1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Mirseyid Sultan Galiyev ve millî Komünizm

Turan Kazanlı
BU konuyu neden seçtim? Önce konunun ilginç olduğunu düşünüyorum. Çünkü üç çeyrek asrı devirmiş bir neslin mensubu olarak günün birinde Milliyetçilik ile Komünizmin yan yana geleceğini doğrusu düşünmemiştim. Halit Kakınç “Sultangaliyev ve Milli Komünizm” adlı bir kitap yayınladı.(1) “Millî Komünizm” ifadesi beni etkiledi. Çünkü benim için komünizm, çarların gerçekleştiremediği Rus Emperyalizmi’nin kızıla boyanmış versiyonundan başka bir şey değildi. Ve, özellikle de Türk Komünistleri –Nâzım Hikmet dahil– bu kızıl emperyalizmin uşakları idi. Bu kanaatim değişmedi ve değişmeyecek de, çünkü gerçek. “Beni Stalin yarattı” diyecek kadar uşak ruhlu bir Nâzım Hikmet’e sempati duymam mümkün değildir! Benim neslim için komünizmin yerlisi ve komünist’in milliyetçisi yoktu. Yeni sağcı kuşaklar da eski kuşaklardan bu ön yargıyı büyük ölçüde devraldılar diye düşünüyorum. İkinci neden benim adımın Turan ve zihniyetimin Turancılık, Mirseyid Sultan Galiyev’in de bir Turancı olması. Ayrıca benim soyadım Kazanlı ve Mirseyid Sultan Galiyev(2) de bir Kazanlı Türk-Tatar.

Ben Sultan Galiyev’in adını önce Attilâ İlhan’ın bir yazısında okudum. Aclan Sayılgan’ın Galiyev hakkında kitap yazdığını da bilmiyordum veya hatırlamıyorum. Daha Galiyev hakkında bilgim olmadan yakındığım bir husus, Türk Komünistlerinin, Mehmet Ali Aybar hariç, millî olmaması idi. Kitabı okuyunca, henüz bende kesin bir kanaat oluşmamasına rağmen, Mustafa Suphi hakkında ön yargılı davrandığım hissi uyandı. Bunu, yani millî komünizmi, kuram gereği imkânsız da buluyordum. Dünya proletaryasının egemenliğini esas alan bir sistem millî olamazdı elbette, nasıl ki Aydınlar Ocağı’nın başımıza sardığı Türk-İslâm Sentezi paradigmasında, niteliği gereği “millî” olan Türklük’ün, niteliği gereği “evrensel” olan İslâm ile bağdaşmasının imkânsızlığı gibi...(3) Nitekim evrenselliği yanında, Yeşil Kuşak Projesi çerçevesinde ABD ve Arap-Acem maddî ve mânevî dış destekli siyasî İslâm eliyle, dış desteği olmak şöyle dursun kavi iç ve dış düşmanları olan Türklük’ün damarlarındaki mânevî kanı sulandırıldı, Araplaştırıldı. Sonuç meydanda.

Benim için Turan, Hazar Denizi’nin doğusu ile Doğu Türkistan dahil Çin’in batısı idi. Tabiî Himalayalar da güney hududu idi Turan’ın. Nedense Tatar kardeşlerimizin, yani Kuzey Türklerinin oturduğu Kazan merkezli İdil boyları benim Turan sınırlarımın oldukça dışında kalmıştı. Bu bize o zamanlar verilen bilgi noksanından mı kaynaklanıyordu, yoksa benim kişisel bilgisizliğimden mi bilemiyorum. Kazan’ı ve Kuzey Türklerini ilk kez büyük düşünür ve Türkçü Yusuf Akçura’nın hayatını okurken ciddî olarak algıladım. Üniversite öğrencisi olduğum sıralarda Muharrem Feyzi Togay’ın “Yusuf Akçura’nın Hayatı” adlı kitabını okumuştum, 1944’te basılmış, 141 sayfa, fiyatı 100 kuruş, yani tam bir lira.(4) Malûm, Akçura İdil nehrinin batı kıyısındaki Simbir Türk kentinde doğmuş, 1883’te annesi ile İstanbul’a gelmiş, Harbiye’de ve sonra da Paris’te Ecole de Science Politiques’te okumuş, fikrî ve Türkçülük hayatı dopdolu bir Kuzey Türkü’dür. Tabiî ki maksadım Akçura’yı anlatmak değil ve bu beni şimdilik aşar. Akçura’nın hayatını Muharrem Feyzi’nin kaleminden okurken dikkatimi çeken, Akçura’nın doğduğu Kazan ile büyüdüğü İstanbul arasında yaptığı kıyaslamalardı. Akçura, sonra doğduğu bölgeye birkaç kez gidiyor ve Kazan ve Ufa gibi Şimal Türklerinin oturduğu kentleri mamur ve muntazam bulurken İstanbul’u berbat buluyor (a.g.e. sayfa 33). Şöyle diyor (a.g.e. sayfa 119): “...Kazan’ın geniş ve temiz sokaklarını, güzel balolarını, parklarını, bahusus mükemmel tiyatrolarını İstanbul’un malûm dar sokakları, bir rezalethane olan salaş tiyatroları ile mukayese ediyordum...” Akçura bu kıyaslamanın sonucuna üzülür ve bakın ne diyor:”...Bahusus tanıdık Rusların, İstanbul çamur deryası bir şehir dediklerine hiç de tahammül edemiyordum...”(5)

