1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Nazım Hikmet Bulgaristan’da

Prof.Dr. Ahmet B. Ercilasun
“Azası olmak şeref ve saadetine mazhar olduğunuz Bulgaristan Komünist Partiyası, bütün dünyada şöhret kazanmış bir partiyadır.”

“Siz burada bundan 20 sene evvel Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi, sosyalizmi kurmak bahtiyarlığı içindesiniz.

Sovyetler Birliği, hakikî insan gibi nasıl yaşamak lâzım geldiğini gösteren yegâne memlekettir.”

Yukarıdaki başlık 1955 yılında Bulgaristan’da basılmış olan 130 sayfalık bir kitabın adıdır. Blaga Dimitrova tarafından yazılmış olan kitabın özgün adı “Nazım Hikmet ve Bılgariya”dır. Eser Hüseyin Karahasan’ca Türkçeye çevrilmiş ve Narodna Prosveta (Devlet Neşriyat Evi) tarafından 2000 tirajla Sofya’da basılmıştır. Kitabın iç kapağında “Yolculuk Notları” alt başlığı da bulunmaktadır.

1950’lerin başlarında büyük kalabalıklar hâlinde Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçen Türklerin göçünü durdurmak için Bulgar hükûmeti Nâzım Hikmet’i görevlendirmiştir. Nâzım Hikmet bu maksatla 1951 yılında, yanında kitabın yazarı Blaga Dimitrova ve Komünist Parti yetkilileri de bulunduğu hâlde Bulgaristan’daki Türk köylerini dolaşmış ve Dimitrova’daki kayda göre “ceman 150 bin kişinin iştirakiyle 20 miting, halkla 10 konuşma, 12 muhtelif yerde partiya aktif gruplarıyla görüşme” (s. 130) yapmıştır. İşte Blaga Dimitrova’nın kitabı bu gezinin notlarıdır.

Zekeriya Sertel’in “Nâzım Hikmet’in Son Yılları” (İstanbul, 1978) adlı eserinde bu görev ve yolculuk şu satırlarla anlatılır:

“Nâzım Hikmet Moskova’ya döndükten pek az sonra Sofya’dan bir davet aldı. Bulgar Komünist Partisi ve hükûmeti Nâzım Hikmet’i Sofya’ya davet ediyordu.”

“Bu davetin amacı şuydu:”

“Bulgaristan Komünist Partisi ve hükûmeti, yerli Türkler sorununu nasıl çözeceklerini bilmiyorlardı. O vakit Bulgaristan’ın nüfusu altı milyondu. Bunun altı yüz bini yani onda biri Türktü. Bu büyük kalabalık Bulgar parti ve hükümetini iki bakımdan endişeye düşürüyordu. Bulgaristan’da yaşayan Türkler dil, din, gelenek ve duygu ile Türkiye’ye bağlıdırlar... Bunlardan kurtulmak gerek.”

“Sonra Bulgar Türkleri, devrimi benimsemiyorlar, bir türlü kolhozlara girmiyorlar, bağımsızlıklarını korumaya çalışıyorlar, hükümetin ve partinin baskısına karşı direniyorlar. Bulgar hükümeti de onları benimsemiyor. Bulgar köylerine elektrik verirken, Türk köylerini atlıyorlar. Bu karşılıklı anlaşmazlıklar ortaya büyük bir problem çıkarmış bulunuyor.”

“Sonunda Bulgar hükümeti bu sorunu çözebilmek için Bulgaristan’da bulunan bütün Türkleri memleketten çıkarmaya karar veriyor. Kapıları açıyor, isteyenler Türkiye’ye gidebilir, diyor.”...

“Bu karar yerli Türklere bildirilince, bütün Türk köyleri birden ay yaklanıveriyor. Tüm Türkler Türkiye’ye göçmeye kalkıyorlar. Sofya’daki Türk Konsolosloğu, Türkiye’ye gitmek isteyenlerin hücumuna uğruyor.”

“Bulgar hükümeti, görür ki, altı yüz bin Türk Türkiye yolunu tutmak kararındadır. Yollar, Sofya sokakları, trenler, göçmenlerle doludur. Evet ama, bir anda nüfusun onda birinin ekonomiden çekilmesi Bulgar ekonomisini altüst edebilir.”...

“Bu nedenle bu genel ayaklanma, Bulgar parti ve hükümetini ürkütür. Verilen kararın yanlış olduğu anlaşılır. Zararın neresinden dönülürse kârdır deyip, bu göçü durdurmak kararı verilir. Fakat bir kez ayaklanmış olan bu halkı tekrar yurtlarına döndürmek, hükümetin içtenliğine inandırmak artık kolay değil. O vakit düşünüp taşınırlar ve Nâzım Hikmet’in Türk halkı üzerindeki etkisinden faydalanmaya karar verirler.” (s, 42-44).

