1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Nobel'e Aykırı Bakış

Bahtiyar Bengü
Bizde dönmeliğin geçmişi, neredeyse dört yüz yılı bulur. Düzeni bozucu faaliyetleri görülen Sabatay Sevi, Osmanlı yöneticileri tarafından tutuklanıp yargılanmış, idam cezasından İslamiyeti kabul ederek kurtulmuştur. Fakat onun Müslümanlığı zahirî olmuş, gerçekte eski dinî inanışlarını ve ritüellerini sürdürmekte ısrar etmiştir. Ona inananlar da onun gibi davranmışlardır. Fakat bütün bunlar gizlice icra edildiği için, cemaat bir süre sonra tamamen dışa kapalı hâle gelmiştir. Dönme olmayanlarla evlilikler yasaklanmış, zamanla hepsi akraba hâline gelen gençler birbirleriyle evlendirilmiştir. Dönmeler, çocuklarını en iyi okullarda okutmuşlar, hattâ kendi okullarını kurmuşlardır. Daha çok ticaret hayatında faaliyet göstermişler, sıkı bir dayanışma ile varlık sahibi olmuşlardır.

Bir dönem “avdetî” ismiyle de anılan dönmeler, kendileri uymasalar da, yetiştikleri ve içinde yaşadıkları toplumun âdetlerini, geleneklerini, dilini, zevkini, hayata bakışını öğrenmişler ve mümkün olduğunca bunlara aykırı davranmamaya çalışmışlardır. Bu sayede, içlerinden birçoğu siyasette, basın hayatında ve özellikle finans alanında isim yapmıştır. Dönmelik üzerinde çalışma yapanlar, bu mevkilere kendi yetenekleri kadar ve belki ondan da fazla, aralarındaki dayanışma sebebiyle ulaşabildiklerini ifade etmektedirler. Asıl tenkid edilecek nokta olarak da bunu göstermektedirler.

Bir kişiyi, şu veya bu soya mensup olarak doğduğu için ayıplamaya kimsenin hakkı yoktur. Çünkü, mensup olacağı soyu belirlemek kişinin elinde değildir. Öyle yaratılmış olması kaderin emridir. İnsanı, insan olarak haiz bulunduğu değerlerle tanımlamak gerekir. İçinde yaşadığı topluma zararlı veya tehlikeli değilse, onun da toplumun faydalandığı bütün imkânlardan yararlanmaması için bir sebep yoktur. Ancak, dönmeliğin gizli olması, onlara daima şüpheyle bakılmasına yol açmıştır. Dikkat çekici bazı örnekler ise kuşkuları büsbütün artırmıştır.

Dönmeler arasında, cemaat dışından ilk evlilik geçen yüzyılın başlarında Sabiha Hanımın Zekeriya Bey ile evlenmesiyle ortaya çıkmıştır. Cemaat, uzun tartışmalardan sonra bu evliliğe izin vermiştir. Çünkü, akraba evlilikleri ile cemaat mensuplarının gittikçe tereddiye uğradığı görülmüştür. Sabiha Hanım, sonraki yılların hınçlı gazetecisi Sabiha Sertel, Zekeriya Bey de Zekeriya Sertel’dir. Nazım Hikmet’e basın kapılarını açan onlar olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nda, çıkardıkları Tan gazetesiyle Sovyetleri ve genel olarak Komünizmi desteklemişlerdir, Türkiye’de barınmaları mümkün olmaktan çıkınca Rusya’ya gitmişler, hayatlarının sonuna kadar orada ve Rus yardımıyla yaşamışlardır. Yani, şimdi uzaktan bakıldığında Sabiha Sertel’in Türkiye aleyhinde bir rol oynadığı görülmektedir,

Dönmelere bir başka örnek Mehmet Cavit Bey’dir. Bu zat, İttihad ve Terakki döneminde maliye nazırlığı yapmış yüksek dereceli bir masondu. Daha çok İngiltere ve Fransa gibi büyük devletlerin ve finans merkezlerinin temsilcisi sayılırdı. Onların çıkarlarına hizmet ettiği kanaati yaygındı. Atatürk döneminde, İzmir suikastı dolayısıyla idam edilmişse de, asıl sebeplerin başında dış finansman kaynaklarına yakınlığının bulunduğu düşünülmektedir. Nitekim bu merkezler, Cavit Beyi idamdan kurtarmak için çok uğraşmışlarsa da başarılı olamamışlardır.

