1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Niye şehit oldum?

Turgut Gürışık
Ben, Hüseyin oğlu Turgut, Tunceli dağlarında kör bir kurşunla vuruldum. Ciğerim dağlandı. Gözümün ışığı söndü. Arkada kalanlar mateme büründü, gözyaşları sel gibi aktı. Feryatlar, figanlar içinde, merasimle kaldırdılar cenazemi. Dul bir kadın, iki yetimle kalakaldı. Benim gidişimle kaç dünya karardı.

Ben, Hüseyin oğlu Turgut, astsubay başçavuş. Afyon’un uzak bir köyünde doğmuşum. Yoksulluk diz boyu. Haşhaş yasağı karabasan gibi çökmüş üstümüze. Okula kitapsız, deftersiz gitmişim. Ayaklarımda yırtık bez pabuçlarla,.çamurlara bata çıka yürümüşüm yıllarca. Allah vergisi zekâmla, sınıfları devire devire mezun olmuşum. Anam babam oh demiş, evlâdımız kendini kurtardı.

Ben, Hüseyin oğlu Turgut, verilen her görevi seve seve yerine getirmişim. Sürekli terfi etmişim. Elime ne geçerse okumuşum. Görmüşüm ki, birileri vatanıma kasdetmiş. Topraklarımıza göz dikmiş. İçim hınçla dolmuş. Ata yadigârını korumayı borç bilmişim. Dağ başlarında uykusuz gecelemekten gocunmamışım, Köyüm büyümüş gözümde, şehir olmuş,sonra vatan olmuş. Onu korumayı köyümü, evimi korumakla bir saymışım.

Ben, Hü seyin oğlu Turgut, cesedimi bir çukura koymuşlar, ama ruhum serâzat. Şimdi her şeyi çok daha berrak görebiliyorum. Anlayamadıklarımı anlayabiliyorum. Sezemediklerimi seziyorum. Fakat, niye şehit olduğumu hâlâ kavrayamıyorum. Niçin toprağa düştüm ben?

Kendi kendime soruyorum: “Sen, Hüseyin oğlu Turgut, toprağını korumayı mukaddes bir gaye bildin. Yalnız toprağını değil, onun altındaki ve üstündeki bütün değerleri; bayrağını, namusunu, İstiklâl Marşı’nı, ezan sesini, elli milyon şehidin mirasını, bütün bunları gözün gibi sakındın. Bu uğurda hayatını ve nihayet canını verdin. Peki, niçin?”

- Benim görevimdi bu, yerine getirdim.

Sonra yine soruyorum: “Herkes görevini senin gibi yerine getiriyor mu? Sen dağlarda vuruşurken, büyük şehirlerde nelerin döndüğünü fark edebildin mi? Pazarlık masalarında nelerin alınıp nelerin verildiğini, hangi kirli entrikaların çevrildiğini aklından geçirdin mi? Senin kanın pahasına hangi çıkarların el değiştirdiğini düşündün mü hiç?”

Ruhum gerçekleri daha iyi anlıyor. Kurşun ciğerime saplandığında, doymak bilmez birtakım iştihaların milyonlarla, hattâ milyarlarla telâffuz ettikleri dolarları kovaladıklarını artık görebiliyorum. Nice emekle meydana getirilmiş dev tesislerin, limanların, kaynaklarımızın haraç mezat satıldığına şahit oldukça, benim gibi binlerce şehit ruhunun sızladığını hissediyorum. Ben bunun için mi öldüm? Biz bunun için mi toprağın kara bağrındayız?

Bize hep şunu öğrettiler: Devlet, ana baba gibidir. Devlet ana, devlet baba deyişimiz bunun içindir. Devlet varsa biz varız. Onu korumak, düşmanlardan sakınmak bizim asıl görevimizdir. Devlet şerefimiz, haysiyetimiz, gururumuzdur. Ecdat, devlet kurmak ve devlet korumak için nelere nelere katlanmıştır. Şimdi sıra bizde. Bayrak, bizim neslimizin ellerinde yükselecektir. Ama, bakıyorum ki, devleti küçültmek bazılarının tutkusu hâline gelmiş. Devletin şerefini korumak yük sayılmakta. Devletin onuru bel bükerek, el oğuşturarak korunabilir mi?

Ben ve arkadaşlarım, gecenin ayazında, ellerimiz tetikte nöbet tutarken, kendilerine “aydın” diyen bir grubun mensupları Türklüğe hakaretten hüküm giymiş Ermeni kalemleri ziyaret etmekte, üzüntülerini belirtmekte, âdeta özür dilemekteydi. Aynı kafadakiler, Ermeni tezlerini haklı çıkarmak için toplantılar tertiplemekte; birtakım üniversiteler, köşe yazarları, toplum kuruluşları ve en beteri devletten sorumlu kimseler onlara arka çıkmaktaydı. On binlerce vatan çocuğunun ölümünden sorumlu idam mahkûmunu kurtarmak için imzalar toplanıyor, bildiriler yayınlanıyordu. Daha da kötüsü, bu mel’aneti işleyenler devletin üst kademelerinde muteber zevat muamelesi görüyorlardı.

Ben, Hüseyin oğlu Turgut, bütün bunları gördükçe sormakta haksız mıyım: “Biz niye şehit olduk? Vatan, sadece cephede, ıssız kırlarda, buzlu dağlarda mı savunulur? Kanımızın karıştığı toprakları muhafaza etmek, yalnız üniformaların sorumluluğunda mıdır? Ortak bir irade gerekmez mi? Birlik, beraberlik, kararlılık gerekmez mi? Yoksa, arkamızdan tertiplenen bando mızıkalı merasimlerin ne anlamı kalır?”

Bin kere hayır. Ben, soygun düzeni devam etsin, aç gözlü tamahkârlar daha da semirsin, eş, dost, yandaş kayırmaları alıp başını yürüsün diye şehit olmadım. Bu kesin.

O hâlde bana açıklar mısınız: Ben niye şehit oldum?