1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Önce “Türk”, sonra “Türkiyeli”ya daha sonra?

Ahmet Yaman
TÜRK, bir milletin adı ve o millete mensubiyeti ifade eden sıfat göreviyle birey olarak kimlik bilgilerimizin en belirgini ve belki en kutlu göstergesidir. Kendisini “Türk” hissetmek ve bu hisse göre davranmak ise, o sıfata lâyık olabilmenin yegâne gereğidir.

Atatürk çok uluslu imparatorluk yapısındaki Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişi; aynı zamanda, enternasyonel yapıdaki imparatorluktan millî devlete geçiş olarak algılamıştır. Sosyolojide milleti meydana getiren faktörler soydan ibaret değildir. İnkılâpların da yardımıyla yeni yapılanmanın maya tutması, yani; -soyca elbette her vatandaş Türk değildir ve böyle bir olmaza zorlanması mümkün ve makul görülemez ama, -Türk kelimesiyle sembolleşen ortak bir kabulün üst kimlik olarak benimsenmesi ve yeni devletin temelini oluşturması da imkânsız değildi, hattâ zor bile olmayabilirdi. Fakat; 80 yılın son 60 yılında işte bu zor olan başarıldı; hem tarihî birikimiyle, hem mânevî dokusuyla böyle bir birlikteliğe aslında zaten sahip olan bir yapının bile birliğini tehlikeye sokacak, Atatürk’ün, yeni Türkiye projesini sabote edecek ne kadar yanlış varsa yapıldı, ihanetlere çanak tutuldu. O yüzdendir ki; Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına rağmen Türk varlığını tamamen âcizleştirememekten, Atatürk’ün önderliğini yaptığı millî uyanış karşısında ANADOLU’yu yeteri kadar dilimleyip parçalayamamış olmaktan muzdarip ve bu arzuyu hâlâ içinde bir ukde olarak taşıyan Batı, yeni hata, gaflet ve ihanetlere dayalı projelerini gerçekleştirmekte pek zorlanmıyor.

20-30 yıl önce Türk milliyetçisi olanlar vardı, Türk vardı, bir de kendisi güya Türk olup da, bu konu açıldığında ıkınıp sıkınan, kem-küm eden, Tanzimat’taki ilk ataları “Vatanım ruy-ı zemin, milletim nev-i beşer” (Bütün yeryüzü vatanım, tüm insanlık milletimdir.) buyuran beynelmilelciler mevcuttu ve onlar, bu tavırlarından dolayı-biraz da istihza ile-Türkiyeli denilen grupçuklardı. Bunlar nicelik açısından marjinaldi ve şahsiyetsizlik itirafı olarak görüldüğü için “Türkiyeli”, diye küçümseyen bir ifade ile anılırlardı. Öyle ya... Mensubiyetinin idrakinde olmayan; Türklükle bağlantısı Türkiye’de yaşıyor olmaktan, hattâ Türkiye’ye bağlılığı da bir işçinin şirkete bağlılığı kadar olan adamları küçük görmek de, “Ne olacak işte, sadece Türkiyeli”, demek de gayet normaldi. Gerçi acı bir normallikti bu... Gün geldi, kimin menfaatlerine karşı kimin yanında olduğu pek anlaşılamayan bazı odakların basın yollu sinsî telkinleriyle dillerde tamlamaların yapısı da değişti: Meselâ “Türk ekonomisi”... değil, “Türkiye ekonomisi”, Türkiye politikası, Türkiye tarımı vs. oluverdi. Herhalde bir süre sonra da meselâ; Türk (iye) Silâhlı Kuvvetleri, Türk (iye) sineması vs. kullanılacaktır.

Daha acısı ise; son yıllarda sahneye çıktı ve o bir zamanlar-sadece yirmi yıllar önce-yeterli görülmeyip küçümsenen “Türkiyelilik” bile bugün artık zor sağlanır asgarî müşterek hâline geldi. Zira Türk düşmanlarının kini doymuyor, kökünde Türk kelimesi bulunduğu için “Türk-iye” ifadesi bile ihanetin sansürüne katılıp saf dışı edilmeye çalışılıyor. Böylece 30 yıldır zihinlere işlenen mozaik mantığı da sonuçlarını vermeye başlamış oluyordu. İma edilen mozayiğin parçalarından birinin olgunlaştırılması yolunda epeyce mesafe alındığını da kahrolarak itiraf etmek durumundayız.