Blaga Dimitrova kitaba şu sözlerle başlıyor:

“– Memleketinize gelmeyi çok arzu ediyorum. Orada 500.000 Türk var, onlarla görüşüp konuşmam gerekiyor.”

“Bu sözleri Nâzım Hikmet, Moskova’ya yeni geldiği sıralarda karşılaştığı bir grup Bulgara söylemişti.”

Demek ki Dimitrova’ya göre Bulgaristan hükûmetinin daveti söz konusu değil, Nâzım Hikmet’in arzusu söz konusuydu. Dimitrova, Nâzım Hikmet’e verilen bir dosyanın muhteviyatıyla eserine devam eder. Dosyaya göre Türkler için birçok şeyler yapılmıştır. (s. 4,5). Buna rağmen Dimitrova, 1950 ilk baharındaki göç sahnelerini hatırlamadan edemez: “Bir grup arkadaş, Dobruca’da bediî eserler okumak maksadıyla aynı trende yolculuk ediyorduk. Tren Deliorman’daki küçük garlarda sadece iki-üç dakika duruyordu. Halbuki bu garlar, karınca yuvaları gibi kaynaşıyordu. Bütün köyler oralara dökülmüştü; garlar siyah ferace ve rengârenk sarık denizi (Türklerin giyimleri kastediliyor. A.B.E.) halindeydi.” (s. 6,7).

Nâzım Hikmet’in biyografisi ve hatta şiir görüşleri üzeride çalışacak olanlar Dimitrova’nın kitabını da okumalıdırlar. Eserin 69-75. sayfaları arasında Nâzım Hikmet’in “ilham ânı, şiir yaratıcılığının şartları, Komünizm ve şiir, destanî şiirin şartları, şiirde kompozisyon” gibi konulardaki düşünceleri yer almaktadır. Dimitrova, Nâzım Hikmet’in bu konularda anlattıklarını aktarmaktadır. Şu düşünceler dikkat çekicidir: “Nâzım Hikmet’e göre, şiir, tamamiyle irade ve fikir tarafından yönetilen, azimli ve şuurlu yaratıcı emekle yoğrulmalıdır. Meselâ, o her şiirinin şekline ait bütün nüansları en derin inceliklerine kadar önceden hesap etmektedir. Muhtevaya ne nispette mükâleme, nesir ve his entonasyonu, ne nispette epik ve lirik unsur lâzım olduğu peşinen hesaplanmalıdır.”...

“Nâzım Hikmet’in kanaatine göre, devrimiz büyük şiiri yaratmalıdır. Zira, müşterek yüce bir gaye uğrunda, yani komünizm için bu kadar muazzam, bir umum halk hareketi bütün insanlık tarihinde hiçbir zaman görülmüş değildir.” (s.71).

“Yaşamak Gözül Şey Be Kardeşim” romanında Nâzım Hikmet’in anlattığı köpek ısırması ve kuduza yakalanma korkusu da Dimitrova’nın kitabında Nâzım’ın ağzından verilir (s. 80-83). Yine Nâzım Hikmet’in meşhur dokumacılığı da eserde yer alır (s. 90-93). Nâzım Hikmet’le ilgili birçok araştırma ve hatırada görülen bu “hapishanede dokumacılık yapma” işi için Dimitrova’nın kitabından şu satırları nakledelim: “Kazanılan para ile geçinebileceklerinden başka, partiyaya da muayyen bir meblağ ayrılabileceğini görünce, komünist mahpuslar emeklerini en makûl surette organize ediyorlar. Sovyet fabrikalarının emek teşkilâtını mükemmelen tanıyan Nâzım Hikmet, sıkı bir arkadaşlık disiplini kuruyor.”

“– Bu, benim Türkiyemde, ilk sosyalist fabrikaydı. Sekiz saatlik iş günümüz, emek normalarımız ve hamlecilerimiz vardı. Dokumaları pazarda sattığımız için kaliteye bilhassa önem veriyorduk...” (s. 90-91). “Biz, partiyaya ehemmiyetli miktarda para ayırma imkânını elde ettiğimiz için gayet memnunduk.” (s. 92). “Gardiyanlar, bizim dokuma atelyesinde sağlam kumaşlardan başka, sağlam komünistlerin de işlendiğinin farkına varabildiler. İki senelik bir çalışmadan sonra atelye kapatıldı” (s. 93)

Demek ki Nâzım Hikmet’in Blaga Dimitrova’ya anlattığına göre, Türkiye’de hapishane hayatında iki yol boyunca dokuma tezgâhları çalıştırmış; buradan kazanılan paranın bir kısmını “partiyaya” (Türkiye Gizli Komünist Partisine-A.B.E.) ayırmış ve bu arada hapishanede komünist de yetiştirmişlerdi.

