1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

MÜHLET NASIL VERİLİR?

Turgut Güler
İnsanoğlu, yaşamakta olduğu zamanı, öncesinden ve sonrasından sıyırarak değerlendirmeyi huy edinmiş. Bunu yaparken de, alabildiğince ölçüleri şişiriyor, yâni mübalâğa ediyor. Çünkü, hissedilenin o anda meydâna getirdiği aksü’l-amel, daha canlı ve heyecanlı oluyor.

Bu, yaşanılan vaktin tafdîline, en fazla meteorolojik vaziyetlerde rastlıyoruz. Hava biraz ısınsa, bilmem kaç yılın en sıcak gününü yaşamış; biraz soğusa, uzun dönemler ortalamasının altında, buz kesen saatleri görmüş oluyoruz. Basın-yayın organlarının, bu abartma işinde payları bir hayli fazla.

Hâlbuki, dünyanın sıcak ve soğukları, bizden önceki dönemlerinde de, bu “en” denilen noktalara def’alarca ulaşmıştır. Gazete koleksiyonlarını açın, bakın, ne menem soğuk ve sıcak zirveleriyle karşılaşacaksınız.

Haftalardır, İsrâil’in Lübnan topraklarına yaptığı, haksız ve mesnedsiz füze hücumları ve bu hücumlarda ölen, yaralanan, evsiz-barksız kalan insanlar konuşuluyor. Bu, Yahudi eli ve mârifetiyle husûle getirilen insanlık dramının; tasvîb edilecek, hafife alınacak hiçbir tarafı yok. Bunu, akl-ı selîm sahibi herkes böyle biliyor. Ama, sırf reyting uğruna, sarf edilen, “asrın savaşı”, “bütün zamanların en büyük katliâmı” gibi kocaman lâflar da, daha telâffuz edilirken havada kalıyor.

Böylesine “asır”lara havâle edilen bu hâdisede, “en kanlı gün”ün bilânçosuna bakıyorsunuz; verilen rakamlar iki hâneli bile değil. Yani, takdim ile netice birbirini nötr hâle getiriyor. İnsan kaybının az olması, tabiî ki, sevinilecek, tesellî vasfı taşıyan bir durum. Durup dururken, kimsenin ölmesini, yaralanmasını istemeyiz. Ama, koparılan lâf fırtınası, insan duygularına, daha fecî manzaralar tedâî ettiriyor. “Yerle bir olan” veya “taş üstünde taş kalmayan” bir coğrafyada, hem insanlar, “ber-hayat”, hem de günlük yaşayış devam ediyor. O zaman, ya, hâdiseye yaraştırılan sıfatlarda bir yakışıksız hâl var; ya da birileri bu metodla “malı götürüyor”.

Eğer Lübnan’da yaşanan 2006 fâciâsı, “asırların” “..en” i ise, daha dün denecek zaman uzaklığında, insanlık hâfızasında tâzeliğini muhâ aza eden “İkinci Dünya Harbi”ni, nereye yerleştireceğiz? Rakamın küçüğüne yer ararken, büyüğünün sığacağı hacim genişliğine tecâvüz etmemek gerekiyor.

Eğer, Lübnanda 2006 yılının yaz sıcağında “bomba yağıyor” ise, Çanakkale cephesinde Türk askerinin mâruz kaldığı fişek ve mermi sağanağına hangi takdim ibaresini bulacağız?

Daha bir asrın içinde bu derece irtifâ kaybeden “Lübnan trajedisi”, “asırlar”a karşı ne yapar?

Dünyada trajedilerin komediye bulaşmış hâlleri, yâni “traji-komik” gelişmeler de var ve Türkiye’nin çok uzağında değil.

Hâl-i hazırdaki Arabistan Kralı, “şatafat” kelimesini mahcûb edecek bir âlâyişle Ankara’ya geldi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra elimizden çıkan nice toprak gibi, Arabistan da, fazla değil, doksan sene öncesinde hâkimiyetimiz altındaydı. Tamâmı bize âit olan gaflet, hamâkat ve beceriksizlikler yüzünden, dünyânın “en mukaddes” beldelerini bünyesinde barındıran Arabistan’ı, bugünkü Kral’ın âilesine terk ettik.

Aslında, Arabistan’ın “Suud”lara terkine biz karar vermedik. Bunu, bize sormadılar bile. İngiliz entrikaları ile, Ortadoğu’daki Türk coğrafyası, masa başında ve cetvel, gönye kullanılarak parçalara ayrıldı. Bu bölgeyi gösteren haritalara bakarsanız, devlet sınırlarının ne kadar düz ve geometrik olduğunu anlarsınız.

Evet, Arabistan’ı 1918’den günümüze getiren gelişmeler zincirinde, Arab’ın nankörlüğü ve ihâneti ile İngiliz’in meşhûr içten pazarlıklı mel’aneti baş rolü oynamıştır ama, Arab’a da, İngiliz’e de bu cesâreti veren, Türk’ün gafleti olmuştur. Adı, ister İngiliz olsun, ister Arab veya başkası. Eğer, bunlar Türk’ün aleyhinde bulunuyor, “Türk’e rağmen” davranıyorlarsa, ortak adları “düşman” dır. Düşmandan da, “düşmanlık” dışında bir davranış beklemek, abesle iştigâl etmektir. Düşman, elbette düşmanlığını yapacak. Bu, eşyânın tabiatındandır. Bundan daha önemlisi, düşmana “düşmanlık” yaptırmayacak derecede güçlü ve uyanık olmaktır.

Maalesef, Arabistan konusunda da, pek çok emsâli gibi, Türk idârecileri perîşan tablolar çizmişlerdir. İdâremiz altındaki Arabistan’da; İngiliz, Arabları bize karşı kışkırtıyorsa, burada kabahati Arab ve İngiliz’den önce Türk’de aramalıdır.