Mirseyid Sultan Galiyev hakkında Halit Kakınç’ın eserini okumadan önce geçen yıl Türk Yurdu dergisinin ağustos 2002 tarihli 180. sayısında Pamukkale Üniversitesi’nden Abdullah Temizkan’ın kaleme aldığı “Kazan-Tatar Burjuvazisinin Gelişmesi” adlı incelemesini okumuş ve çok etkilenmiştim.(6) Doğrusu bu ya, Batı ve Batıcılık’a yönelik bir düşünce sistemine sahip bir Türkçü olarak Şimal Türklerini kendime çok yakın buldum.

İşte bu yazının konusu olan Mirseyid Sultan Galiyev, İsmail Gaspıralı(7), Yusuf Akçura gibi fikir ve aksiyon devlerini yetiştiren bir toplumun forme ettiği ve devlerin etkisinde kalmış bir fikir ve süper aksiyon adamı. Ben Galiyev hakkında ne Aclan Sayılgan’ın ne de Batılı müelliflerin kitabını okudum. Tür kçü fikirdaşlarımın durumunun da benden farklı olduğunu sanmıyorum. Halit Kakınç’ın politik eğilimlerini de bir tarafa bırakarak tanıtılan Galiyev’i sizlere özet olarak tanıtmaya çalışacağım. Doğrusu şu ki, Halit Kakınç, bu gözü pek aksiyon adamı Türkçü-Turancı Şimal Türkü Tatar komünist Mirseyid Sultan Galiyev’i bana sevdirdi ve saydırdı. Zaten Türkçü ve Turancı olduğu için de Stalin’in gazabına uğrayıp Türkçülük ve Turancılık uğruna kurşuna dizilerek öldürülüyor. 1892’de doğan ve 1939’da idam olunan bu büyük Türk ile hayatımın 12 yılı kesiştiği için (1927-1939) mutluyum. Ve Kakınç’ın çizdiği Sultan Galiyev portresinin aksi varit olmadıkça da ona saygım devam edecektir, umarım olmaz da...

Ana tarafından soylu (murza/mirza), baba tarafından ise halktan (mişar/seyid) olan Sultan Galiyev’in çocukluğu çok yoksulluk içinde geçmiş. İç çamaşırı yoktur, sadece şalvarı ve çıplak bedeninde bir tek gömleği vardır. Daha küçük yaşlarda düşünmektedir, bu arada yoksulluğun sebebini de... Bir gün kendince yoksulluğun sebebini keşfettiğine inanmış ve not defterine şu notu düşmüştür (sayfa 68): “İnsanların mutsuzluğu, yoksulluk, ızdıraplar, soygun, cinayet, zulüm, kölelik, güçlülerin zayıflarla savaşı. Hepsi de insanların kendileri için yaşamalarından kaynaklanmaktadır. İnsan, kendisi için değil, herkes için yaşamayı öğrendiği zaman insanlar barış içinde yaşayacak, mutlu olacaklar, savaşlar bitecek ve hep barış olacaktır...” Galiyev, Moskova lüks içinde yaşarken, taşrada insanların tarla farelerini hattâ insanları yedikleri açlık dönemini yaşamıştır. Kanaatimce, o zamanlar henüz sabıkası olmayan komünizm, Galiyev için bir kurtuluş çaresi olarak gözükmüştür. Şöyle diyor (sayfa 74): “...Beni hayatın ta kendisi doğurmuş; kölelik, ağır zulüm ve asırlık yoksulluk doğurmuş...” O şartlar altında ben de olsam herhalde başka türlü düşünmezdim.

