1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Orhan Şaik Gökyay (I)

H.Rıdvan Çongur
Yüzyıllık bir zaman dilimini başından sonuna kadar yaşayan asırlık bir çınar düşünün. Üstünde boy attığı toprağın köyünden, kasabasından, küçük büyük şehirlerinden haberli, yurdun dört bir köşesindeki her yaş ve meslekteki insanla tanışık bir insan olsun... Orhan Şaik Gökyay bu çınarın adı! Biz, doğduğumuz yıl bakımından talihli sayılırız. Ömrümüzün yarım yüzyılı aşan bölümü, Gökyay Hoca gibi gölgesinde büyüdüğümüz, bize çok şey katan, yolumuzu aydınlatan ulu çınarlar arasında geçti. Eserleri, konuşmalarıyla aydınlattılar, bize çok şey öğrettiler; ufkumuz onlarla genişlik kazandı.

Gökyay Hocayı önce "Bu Vatan Kimin" adlı şiiriyle tanıdık, sevdik. Çocuk ruhumuzu onun mısraları besledi, yoğurdu. Millî duygularımızı coşturan, bizi vatanla kucaklaştıran, bu kutsal kavramı beyinlerimize kazıyan hep bu şiirin mısraları oldu.

O hani;

"Her taşı bir yakut olan bu vatan"

diyor ya; bu toprağın her zerresinin yakut değerinde olduğu inancını yüreğimizde duymuşsak, bunu önce ona borçluyuz. Eğitim ve edebiyat dünyamızın bu renkli simâsını tanımamız, beraber olmamız 1961 yılında Türk Dil Kurumu'ndaki üyelik yıllarımıza rastlıyor. Bu tanışma ve beraberlik, 1994 yılına, aramızdan ayrıldığı günlere kadar devam etti. Gökyay rahmetli ve onun gibi olan ve sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen bazı şair ve yazarlarımızı tanıdığımız zaman, hep şunu sormuşuzdur: Bu insanları, diğerlerinden ve daha sonraki nesillerden ayıran neydi acaba? İlerleyen yaşımız, zamanla öğrendiklerimiz bu sorunun cevabını bulmamıza yardımcı oldu. O nesil, hem sonuna yaklaşılan bir Cihan Devletinin cemiyeti sarsan sancılarını, üst üste verilen savaşların acılarını, hem de Millî Mücadele adıyla anılan yüce bir şahlanışın coşku ve heyecanını yaşadılar... Cumhuriyet'in ilerleyen yıllarında önde gelen bilim, düşünce ve sanat adamımızın çoğu onların arasından çıktı, Cumhuriyet'ten sonraki nesillere onlar hocalık etti; onlar öncü oldu, onlar yol gösterdi. Orhan Şaik Gökyay da, millî eğitimimizin seçkin bir öğretmeni, Türk dilinin bir sevdâlısı, aynı zamanda da mısralarıyla gönül tahtımıza kurulmuş büyük bir şairimiz. Orta ve yüksek öğretim kurumlarındaki hocalık süresi yetmiş yılın üzerinde. Doksan üç yaşında Hak'ka yürüdüğü zaman da İstanbul üniversitelerinin birinde, kürsüsünde görevi başındaydı...Öğretmenliğini mi, şairliğini mi, yoksa "destursuz bağa girenleri" dize getiren eleştirmen yanını mı; hangisini öne almalı, bilemiyoruz. Onu yakından tanıma veya öğrencisi olma bahtiyarlığına erenler de bilirler ki, cevap verilmesi zor bir sorudur bu.

Dostumuz Prof. Dr. Birol Emil'e göre Gökyay Hoca: "Üniversite dışında olmasına rağmen hususî bir ilim adamı" "tipi"ydi. Bütün ömürleri üniversite içerisinde geçen nice öğretim üyesi veya görevlisi için o, "rekabet ve aşma" iddiasına cesaret dahi edilemeycek" emsalsiz ve müstesna", yani eşi benzeri bulunmayan bir bilge kişiydi...

İlkokul öğretmenliğine başlama tarihi 1922. Millî Mücadele'nin binbir zorluğu içinde, yoklukların yaşanıldığı acı dolu günler. Cumhuriyet ilân edildiğinde, 1923'de Hoca Samsun'da Nümûne İlkokulu'ndadır; bir öğrencisi yıllar sonra profesör olmuştur; bakın hocasını nasıl anlatıyor: "Orhan Şaik Bey, eski Türk hayatına hayranlık duyan genç bir milliyetçi idi. Çubukları, kesip "cirit" yapar, bize cirit oynamayı öğretirdi." Öğrencisi Prof. Ziya Umur, hâtıralarına şunları da ekliyor: "En iyi hatırladığım şey, Orhan Bey'in heyecanı idi: O, (Halifelik denilen) "çivi"yi kafa mıza çakmak istediklerini, hareketleri ve jestleri ile anlatmaya çalışıyor, genç alnının çizgileri buruşuk buruşuk oluyordu, bugün gibi hatırlıyorum." "O günlerden bende kalan en kuvvetli tesir: Bu kadar sene sonra devam ettiğini memnuniyetle gördüğüm" "yakışıklılığı" idi...

