1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Nihayet açıkça söylediler

Orkun
TÜRKİYE’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği konusunda çeşitli görüşler var:

1. Avrupa Birliği’ne önünde sonunda gireceğimize inananlar. Bunun için, Türkiye, kendisine verilen ev ödevlerini uslu uslu yapmalı. “reform”ları hayata geçirmeli ve elindeki dosyalarla gidip “Tamam, ben üzerine düşeni yaptım, sıra sizde” demeli. Bu uğurda TBMM geceli gündüzlü çalışmalı, itirazlar kulak arkası edilmeli, hattâ millete de fazla açıklama yapılmamalı.

Ülkemizde sesi en fazla çıkanlar bunlar. Basında, siyasette, bürokraside ve azınlık çevrelerinde hep bunların sesi yükseliyor.

2. Türkiye’nin “adam olması” için başka seçeneği bulunmadığına inananlar. Uyum yasaları çıkarılır, AB standartlarına ulaşılırsa Türkiye tam bir Avrupa ülkesi olacak; hürriyetler kemaliyle gerçekleşecek, ekonomik refah artacak, borçlarımız sıfırlanacak, hayat standardımız yükselecek. Bunun için ne fedakârlık gerekiyorsa yapılmalı,

3. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye ihtiyacı olduğu için üze üze de olsa üyeliğe kabul buyuracaklar. Müzakere tarihinin verilmesinde ezelî “dostumuz” Yunanistan’ın ısrarlı olması, eşiğe giden yoldaki Gümrük Birliği’nin Avrupa’ya sağladığı faydalar, Türkiye’nin üyelik durumunda A rupa’nın açık pazarı hâline gelmesi ihtimali AB üyelerinin ağızlarını sulandırıyor.

4. Avrupa’nın bizi ne suretle olursa olsun üyeliğe almayacağı. Çünkü arada kültür ve din farklılıkları, ekonomi alanında dengesizlikler ve Avrupa’nın bazı çevrelerinde itirazlar var.

5. Avrupa Birliği’ne girmenin Türkiye için yararlı olmayacağı görüşü. Azınlık hakları, yeni azınlıklar yaratılması, Patrikhane’nin ekümenikliği, Ruhban okulunun açılması, mahallî dillerin millî dil ayarında okutulup öğretilmesi vb gibi girişimler daha şimdiden Avrupa’nın niyetlerini gösteriyor. Tek seçenek Avrupa değil. Türkiye diğer imkânlarını geliştirmeli ve bunlar üzerinde daha ciddî, daha yoğun araştırmalar yapmalı.

AB yetkililerinin eveleyip gevelemeleri şimdiye kadar son görüşün en büyük dayanağı olmaktaydı. Ama hiçbir AB yetkilisi çıkıp da “Türkiye Avrupa Birliği’ne alınmasın” diye açıkça söylemiyordu.

Nihayet o da oldu.

AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu temsilcisi Günther Verheugen, Berlin’de Alman gazetecilere yönelik toplantıda şunları söyledi (Kendi ağzından çıktığı gibi):

“Benim gördüğüm seçenekler şunlar: Tamam, olumlu gelişmeler oldu. O zaman müzakerelere başlanmasını öneriyoruz. İkinci seçenek ise, ‘Bu henüz yeterli değil. Tekrar iki yıl süre verelim. Sen iki yıl sonra dosyalarınla yeniden gel’ demek. Üçüncü, tercih edilen çözüm ise şunu demek olacak: ‘Türklerle bir konuşalım. Böyle devam etmenin bir anlamı olup olmadığını.’ Bunun daha iyi mi olacağı... Türkiye’yi, bu komşuluk konseptine sokabiliriz. Bu enteresan bir nokta.

1997’de Türkler şimdiki genişleme sürecinden dışlandığında kendilerine ayrımcılık yapıldığını düşündüler. Bir tek Türkler dışlanmıştı. O zamanlar bu komşuluk konsepti yoktu. Şİmdi durum biraz farklı. Ve en iyisi... ideali..., birlikte ‘Her iki tarafı da zorlamayacak, tam üyelik dışında bir çözüm bulalım’ deme noktasına gelmek.

En ideali bu olurdu. Ve bu noktaya nasıl geleceğimi veya gelip gelemeyeceğimi henüz bilmiyorum ama, bu benim için en ideal çözüm olurdu. Çünkü ben inanmıyorum (duraklıyor), bu, bu tam üyeliğin (duraklıyor), inanmıyorum. Yani evet, sonuçta bunun olacağına inanmıyorum... Ben bilmiyorum yani, sonuçta olur mu? Bunu Türkler de biliyor tabii. Buna rağmen Türkler, ‘İhtiyacımız var, bize bu perspektifi sunmalısınız’ diyor. Çünkü aksi takdirde tüm bu reformları yapamazlar. Çünkü Türkiye’de bu reformlar sadece, arkasında tam üyelik olmasıyla gerçekleştirilebilir.”

Adam, genişlemeden, yani Türkiye’nin AB’ne girmesinden sorumlu olanların en yetkili kişisi. Kendisi, Türkiye’nin AB üyeliğine inanmıyormuş. Hattâ dediğine göre, buna Türkler de inanmıyormuş. Ama (kimlerse bunlar) yine de ricacı olup işin peşini bırakmıyorlarmış. Bu kadar garipliğin izahı kolay değil. Acaba arkasında ne var diye insan düşünmeden edemiyor.

Plân şimdi daha da belli: AB üyesi yapacağız diye oyalayıp Türkiye’yi eşikte bekletmek ve bu arada gözlerinin önünde havuç sallandırıp istedikleri “reform”ları yaptırmak. Yani Düvel-i Muazzama’nın 19. yüzyılda dayattığı gibi reformları yaptırıp Türkiye’nin millî bütünlüğünü iyice tehlikeli hâle getirmek. Sonra AB’ne almamak ve zayıf, güçsüz bir Türkiye’yi sömürmenin, kendi siyasî istikametlerinde at uşağı gibi kullanmanın yollarını açmak.

Artık bu derece meydana dökülmüş olan niyetler karşısında bizim AB muhipleri acaba ne diyecekler? Çenesini tutamadığı için bu Verheugen’e kızacaklar mı, yoksak, hâlâ daha bildiklerini okumaya devam mı edecekler?

Türkiye’de tepkisiz bir toplum yaşadığı varsayımları bunların en önemli dayanağı.