Sultan Galiyev, iki bakımdan Stalin yönetimine ters düşmektedir. Birincisi Stalin ihtilâlin ihracından yana değildir artık. İkincisi teorinin aksine Galiyev Batı proletaryasına güvenmemekte, umudunu doğu proleteryasına bağlamaktadır. Çünkü, onca, Batı proleteryası Batı emperyalizminin bir parçası durumundadır ve sömürüden o da payını almaktadır. Galiyev, Doğu proletaryasını da farklı tanımlamaktadır.

Halit Kakınç kitabının 115. sayfasında, Türkçülük-Turancılık bölümünde “...Hâlâ tam olarak telaffuz edilmese de, tarih, üzerindeki yanlış yönlendirici tozlardan giderek arınmakta ve gerçekler ortaya çıkmaktadır. Mirseyid Sultangaliyev’in fikrî yapısını belirleyen sacayağının birincisi Cedidçilik ise ikincisi de Türkçülük ve buna bağlı olarak o günlerin atmosferinin doğal ve normal bir çıkarsaması olan Turancılık ideolojisidir... Bu ilginç oluşumun, ağırlıklı olarak sonunda Mirseyid Sultangaliyev özelinde somutlaşan en açık ifadesi de şudur: İlk Türkçüler solcu, ilk solcular da Türkçü eğilimlidir. Oysa Osmanlı toprakları dışında modern anlamda Kırımlı İsmail Gaspıralı ile başlayıp Kazanlı Yusuf Akçura ile sistematize olan, Azerbaycanlı Ali Merdan Topçubaşı ve Ali Bey Hüseyinzade ile ilerici söylemlere bürünen Türkçülük, Türkiye’de tamamen farklı bir şekilde algılanmıştır. Ziya Gökalp ile resmî devlet söylemi çizgisine çekilmiş, Nihâl Atsız ile romantik bir serüvencilik özlemine kaymış, Milliyetçi Hareket Partisi adlı siyasî kuruluş ile de kimi zaman ultra sağ olarak tanımlanacak bir çizgide karar kılmıştır... ”

Kakınç’a göre Mirseyid Sultan Galiyev üzerinde daha ziyade etkili olanlar Yusuf Akçura ve Ali Bey Hüseyinzade’dir. Kakınç Akçura’nın etkisi için şöyle demektedir: “... Sultangaliyev’i, fikir yapısının oluşmasındaki Türkçü-Turancı renkler açısından hiç tartışmasız en fazla etkileyen, kendisi gibi Kazan Tatarı olan, Yusuf Akçura’dır.” Hüseyinzade için ise Kakınç “1864 yılında Bakü’de dünyaya gelen Azerî Türkü Ali Bey Hüseyinzade Turan da, Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset ile başlattığı tartışmaları etkileyen, Türkçülük fikrine açıklık getiren bir kişidir. Türkçü ve Turancı kimliğinin yanısıra, sol görüşlüdür ve tüm yaşamı boyunca gericiliğe karşı mücadele etmiştir.”

Kakınç, beş sayfa ayırdığı Türkçülük Olgusu bölümünde de yorumlar yapmaktadır. İşte bazıları: “Türkçülük-Turancılık veya o günlerdeki yaygın ifadesi ile Pantürkizm, 19. Yüzyıl sonları ile 20. Yüzyıl başlarındaki en genel tarifi ile Rusya’da, Çin’de veya daha başka devletlerin yönetimi altında yaşamakta olan Türk asıllı veya Türk dilli toplulukları, Osmanlı İmparatorluğu’nun çatısı altında bir araya getirmeyi amaçlayan siyasî bir akımdır... Çarlık Rusyasının yönetimi altındaki Türk dilli bölgeler, her şeyden önce, birer sömürge konumundadır. Bu nedenledir ki, Osmanlı İmparatorluğu’nda 19.Yüzyıl’da dil sahasında İbrahim Şinasi Efendi ile edebiyat alanında Ziya Paşa, sözlük oluşturma çabalarında Ahmet Vefik Paşa, filoloji araştırmalarında Mustafa Celâlettin Paşa ile ortayan çıkan ilk Türkçü arayışlar, Çarlık Rusyasında keskinleşerek ideolojik bir nitelik kazanmış, bir süre sonra Osmanlı topraklarına ve halefi Türkiye Cumhuriyeti’ne farklı bir karakter ile dönmüştür. Diğer bir deyişle Osmanlı’da daha ziyade dil, tarih ve eğitim alanlarında gelişme gösteren Türkçülük fikri, özellikle Kazan ve Bakü gibi Osmanlı dışındaki Türk dilli merkezlerde, sola açık ve ilerici bir politik görüntü almış ve sonunda, bu bileşimin en radikal örneği olan Mirseyid Sultangaliyev ile noktalanmıştır.”