Garip bir tesadüf veya tarihin tekerrürü denilebilir: 2001 yılındaki suni kriz sırasında alelacele Amerika’dan yollanan Kemal Derviş de dönme bir aileye mensuptur. Hatırlanacağı gibi, kendisine hemen bir bakanlık verilmiş, Türkiye’nin kaderinde oynayacağı rol belirlenmiştir. 2002 yazında yine suni bir hükûmet krizine sebep olmuş, Bülent Ecevit’in partisini ikiye bölmüş, fakat daha ileri bir başarı gösterememiştir. ABD’nin Ecevit’li ve MHP’li hükûmetten memnun olmadığı sır değildi. O hükûmetin zamansız yıkılması ve erken seçime gidilmesi Vaşington’u elbette hoşnut kılmıştır. Kemal Derviş’in de, Cavit Bey gibi dış finans merkezlerince esirgenmesi, dışarıda dönmelere gösterilen ilginin bir işareti sayılabilir. Siyasette daha fazla etkili olamayacağı anlaşıldığı zaman da yine dış finans kuruluşlarına geri çağırılmıştır. Kısacası, Kemal Derviş de, sonuçta Cavit Bey gibi Türkiye’den çok dış merkezlerin çıkarlarına hizmet etmiş demektir. Bu gibi görevler için seçilenlerin daha çok dönmelerden olması dikkat çekici bir olaydır.

* * *

Bir dönmenin psikolojisini tam olarak bilmek, ancak dönme olmakla mümkündür. Ancak, bazı ipuçları fikir vermek için yeterli olabilmektedir. Dönmeler, günümüzde Türk toplumuna daha çok intibak etmiş olmakla birlikte, yine de ikili bir şahsiyet yapısı göze çarpmaktadır. Hem Sabatayist olmak, yani Yahudilikten gelen köklerini daima hatırlamak, hem de Türk toplumu içinde doğup yaşamak bu ikili şahsiyet yapısını meydana getirmektedir. Yahudiler, Sabatayistleri Musevîliğin kaybedilmiş çocukları olarak görmekte ve onları kendilerinden saymamaktadır. Türkiye’de ise, birkaç çevrenin dışında onlara karşı bir hassasiyet bulunmamaktadır. Fakat bir dönmenin kendisini tam anlamıyla Türk olarak addetmediği de aşikârdır. Bu durumda, onun başka herhangi bir toplumun çıkarına hizmet etmekte sakınca görmediği anlaşılmaktadır. Demek ki, tayin edici unsur, artık öz çıkarı olmaktadır. Bu çıkarı neresi tatmin ediyorsa, onun da o tarafa yönelmesi kendince normaldir,

Orhan Pamuk’a Nobel verilmesine biraz da bu açıdan bakmak gerekiyor. Onu destekleyenler dahi, yazdığı romanları fazla savunamıyorlar. Yani onların yüksek bir edebî değer taşıdığını kolayca kabul edemiyorlar. Eleştirenler ise, hiçbir kitabının sonuna kadar okunamadığını, bazı kitaplarının başka eserlerden alıntılarla, hattâ aynen alınmış cümlelerle dolu olduğunu ileri sürerek “en çok satan, fakat en az okunan yazar” şeklinde tanımlıyorlar. Çok satmasını ise yoğun bir tanıtım kampanyasına bağlıyorlar. Gerçekten Orhan Pamuk’un kitapları afişlerle, ışıklı panolarla - başka hiçbir yazara nasip olmayacak tarzda - duyurulmakta, gazete, dergi, televizyon kanalları onun medhiyle çalkalanmaktadır. Ve bu durum hızı eksilmeden yıllardan beri sürdürülmektedir. Birtakım menecerlerin bu işle uğraştıkları anlaşılmıştır. Bu menecerler, özellikle dışarda etkili olmuşlar, Pamuk’un kitaplarının yabancı dillere çevrilmesini sağlamışlardır. Böylece sistemli bir çalışma sonunda Orhan Pamuk adı batıda iyi tanınmıştır. Demek istiyoruz ki, Nobel’e giden yolun taşları yavaş yavaş, sabırla döşenmiştir. Fakat bir şey eksikti: Pamuk, kendi toplumunu mahkûm edecek bir şey söylemeliydi ki, hem Batı daha çok memnun olsun, hem de muhalif entelektüel görünüşü daha güçlensin. Bunun üzerine Türklerin bir milyon Ermeniyi ve otuz bin Kürdü öldürdüğü iddiasını ortaya attı. Durup dururken söylenmiş bu korkunç iftira beklenen etkiyi yaptı. Orhan Pamuk, batı çevrelerinin ve Ermeni diasporasının sevgilisi hâline geldi. Aynı taktik vaktiyle Yaşar Kemal’e de uygulatılmış ancak bu ölçüde etkili olmamıştı. Batı, bütün riyakârlığına, çifte standart uygulayıcılığına rağmen, şuur altında Türk düşmanlığını –veya daha hafif bir deyişle Türk antipatisini- daima yaşatmaktadır. Bu, artık bir evham olmaktan çıkmış, yüzlerce tezahürüyle hâfızalarımıza kazınmıştır.

