güzel Sanatlar, Türk Yurdu, Hisar, Türk Dili, Oluş, Folklor, Musıki Mecmuası, Türk Folklor Araştırmaları, Çevren, Millî Kültür, Gösteri, Tarih Enstitüsü Dergisi, çeşitli armağan kitaplardaki makaleleri... Şiir ve yazıları dışında Türkçeye kazandırdığı eserler de var. Bunlardan biri "Dorian Gray'in Portresi" dir ve Ferhunde Gökyay ile birlikte çevirmişlerdir; kapakta ikisinin adı yanyana yer almakta.

Alabildiğine dolu bir ömür... Nihayet emri Hak vâki oldu ve 2 Aralık 1994'te Hoca rûhunu teslim etti. Biz ölümüyle ilgili haberi TRT'den öğrendik. Gazi İletişim Fakültesi'ndeki derslerimiz İstanbul'a gitmemize, son görevi yerine getirmemize engel oldu. Hayatı boyunca Türk sanat, düşünce ve bilim dünyasına hizmet eden Gökyay'ın namazı Bağlarbaşı'nda bulunan İlâhiyat Fakültesi Camii'nde kılındı ve Nakkaştepe Mezarlığı'nda toprağa verildi. Hoca'yı, bu son yolculuğa pek çok seveni uğurladı. Ama gelenlerin içinde biri vardı ki, onunla elli yıl önce büyük acıları paylaşmışlardı. O günün, Hoca bakımından en anlamlı kişisi: Alpaslan Türkeş. Bir de en yakın komşu ve dostları olan Aysen Akdemir; Gökyay'ın manevî kızı...

Aysen Akdemir, "Gökyay'a Ağıt" şiiriyle, Hoca'ya karşı saygı, sevgi ve ilgisini, aslında görevi üstlenmesi gereken bazı kurum ve kişilerden daha güzel ve daha yürekten yerine getirmiştir. Onun uzun şiirinden birkaç mısra alalım:

"En güzel komşuydun, en güzel baba,

Her sabah hayata derdin: Merhaba!

Tutku ile sarılırdın kitaba,

Kitapların sensiz kaldı Gökyay'ım.

Ecel seni bizden çaldı Gökyay'ım.

Yanardağdın, püskürürdün lâv gibi,

Kaleminle dövüşürdün dev gibi,

Can uçunca cansız düştün kav gibi,

Soylu dilim bir sevdalı yitirdi,

Gönül boş bir petek, balı yitirdi."

Yazdığı ağıtta, son dakikalarında onun baş ucunda mum gibi eridiğini ve bahçedeki güllerin hepsinin solduğunu söylüyor Akdemir. Hem böyle sıcaktan, yüreğinden kopan mısralarla...

Orhan Şaik Gökyay'ın ölümü bana neler neler düşündürmüştür.

Yetmiş yıl bir kürsüde öğretmen olmak! Doksan yaşını aştığı günlerde, bir üniversitede "Eski Türk Edebiyatı" öğretim görevlisidir. Hocalığı hâlâ sürdürmektedir. O Gökyay Hoca ki, yazdığı şiirlerle Türk şiirinde adını baş köşeye yazdırmış; araştırma, yazı, tenkitleriyle edebiyat biliminde ön saflarda yer almış.

Ölümü dolayısıyla, biraz gecikmeyle de olsa Türk Kooperatifçilik Kurumu'nun düzenlediği anma toplantısında kürsüye dâvet edilince şunları söylemiştik:

- Günün veya gecenin bir saatinde ölüm haberini duyan kaç kişi, kaç öğrencisi, eminiz ki şu soruyu sormuştur: Siz hayatınızda onun gibi kaç hoca gördünüz? Aradaki yaş farkını unutturan, birlikte yürüyorsanız kolunuza giren, sizinle yaşıtmışsınız gibi konuşan halleşen, ama gerektiğinde de kızıp tartışan; yahut takıldığınız bir meselede, üstesinden gelmekte güçlük çektiğiniz bir konuda, saat hesabı yapmadan zamanını sizin için sebîl eden kaç kişi var, hocanız oldu, söyler misiniz? Gökyay, eğitim, edebiyat, bilim hayatımızda, gelmiş geçmiş hocalar arasında yer alan bir kaç ender isimden biridir.