Prof. Ziya Umur'un sözünü ettiği bu "yakışıklılık" Hocanın bütün ömrü boyunca geçerliliğini koruyacaktır. Ona uygun görülen bu sıfatın, hem beden ve hem de rûh yapısı bakımından ilgisi var. O, her bakımdan güzel bir insandı.

1960'lı yılların başından itibaren çok yakından tanıdığımız, beraber olduğumuz Gökyay'ın "yakışıklılık" sözleriyle anlatılmış olmasındaki gerçeği, öğretmen olarak eşsiz kişiliğine, yetişmiş olduğu aile ortamı ile bulunduğu çevreye bağlamanın doğru olacağına inanıyoruz. Hem hoca, hem şair, hem de bilge kişiliğinin yanı sıra ondaki "insan sevgisi"nin bu bedene yansıyan seçkin özellikleri olabilir bu güzellik...

Orhan Şaik Gökyay, bir buçuk asır önce Türkiye'ye göç eden bir ailenin çocuğudur. Babası Çırpanlı Mehmet Cevdet Efendi ailesiyle birlikte Bulgaristan'dan Bolu'nun Göynük ilçesine gelip yerleşmiştir. Kendisini yetiştirip öğretmen olması Anadolu'ya göç etmesinden sonra. Aile kökeni Çırpan kasabasına bağlı Uysal köyüne uzanmakta. Annesi Şefika Hanım da aynı yöreden; komşu Balcılar köylü Rüstem Hoca'nın kızı. Baba da, anne de okur yazar kişiler. Orhan Şaik, yedi kardeşten biridir ve 16 Temmuz 1902'de Kastamonu'nun İnebolu ilçesinde dünyaya gelir. Babasının ona taktığı ilk isim Hüseyin Vehbi. Devrin Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey'in bir genelgesi üzerine Orhan adını alır, ilerleyen yıllarda sevdiği bir arkadaşının adını da buna ekleyince Orhan Şaik olarak çağrılmaya başlar.

Şairin ilkokula Yarabçı Köyünde başladığını, Kastamonu'da Nümûne İlkokulu'na gittiğini biliyoruz. II. Meşrutiyet, daha sonra Balkan ve Cihan savaşları aileyi maddî sıkıntı içine sokunca, onu Aydın Lisesi'nde öğretmen olan ağabeyinin yanına gönderirler. Burada dokuzuncu sınıfa kadar devam eder ve eve destek olmak üzere geri dönüp Kastamonu Özel İdaresi'nde bir görev alır. Ne var ki, okulu bırakmak kendisini ziyâdesiyle üzmüş, bunun özlemini hiçbir zaman içinden çıkaramamıştır. Bu yıllarda kendi kendisini yetiştirmek için yollar arar, yöre insanlarıyla ilişkiler kurar; Türkçenin dil zenginliklerine de bu dönemde ulaşır.

Sevr'in imzalanmasının ardından Millî Mücadele, ölüm-kalım savaşımız başlar. Ne bu savaş, ne artan maddî sıkıntıları onun okuma, öğrenme isteğine engel olabilir; ne yapar yapar Ankara Öğretmen okulu'nu bitirir (1922). Hocalarından biri Çankırı Maarif Müdürü olduğu için o da ilk öğretmenliğe bu şehirde başlar. Başlayış o başlayıştır ve görev değişiklikleriyle tam yetmiş yıl sürer.

Her insan bu dünyaya kaabiliyetiyle birlikte gelir. Sonra onu zamanla doğduğu, büyüdüğü yöre ile insanlar şekillendirir. Karadeniz kıyı şeridinin en renkli kasabalarından birinde, İnebolu'da dünyaya gözlerini açan Gökyay, doksan yılı aşan uzun hayatında, çocukluğunu geçirdiği bu yerlerin ve yakını olduğu insanların özlemiyle yaşamış, içinde gurbetin acısını duymuştur. "Gurbet Acısı" adını verdiği şiiriyle şairin doğduğu günlere doğru bir adım atalım, isterseniz:

Gurbet Acısı

İçimde bir acı var

Doğunca sorsam aya;

Gözümün ağlamaya

Ne çok ihtiyâcı var...

Bu öyle bir sızı ki:

Vatandan bıkılmadan,

Gurbete çıkılmadan

Anlaşılmaz, bilinmez.

O gurbetin kızı ki:

Saçlarını ay örer;

Ona ait sevgiler

Kavuşmadan silinmez...