Blaga Dimitrova’nın kitabının asıl ilgi çekici tarafı, Bulgaristan’daki Türklerin Türkiye’ye göçmelerini önlemek için Nâzım Hikmet’in onlara Türkiye hakkında söyledikleridir. Bunlardan bazılarını aşağıya alıyorum:

“– Kardeşlerim! kendi anavatanımdan kaçtım. Canım memleketim Türkiye, Amerikalılar tarafından esaret altına alınmıştır. Ben on yedi yıl boyunca, vatan göklerini hapishane parmaklıkları arasından görüyordum. Hür Bulgarya’da, Dimitrofun bahtiyar memleketinde göğüs dolusu hürriyet havası teneffüs ediyorum. Fakat, henüz içim rahat değil. Çünkü burada, hürriyeti, evlâtlarının saadetini, sosyalist emeğinin yarattığı saadeti akılsızca bırakıp, benim güçlükle kurtulabildiğim zindana gitmek isteyen millettaşlarım var. Kardeşlerim, size bugünkü Türkiye’yi anlatmadıkça, satılmış yalancıların sizi uçuruma sürüklediklerini bildirmek olan vazifemi yerine getirmedikçe içim rahata kavuşmayacak!” (s. 12).

“Türkiye’de durum bambaşkadır! Orada her hangi bir Amerikalı, bir Türk kızını beğendi mi, ara da bul bir daha... Orada şikâyete gidecek kimse yoktur. Himaye isteyeceğin yer yoktur. Unutmayın ki, Bulgaristan halk idaresinin başında bizim büyük dostumuz olan Vılko Çervenkof yoldaş durmaktadır. O, sizin her isteğinize, her an, şahsen cevap vermeğe hazırdır. (s.21).

“– Arkadaşlar, sizin vatanınız burasıdır! Siz Amerikalıların tahakküm ettiği Türkiye’de değil, burda hürsünüz, burada kendi toprağınızdasınız!” (s. 22).

“– Satılmış Türkiye hükûmeti Bulgaristan’dan niçin muhacir istemiyor dersiniz? Gayet basit! Çünkü onlardan korkmaktadır. Türkiye’deki câni idareciler biliyorlar ki, bu insanlar emekçi halkın büyük bir saygı gördüğü ve sosyalizmin kurulmakta olduğu bir memleketten geliyorlar.” (s. 54).

Bir köyde kendisine bir Bulgar kilimi hediye edilmesi üzerine Nâzım Hikmet şöyle diyor:

“– Partiyanın verdiği bu hediyeyi, hiç açılmamış olarak, Türkiye’nin kurtuluşu gününe kadar saklayacağım ve tâ o zaman kendi halkıma vereceğim!” (s. 76).

Şu sözler de Nâzım Hikmet’in Bulgaristan Komünist Partisi hakkındaki düşüncelerini yansıtıyor:

“– Bu bir partiya toplantısıdır. Biz, komünist sıfatıyla açık olarak, komünistçe konuşmalıyız. Bu asrın kahramanları ve vatanseverleri komünistlerdir. Bizi öldürüyorlar, takibediyorlar, lâkin biz günden güne daha fazlalaşıyor ve daha kuvvetli oluyoruz. Azası olmak şeref ve saadetine mazhar olduğunuz Bulgaristan Komünist Partiyası, bütün dünyada şöhret kazanmış bir partiyadır. Milletlerarası şöhreti olan komünist Georgi Dimitrof, bu partiyanın başında bulunuyordu. Böyle bir partiyaya aza olmak, her namuslu insan için bir emeldir.” (s. 85).

Aşağıda ise Sovyetler Birliği ve Bulgaristan hakkında Nâzım’ın söyledikleri yer alıyor:

“– Yoldaşlar! Bütün insanlığın kudreti işte bu yoldaki vaatlerdir. Kendi namınıza ve partiyanız adına söylediğiniz sözlerden dolayı sizlere teşekkür ederim. Ben, Sovyetler Birliği gibi dünyada en hür ve bahtiyar bir memleketin misafiriyim! Fakat emin olun ki, bir ayağım her zaman burda, Bulgaristan’da olacaktır.” (s.111).

“Siz burada bundan 20 sene evvel Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi, sosyalizmi kurmak bahtiyarlığı içindesiniz. Sovyetler Birliği, hakikî insan gibi nasıl yaşamak lâzım geldiğini gösteren yegâne memlekettir.” (s. 114).

•••

Nâzım Hikmet’in âdeta millî bir şair gibi tanıtılmak istendiği, Moskova’daki mezarında yetkililerin de katıldığı törenler düzenlendiği, onu anmak için UNESCO’lara resmen başvurulacağından bahsedildiği bu günlerde Nâzım’ın Bulgaristan günlerini bir Bulgar yazarından okumak herhâlde ilgi çekici olmalıdır.