O sağken destursuz bağa girmek mümkün değildir. Ama, Hoca'nın muhatap olduğu en büyük destursuz hareket, "sağlığında verilmesi şart olan" pâyeyi ondan esirgemek olmuştur! Biz ve bizim gibi yaşı, elliyi-altmışı geçenler, emekliye ayrılanlar, pek çoğumuz onun öğrencileriyiz. 1982'den beri üniversitedeyiz; bu geçen zaman içinde bu kurumları yakından tanıma imkânımız oldu. 1980'li yıllarda "Doçentlik, Profesörlük" unvanlarının verildiği "Sanatta yeterlik" uygulamalarına şahit olduk. O günlerde ömrünün yetmiş yılını bilime, edebiyata adamış, yazdığı eserler pek çok çalışmaya kaynak olmuş Gökyay Hoca'ya neden bir profesörlük pâyesi çok görüldü, anlamış değiliz. Sayısı elliyi aşan üniversitelerimizde (daha sonraki yıllarda sekseni buldu) kürsü ve söz sahibi nice profesör üstünde hocalık hakkı olan bu hocalar hocasına kadirbilirlik bu mu olmalıydı? Böyle düşünmekte, bu soruyu sormakta haklıyız. Ömrü boyunca sanata, edebiyata, bilime hizmet etmiş bu insana, Prof. Birol Emil'in de dediği gibi, "Profesör talebelerinin kendisine hâlâ muhtaç olduğu bir hocaya bu tevcih bir lütuf değil, çok tabiî hakkı, çoktan hak edilmiş ilmî bir itibarın teslimi olurdu."

Son görev yeri Mimar Sinan Üniversitesi Edebiyat Fakültesi; dersi, "Eski Türk Edebiyatı", sıfatı öğretmen, hadi diyelim Öğretim Görevlisi... Kim bu asırlık çınar? Orhan Şaik Gökyay. Çocukları bildiği genç üniversite öğrencilerine bir şeyler öğretmek için her gün Göztepe'deki evinden çıkıp o uzun yolu, bana mısın demeden kat eden bir güzel adam... Altmış yetmiş yıldan beri, İngiltere, Belçika, Macaristan, Yugoslavya ve daha birçok ülkede edebiyatla ilgili konularda, en son Moskova'daki "Dede Korkut Kollokyumu"nde, milletlerarası bir toplantıda yedi kişilik Türk Heyeti'nin önde gelen üyesi, yüzümüzü ağartan insan! Odur da, adına "Armağan kitap" düzenlemeyi ilk düşünenler yabancılar olmuştur. 1984 Yılında Harward Üniversitesi, onun için iki ciltlik "Orhan Şaik Gökyay Armağanı"nı hazırlar ve yayınlar. Tarihi aklınızda tutmalısınız. Dört yıl sonra 1988'de Princeton Üniversitesi'nin Amerika'yı ziyaret etme çağrısına şahit oluruz. Sebebi ona "Fahri Doktorluk" pâyesi tevcih etmektir. O güne kadar bizim bilim kurumlarımızın aklına böyle bir şey, onun için bir armağan kitap hazırlamak gelmez. Harekete geçmeleri için yabancı üniversitelerin öncülükleri, bizimkilere yol göstermeleri gerekir. Harward'ın yayınından sonra, bizim de böyle bir karar aldığımızı görürüz ama, gerçekleşmesi için beş yılın geçmesi gerekir. 1988'de "Türklük Bilgisi Araştırmaları" nın 6. ve 7. sayıları ona tahsis edilir. Princeton'ın doktora pâyesi tevcihinden bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi'nin girişimiyle aynı pâyenin verilmesini kararlaştırır. Bu ayıp bize ait. Öyle bir ayıp ki, ne 1981'de Kültür Bakanlığı'nca, ne 1988'de Yazarlar Birliği'nce verilen ödüller, bu ayıbı unutturmaya yetecektir.

Şair, yazar, araştırmacı, bilim adamı ve hepsinden önce öğretmen... Şiirler, kitaplar, çeviriler, tenkitler, makaleler, tebliğler... Türk edebiyat ve bilim âlemine ölümsüz mısra ve eserleriyle ışık saçan âbidevî bir şahsiyet! Uzun bir ömür sürdü; öldü ve bir çınar daha göçüp gitti. Gelen geçmiş, konan göçmüş... Yûnus, öyle söylemiş. (O da bu Türkmen kocasını sever, onu anlatır, ondan şiirler söylerdi...) Bir gün vâde erdi, ecel geldi, ömrün kadehi doldu. "Bu Vatan Kimin?" diye coşan, "Bre koç yiğitler", diye kükreyen ses sustu. O ses ve mısralarla duygularımızı harekete getiren, dillendiren, rûhlarımızı yıkayan, bizi bize getiren ve yetiren Gökyay da Allah'ın rahmetine kavuştu. Acı ama söyleyelim yine de: Sağken işlediğimiz ayıpları, ölümünden sonra tekrar etmeyelim. Orhan Şaik Gökyay Hoca 15 Temmuz 1902'de dünyaya gelmişti; doğduğunun yüzüncü yılına bir şey kalmadı. Başta Üniversite ve Millî Eğitim Bakanlığı olmak üzere, Kültür Bakanlığı ile bütün sanat, edebiyat - bilim kurum ve kuruluşlarımıza büyük bir görev düştüğünü bugünden hatırlatırız. Rûhunun huzur bulmasını istiyorsak...