Kavuşunca o kıza

Duyduğum ayrılığı

Ne hıyanet, ne ölüm,

Ne saçı büklüm büklüm

Bir bakışın ışığı

Yakamaz, duyuramaz.

Ne kadar anlatsam az

Gurbet denen acıyı.

O gönüller anlar ki

Gurbeti vatan bilir;

Bu onulmaz sancıyı

Gurbette tek başına

Kalarak kana kana

Candan ağlayan bilir...

Türklerde gurbet duygusu, Remzi Oğuz'un aynı adı taşıyan son yazısında sözlerine başlarken dediği gibi, "Orta Asya'dan gelirken edindiğimiz, henüz dndiremediğimiz bir sızıdır." (Gurbet dergisi, Ankara 1954, 1. sayı, 3. s.)

Gurbetin içimizde yarattığı sızıyı, var olduğumuz ilk vatan topraklarından ayrı düştüğümüzde duyduğumuz kadar, doğduğumuz ve büyüdüğümüz köy, kasaba veya şehirden ayrı kalınca da duyuyor, yaşıyoruz. Şairin duyduğu da aynı acı... Bu şiir, ya Anadolu'nun bir köşesinde öğretmenken ya da vatandan uzak kaldığı bir sırada yazılmış olabilir. Gurbet acısını gönlünde duyan Gökyay, etrafına neş'e saçan, konuşmayı ve tartışmayı seven; sorulduğunda "Daima iyiyim!" demek suretiyle hayata bağlılığını söyleyen, ilkelerinden tâviz vermeksizin hoşgörü sahibi olan bir insandı. Heyecanlı kişiliği sebebiyle duyguların ağır bastığı zamanlar, yüzünü hüzün bürüdüğü anlar olmaz mıydı? Olurdu elbet. 1938'de yazdığı "Bu Vatan Kimin" adlı şiirini nasıl yazdığını bilenler anlatıyorlar: Gecenin geç bir saatinde evine dönerken, bir dairede bayrağın unutulduğunu görmüş; bu hal dokunmuş ve onun üzerine yazmış o şiiri... (O.Ş.Gökyay; Prof. G.Kut, Ankara 1989, Nesrin Sarıahmetoğlu: Tandığımız O.Ş.Gökyay, 318.s.) Gurbet acısını yüreğinde taşıyan bir insan, bayrak hatta asker gördü mü heyecanlanan kişi, vatan sevgisini de elbette ki derinden duyacaktır. Hocanın, değişik duyguları işleyen, kahramanlık üstüne şiirleri yanında aşk şiirleri de var. Ama vatan ve kahramanlık üstüne olanlar bambaşka bir özellik taşıyor. Bunun sebebini de bize yine kendisi söylüyor: "Tükenmeyen, paylaştıkça artan bir sevgi varsa, bu da vatan sevgisidir; çünkü bunun kıskançlık tarafı olmaz ve olsa bile o da birbirimizden daha çok sevmeye özenmektir."

İlkokul öğretmenliğine başladığında yirmi iki yaşındaydı, Millî Mücadele boyunca cepheden gelen haberleri duyarken öğrencilik yaptı ve yine o günlerde öğretmen oldu. Millî heyecanını ateşleyen o savaş günleridir. Onun için Gökyay Hoca, vatan nedir, neden azizdir, bayrak ne anlam ifade eder bir insan için, bunları etinde, kemiğinde hissedebiliyordu. Cumhuriyet'in ilân edildiği yıl Fransızca öğretim yapan Samsun İstiklâl Nümûne İlkokulunda öğretmendir. Öğrencileriyle bir baba, ağabey ilişkisi içindedir. Tatillerde çocuklara cirit atmayı talim ettirir. Anayasamızın tam şeklini aldığı ve yürürlüğe girdiği günlerde onu Balıkesir'e bağlı Hacı İlbey İlkokulu'nda görürüz. Hem öğretmendir, hem da "kısa hizmetli" olarak vatanî görevini yapan bir askerdir. Boş zamanlarında okuma yazma bilmeyen erlerin mektuplarını, her birinin beğeneceği şekilde kaleme alır. Öğrencileriyle koşuya çıkar, onlarla top oynar ve bu arada da arkadaşlık ettiği şair Ruhi Naci Beyle aylık bir dergi yayınlar. "Çağlayan", 1925-1926 yılları arasında onun ilk denemeleri ve bu arada Mehmet Âkif'in, Hasan Basri (Çantay)ın yazılarını yayınladıkları bir dergi. Sonra Kastamonu'da sınavla girip bitirilen son yılı, arkasından da İstanbul'a geliş ve başlayan yüksek öğrenim yılları...

