1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

MÜNTEHİR NAMZEDİ

Husrev Budin

Türkiye’nin Dokuzuncu Cumhurbaşkanı, memleketi Isparta’da, kendi adını taşıyan üniversitede yaptığı bir konuşmada: «İstanbul, en büyük Kürt şehridir.» demiş. Gazetelerin üstüne atladığı bu beyân, söz sâhibinin terminolojisiyle «haddini aşmış»tır.

Aklı sıra, “ Türkiye’de kimseye etnik nazarla bakılmıyor, ayırım yapılmıyor; bunun en bâriz nümûnesi de Istanbul’dur, bakın bu şehirde bir milyon civârında Kürt yaşıyor, kimse de burada ne arıyorsunuz? Diye sormuyor” demek istiyor. Bu merâmı ifâde için, Istanbul’u fedâ etmek mi lâzım?

“İstanbul, en büyük Kürt şehridir.” sözü, bu memlekette yaşayan Kürtlere verilmiş bir kelâm rüşvetidir. Fakat, Türkleri inciterek verilen bu rüşvet, daha söyleyenin ağzından çıkarken sakîl ilâveler almıştır.

İstanbul için sarf edilecek nice veciz cümle vardır. O, şehirler güzelidir; yedi tepeli bir cennet diyârıdır. Târihî, dinî, coğrâfî, tabiî özellikleri dikkate alınarak, daha yüzlerce İstanbul târifi yapılabilir. Bu şehir hakkında söylenemeyecek tek sözü, sâbık Cumhurbaşkanı’mız

-ihtimâl, sürç-i lisâ n ile– söylemiştir.

Bu tarz beyân, İstanbul için çok büyük bir bühtandır. Çünkü İstanbul, en büyük Türk şehridir ve ebediyen de öyle kalacaktır.

Nedîm’in, o meşhûr:

Bu şehr-i Stanbul ki, bî-misl ü bahâdır,

Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır.

mısrâlarını, koro hâlinde haykırmamız ve bu mübârek, lâtif şehrin haysiyetini kurtarmamız lâzım.

İnsanların, bâzen kıullandıkları “yanılma” hakları vardır. Dileyelim ki, bir def’âlık, bu hak kullanılmış olsun. Ne var ki, Türkiye’de yayınlanan gazete, televizyon ve radyolar, yanılma ve yanıltma haklarını bir tecâvüz silâhı hâlinde hiç bıkmadan ve bırakmadan kullanıyorlar.

Siyâsî rengi ve tandansı ne olursa olsun, hemen hemen ağzını ve kalemini açan herkes, Ecevit’li sözlerine “dürüsttü” diye başlıyor. Türk siyâset târihinin en yalancı ve hîlekâr dönemi, “Güneş Oteli” mülâkâtı ile ve de Ecevit’in yapımcılığında sahneye konup bize yaşatılmadı mı? Bunun “dürüstlük” neresinde? Böyle bir oyunun baş rejisörüne “dürüst” demek, “dürüstlük”ü incitmez mi?

1977’yi 1978’e bağlayan günlerde kurulan Ecevit Hükûmeti, Türkiye’ye “kuyruk” hakkındaki ansiklopedik bütün mâlûmâtı öğretmedi mi? Bir litre sıvı yağ, bir paket margarin, bir bidon benzin veyâ mazot almak için kuyruktan kuyruğa koştuğumuz günleri ne çabuk unuttuk?..

Dünyâ’da, savaş adını barışa çeviren ve bu yüzden harb gibi ciddî bir işi trajikomik hâle sokup Kıbrıs’ı bugünkü yılan hikâyesi şekline kavuşturan insana, bunca beceriksizliğine rağmen “Kıbrıs Fâtihi” denilen, Türkiye dışında bir memleket var mıdır? Kıbrıs’ı 1974’de fethettik de, sonra mı kaybettik?

Ortada, travmatolojik bir ârıza var. Mârûz kaldığı darbenin şiddeti ve büyüklüğü karşısında sersemlemiş, sinir uçları iltihaplanmış bir millet vücûdu bulunuyor. Böyle durumlarda intihâr vak’aları artıyor. Hattâ, cinnet getirmeler başlıyor. Yâni, Türkiye medyasında görülen davranış bozukluğu, millî bünyeyi tahrîb edecek mikyasta.

Geçenlerde, öğle vakti, Saraçhâne’deki Bozdoğan Kemeri’nin en üst kısmına çıkan bir vatandaş –gûyâ- intihâr etmek arzûsuyla etrâfa telâş veriyor ve verdiriyordu. İtfâiye, Kemer’e merdiven dayamış, yolun ortasına –ya atlarsa diye- bir minder atmışlar. Bu arada, müntehir namzedinin istediğinden fazla bir kalabalık; meraklı gözlerle olanı, biteni seyrediyor. Hemen her televizyon kanalının kamerası ortalıkta, “yâ kısmet!” diyerek dolaşıyor. trafiği hiç sormayın. Yolun iki ciheti de çakılı vaziyette bekliyor.

Bu hareketin, moda tâbirle şov olduğu, her hâlinden belli oluyor. Allâh, kimsenin başına vermesin, elbette intihâr noktasına gelmek, insan için hiç arzû ve temennî edilmeyecek bir durum. Zâten, bu kritik safhaya gelen insan, öyle girizgâhla, pazarlıkla, plânla, programla uğraşır mı?

Söylemek belki zor ama, günümüzde intihâr gibi nevraljik bir davranışı bile ticârete tahvîl etmek isteyenler var. Televizyon ve gazetelerin haber kaynakları kurudukça, magazin ağırlıklı haber bültenleri de kabak tadı vermeye başlayınca, canlı yayında intihâr teşebbüsleri sahnelenmez mi? Bir, iki kanalda boy gösterdikten sonra, bizim müntehir mukallidini Reyna veyâ Layla kapısında poz veririken görürseniz, şaşmayın. Burası Türkiye…