Orhan Pamuk, hiçbir Türk’ün söyleyemeyeceği sözü yüzünden yargılanmış, yapılan duruşmaya Avrupalılar koşa koşa gelip adalet üzerinde baskı kurmaya kalkışmışlardır. Demek ki Avrupa, Türklük aleyhtarı bir sözü kim söylerse onun hamisi durumuna girmektedir. Ermeni diasporası da o sözün üzerine atlamış “Bakın, Türkler soykırımı kabul ediyor, tanınmış edebiyatçıları bile bizim tezimizi doğruluyor” demeye başlamışlardır. Orhan Pamuk Ermeniler tarafından düzenlenen toplantılara davet edilmiş, oralarda konuşma yapması sağlanmıştır. Nobel sonuçları ilân edildiğinde de yine böyle bir toplantıya katılmaya hazırlanıyordu. Ama, kendisine Nobel verildiği bildirilince bu konuşmayı iptal etmiştir. Yani artık sonuca ulaşıldığı için fazla gayrete lüzum kalmamış demektir.

Orhan Pamuk’u savunanlar, şimdi tarihçi olmadığı hâlde görüş ileri sürüp hata yaptı demektedirler. Yani, bir bakıma tarihçi olup da bu sözleri söyleseydi sakıncası yoktu demeye getiriyorlar. Sözün kendisinin yanlış, hem de çok yanlış olduğunu söylemeye bir türlü dilleri varmıyor. Batı dünyası, bu gibi sözleri hem din gayretiyle, hem de Türklere karşı hoşnutsuzluk sebebiyle derhal benimsemeye hazırdır. Nitekim öyle de olmuştur. Yani Orhan Pamuk’un sözleri Ermeni propagandası için iyi bir dayanak hüviyetindedir. Bu bakımdan, Pamuk’a Nobel verilmesi, birçok açıdan Ermeni diasporasını memnun bırakmıştır. Türklerde ise yine aynı sebepten aldırışsızlık veya burukluk hisleri uyandırmıştır.

Kendisine Nobel verilmiş Orhan Pamuk, şimdi kanunlara karşı daha pervasız davranabilecektir. Çünkü hakkında soruşturma veya dava açılsa dünyadaki yankıları “Türkler, Nobel kazanmış yazarlarını yargılıyor” şeklinde olacaktır. Mahkemeler, onu âdilane yargılamakta, gerekirse mahkûm etmekte zorlanacaklardır. Türkleri aşağılayıcı beyanları ise daha çok ilgi uyandıracaktır.

Nobel ödülünün son yıllarda gittikçe siyasî bir nitelik kazandığı görülmektedir. Tercihler, edebiyat alanından çok siyasî alana doğru yönlenmektedir. Orhan Pamuk’un tercih edilmesinde de bu eğilimin etkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu yüzden birçok kimse Orhan Pamuk’a içerlemekte, Nobel’i edebiyat dışı yollarla kazanmış olmasından dolayı sevinç duyamadıkları için ona kızmaktadır. Sabatayist anlayış bu öfkenin kaynağını belki tam olarak kavrayamaz ama, şükürler olsun ki Türkiye sadece onlardan ibaret değil.