“Hicaz” yahut “Haremeynü’ş-Şerefeyn”in yüzü suyuna, kendilerinden önceki diğer Türk devletleri gibi Osmanlılar da Arabistan’a “hâkim” değil, “hâdim” olmuşlardır.

29 Ağustos 1516 günü cum’aya rastlamaktadır ve Merc-i Dâbık’ın muzaffer hükümdârı Yavuz Sultan Selim, Haleb Ulu Câmii’nde, yanında son Abbâsî halîfesi üçüncü Mütevekkil olduğu hâlde Cum’a namazı kılmaktadır. Hutbe için minbere çıkan imam, “hamdele” ve “sâlvele” den sonra, Haleb’in yeni hükümdarını takdîm için kurduğu cümleye: “Hâkimü’l-Haremeynü’ş-Şerefeyn” sıfatı ile başlar. Bu, kendisini tavsif için sarf edilen ibâreyi duyan Türk Padişâhı, hışımla ayağa kalkar, hatibin sözünü keserek: “Biz, o mübârek toprakların hâkimi olamayız. Olsak olsak hâdimi oluruz. Bizi, “Hâdimü’l-Haremeynüş-Şerefeyn” diye anarsanız gönlümüz fâriğ olur.” der.

Yavuz’un, bu imrenilecek tevâzuu ile “Kral”ın kalabalık bir uçak filosu uçurarak Türkiye’ye gelişini yan yana koyabilir misiniz?

1516’dan 2006’ya doğru dâima alçalarak uçan Türk’ün tâlih kuşunun, ne çeşit kahır tarlalarında konacak dal aradığını, ibretle tâkib ediyoruz.

Ağustos 2006’da, bir gazetede: “Türkiye ABD’ye Üç Ay Süre Tanıdı” başlığı altında verilen haberde, T.C. Başbakanı ile ABD Başkanı’nın yan yana resimleri de vardı. Bu habere göre, PKK’nın yok edilmesi konusunda Türkiye, ABD’nin üç ay içinde neticeye ulaşmasını istiyormuş. Peki, bu üç aylık mühletin sonunda, başladığımız noktada olursak ne olacak? Haberde bununla ilgili herhangi bir açıklama veya ipucu yok.

Bir def’a, haberin veriliş mantığı sakat! Mühlet verenle, kendisine mühlet verilen yanlış seçilmiş. Eli güçlü olmayanın, mühlet tanıma gibi bir tavrı, aslâ düşünülemez. Türkiye, bu perîşân ve zavallı hâliyle ABD’ne, hangi konuda ve hususda olursa olsun, kat’iyyen mühlet tanıma, verme mevkiine çıkamaz.

İkinci olarak, mühlet tanıyanın, mühlet sonunda yapacağını söyleyeceği bir fiili olmalıdır ki, karşı taraf korksun, hizâya gelsin. Allah aşkına, söyler misiniz? Bugün, Türkiye, bırakın üç ayı, üç saat veya üç asır sonrasında ABD’ye hangi aba altından hangi sopayı gösterebilir?

Yani, durup dururken, Türkiye, hangi gençlik aşılarını yaptırdı da, öyle Amerikalara falan mühletler veriyor, efeleniyor?

Hani Nasreddin Hoca, ok atışında isâbet kaydedemeyince “Âh! Gençliğimde nasıl da attığımı isâbet ettirirdim.” demiş. Yanında kimse olmadığını görünce de: “Ben senin gençliğini de bilirim ya!..” diye kendi kendine söylenmiş.

Bugünkü dünya devletleri protokolünde, Türkiye’den ABD’ye yönelik bir “dediğimi yapmazsan, neticesine katlanırsın” tehdîdi söz konusu olamaz. Çünkü, Türkiye, tâkib ettiği “teslîmiyetçi” dış politika yüzünden, ABD’nin emir eri durumundadır.

Bu gazete haberi, seçmene yönelik bir yalan-dolan selâmıdır. Gerisine bakmayacaksın. Hiçbir derinliği ve de mânâsı olmayan bir sipâriş haber işte, o kadar.

Sultan 3. Murad (1574-1595) zamânında, Lehistan’da mevcut kral vefât eder. Bu ülkedeki teâmüle göre, “Diyet” adındaki meclis, Leh asilzâdelerinden birini, Lehistan Krallığı’nın başına geçirecek, yâni kral seçecektir. Orta Avrupa ile Kuzey Avrupa’nın ve Baltık coğrafyasının kilit noktasında bulunan Lehistan’da, o çağdaki büyük Avrupa devletlerinin hepsinin gözü ve hesâbı vardır.

Bu yüzden, İngiltere, Fransa, Avusturya, Rusya, İspanya, Portekiz gibi kalabalık bir Avrupalı devlet grubu, yeni kralın seçimi konusunda lobi faaliyetine girişirler. Seçim öncesi, hemen her gün kral adayının adı ve yakın olduğu devlet değişmektedir. Bir gün Fransa’nın adayı öne çıkarken, ertesi gün İngiltere’nin desteklediği asilzâdenin krallığa yaklaştığı söylenmektedir.

Tam seçime ramak kalmışken, Türk Pâdişâhı, kendi adayını açıklayan fermânı Diyet Meclisi’ne gönderir. “Fermân-ı hümâyûnumdur! Devlet-ı Osmâniye’nin Leh Krallığı’na getirilmesini istediği, İstevan Bathory’dir. Mûcibince amel oluna. Aksi takdirde, başınıza gelecekleri düşünün, vesselâm!..”

Fermânın Lehistan’a ulaşması ile Bathory’nin kral olması aynı târihe rastlar. İşte, mühlet böyle verilir. Bilmeyenler öğrensin.