Aslında; Türk’ün de, Atatürk’ün de düşmanı olmak, bu nedenle de Türkiye’ye Türkiye demeyi bile hazmedememek, Türk’e, Türkiye’de bile tahammül gösteremeyip, Anadolu’yu ısrarla ve kasıtlı olarak ön plâna çıkarıp arkasından da o güzelim Anadolu’nun bazı yerlerine Mezopotamya ve daha sonra da diğer bazı bölgelerine daha başka şeyler denilmesine zemin hazırlamak; böylece bu topraklardan Türk mührünü kazıyıp bir millete aidiyetini inkâr ederek halklar federasyonu olarak dünya dikkatine takdim etmek; şuurlu bir bölücülüğün dış merkezlerde yıllar önce yapılmış titiz hesaplarının uygulanış aşamalarından ibarettir. Bu, bizim açımızdan acı ama gayet açık ve bilinen bir hesaptır. Yalnız, bu arada ülkenin pek çok evlâdının hain hesaplara âlet olabilmesi de, herkesin ayrıca ders almasını gerektirecek başka bir noktadır.

Diğer yandan; Atatürk’ü seviyor görünerek, hattâ Atatürkçülüğü kimseye bırakmayarak bu, Türk ve Türkiye düşmanlığı kervanına katılanları anlamak ise hayli zor. Çünkü; Türk milliyetçisi olmak bir yana, global-gorilin pençesi göreviyle milletin dimağına saplanıp “ulus devlet” düşmanlığına soyunmanın ve “Ne mutlu Türküm diyene” vecizesiyle alay etmenin ve fakat bunları yaparken aynı zamanda ve hâlâ Atatürkçü de olmanın(!) haysiyet sahibi kafada bir araya gelmesi mümkün müdür? Bu, ancak Atatürk’ün; Göktürk Devleti’nden sonra Türk adıyla var olan ilk Türk devletinin kurucusu, Türk milletinin çağlar sonraki uyanışının lideri ve örnek bir Türk milliyetçisi olduğunun görülmemesi -veya görülmek istenmemesi- ile izah edilebilir. İşte o zaman da, bu kafanın elinde Atatürkçülük; ucuz ve basit bir devrim ve laiklik simsarlığına dönüşür.

Kâh o yandan, kâh bu yandan; bazen şuursuz, bazen şuurlu gaflet ve ihanetlerin eseri olarak 60 yıl sonra gelinen nokta ortada... Tabiî bu gaflet ve ihanetlerin siyasî aktörleri de varolagelmiştir. Zaten onların varlıkları ve tavırları bu adi senaryonun köşe başı noktaları ve bölücü tezgâhın göstergeleridir. Meselâ; bir zamanlar, Türkçülük duygusunun ideolojik bir aykırılık olarak görülüp Turancılıkla, kafatasçılıkla suçlandığı hattâ cezalandırıldığı bu ülkede; daha sonra öğrencilerin sabahleyin derse “Türküm, doğruyum..” diye başlamasından rahatsızlık duyanların var olması ne kadar üzücü ve bunların aynı zamanda devlet yöneticisi olabilmeleri ne kadar kahredici bir durumdur. Bugünkü DEHAP eski milletvekilleri bile Türkiyeli üst kimliğini kabul eder görünürken; bu memlekette; en aşırı bölücü terör teorisyenlerinin bile söylemeyi sivri ve henüz erken bulacakları; “Atatürk yeni devletin adını Türkiye Cumhuriyeti koymakla yanlış yapmıştır, Anadolu Cumhuriyet(ler)i... olmalıydı” vecizesinin sahibi, bu zavallı devletin yıllarca başbakanı ve bizim garip Cumhurun bilmem kaçıncı cumhurbaşkanı değil midir?

Demek ki, talihsiz Türk milletinin bugün bütün rica ve ısrarlara rağmen hâlâ ağzından TÜRK kelimesi çıkarmamakta direnen bir kafa tarafından yönetildiği günlere gelişi bir anda ve tesadüfen olmamıştır. Ve herhalde, yakın bir gelecekte bu ülkede; “Ben Türk milliyetçisiyim” demek değil, “Ben Türküm” demek de değil, “Ben Türkiyeliyim” demek bile; adının içinde Türk kelimesi bulunan bir vatanın vatandaşı olmayı ifade edeceği için içerisinde Türk kelimesi geçen maddeleri Adalet Komisyonu’nda tarayıp çıkarmaya çalışan bir yönetimden sonra, -bunlar problem çıkarırsa-gelecek seçimlerde, Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddelerini de iki gecede değiştirecek başka bir partinin hazırlanıp iktidara getirilmesine bağlıdır.