Çocukluğumuzda şiirlerini ezberleyip, adıyla birlikte mısralarını bellediğimiz Orhan Şaik Gökyay'ın 1960'lardan sonraki otuzüç yılının şâhidi, hem biz olduk, hem de bütün bir edebiyat dünyası... Gençlik ve üniversite yıllarından bizi haberdar eden öğrencisi Prof. Günay Kut'tan Allah râzı olsun. O günlerle ilgili en derli toplu bilgileri kitabında o veriyor. Üniversiteye başlarken Prof. Fuat Köprülü hem dekandır, hem de kürsünün başındadır. Mülâkatta karşısında oturan dört öğrenci adayı: Gökyay'la birlikte Atsız, Boratav ve Karamuk'tur. Aynı yıllarda kızkardeşi Meserret Hanım da okuyacağı için, emekli babalarına yük olmak istemeyen Orhan Şaik, Yüksek Öğretmen okulu'na devam eder. Bu yıllarda Ragıp Hulûsi, Zeki Velidî, Ferid Kam, İ. Hakkı (Baltacıoğlu) hocaları arasında yer alırlar. Yine o yıllarda Türkiye'ye gelen Menzel, Duda, Tecscher gibi ünlü oryantalistlere Türkçe dersleri vermeye Köprülü onu memur eder. Onun, yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra (29 Mart 1931'den itibaren) Anadolu'nun çeşitli liselerinde, daha sonra Eğitim Enstitüsü, Güzel Sanatlar Akademisi'nde edebiyat öğretmenliği yaptığını biliyoruz. Kastamonu. Malatya, Edirne... Serhat şehri Edirne'de öğretmenliği sırasında, üniversite yıllarında arkadaşlık ettiği Ferhunde Sarıoğlu ile evlenmeye karar verir (1934).

Burada, yıllar sonrasına gelelim ve bir hâtıramıza yer verelim. Evliliklerinin yarım asrı geride bıraktığı günlerdeydi. Bizim de mütevellileri arasında bulunduğumuz Türk Kültürüne Hizmet Vakfı'nın kuruluşu dolayısıyla Boğaziçi'ndeki tarihî köşklerden birinde yemek veriyorduk. Vakfın kuruluşuna önayak olan devrin Kültür Bakanı başta olmak üzere (Mükerrem Taşçıoğlu), pek çok tanınmış bilim, siyaset ve iş adamı çağrılanlar arasındaydı. Sakıp Sabancı'yla eşi dahil.... Tabağımıza bir şeyler alıp oturmak için seçtiğimiz masa, üç kişinin beraber olduğu Orhan Şaik Hoca'nınkiydi. Ferhunde Gökyay Hanım'la o gün tanıştık. O, kırk-elli yıl önce şair ve öğretmen eşinin yanında yer alan, eve gelen öğrencilere analık eden, onlarla dertlenen ve onlarla sevinen Türk kadını örneğiydi. O akşam saatlerinde masadaki varlığı, bizdeki Gökyay sevgi ve saygısını ikiye katladı, dersek doğruyu söylemiş oluruz. Hoca, seksene merdiven dayamış olduğu halde yine her zamanki gibi "yakışıklı", yine hareketli, konuşmaları canlı ve espri dolu, yine kıpır kıpırdı... Ferhunde Gökyay'ın ifadesiyle, "nükte uğruna can bile yakan, neş'eli bir adam... hayattan hiç bir şikâyeti yoktur." (Kut, Age. 13.s.)

Hoca'nın Anadolu'da öğretmenlik yapmış olduğu liselere sonraki yıllarda Bursa eklenir (1937-1939). Bursa hem eşinin şehridir, hem de hayran olduğu şehirlerden başı çeken kentlerimizden biridir. O, Dede Korkut hikâyeleri kitabına son şekli burada verecek, basılmasını da buradayken gerçekleştirecektir. Daha sonraki yıllarda üç beş baskısı daha yapılan Dede Korkut'un 1938'de yayınlanması sırasında Bursa'dadır. Bu kitapla Gökyay'ın adı bir araya geldi mi, birkaç cümle eklemek gereği doğar. Neden mi? Dede Korkut'tan söz edildi mi, Hoca ve eseri hatırlanır da ondan. Peki, bu konuda neden bu kadar başarılı? Bunu, Hoca'nın Anadolu'da geçen yıllarında insanlarla kurduğu ilişkiyle açıklayabiliriz. O, insanların arasına katılmayı iyi bilen, konuştukları dili araştıran ve konuştuğu her meslek, her işten, her yaştan insanla yakınlaşmasını bilen kişiydi. Gökyay bir doğrudan hareket ediyordu: Dilin en saf, en doğru kaynağı kitaplardan önce halktı ona göre. Başarısının sırrı, bu yakınlaşmada saklıdır. Bütün gücünü, halkın sahip bulunduğu kelime hazinesinden alıyordu.