Sultan Galiyev Müslüman olarak eğitilmiş ancak sonra ateist olmuş, tabiî ki İslâm kültürlü bir ateist. Kakınç, kitabında ilginç notlar dile getiriyor, bu meyanda meselâ Mustafa Suphi hakkında. Kitaptaki can alıcı diğer hususlara da değinmek isterdim. Ancak Orkun, bugünkü sayfa adedi, formatı ve –oldukça eskimiş– dergicilik konsepti ile buna imkân vermiyor. Kakınç, Mustafa Suphi’nin 1914 tarihinde Nevsâl-ı Millet dergisinde yer alan bir makalesinden alıntı yapmış (a.g.e. sayfa 212), ben de ilginç buldum ve yorumsuz alıntı yapıyorum. “Türklük şuurunun önemini inkâr edecek kimse kaldı mı? Türklük, Türklük, Türklük diye dünyada varlığımızın tek sebep ve hikmeti olan şu hayatî cetveli de, tıpkı Müslümanlık, tıpkı Osmanlılık ve nihayet tıpkı inkılâpçılık gibi cahil ve yapay, aynı zamanda gösterişçi, aynı zamanda kinci duygu ve düşüncelerle körletmeyerek bu hayatî cetvelin etrafında içtenlikle, sevgiyle, aşkla toplanmayı bilmeliyiz. Bunu başarabilirsek, ne mutlu bize, ne mutlu milletimize.”

İslâmiyât dergisinin nisan-haziran 2002 tarihli nüshasında Oğuz Şaban Duman imzalı “Sultan Galiyev’de Medeniyet Tartışmaları, Milliyetçilik, Sosyalizm ve Din” adlı bir makale var. Duman, “...Doğu toplumlarında milliyetçilik hareketleri sanıldığı gibi burjuvazinin bir ürünü değil; tam tersine, kökünü tüm halk katmanlarında bulan, bu nedenle de sağ veya sol olarak nitelenmesi oldukça zor olan tarihsel bir süreçtir.” diyor. Duman, Atatürk’ün 7 şubat 1923 tarihinde Balıkesir Paşa Camiinde dile getirdiği siyasî parti anlayışı ile Galiyev’in anlayışı arasında paralellik kuruyor, yani Doğu’da partiler Batı’da olduğu gibi sınıfsal çıkarları korumak gayeli değildir... Duman’ın ilginç makalesinin son bölümünden alıntı yaparak konuyu –gereği kadar özetleyememiş olmanın üzüntüsü ile– noktalıyorum: “... sonuçta Galiyev’in sosyalistliği, milliyetçiliği ve İslami yanı üzerinde söylenecek son söz şudur: Belki Galiyev’de, bunların her üçü de söz konusudur. Ancak onda esas olan, sömürgeci Batı karşısında, ezilen Doğu halklarının ve öncelikle de Müslüman Türk halklarının kurtuluşu için mücadele ve geleneksel tutuculuk (kadimciler) karşısında ise, çağdaşlaşma ve milliyetçiliği ön safta görmekteyiz. Diğer taraftan Galiyev’de Marksizmin Asyalaştığını gördüğümüz gibi, diyalektik materyalizmin de ‘enerjetik materyalizm’e dönüşerek Asyalaştığına şahit olmaktayız. İslam’daki Emevî (büyük millet) dayatmasında olduğu gibi, sosyalizmin Sovyet uygulaması olan ve Leninizm diye adlandırılan ve büyük millet/sömürgeci millet elinde bir sömürgeci dayatmacı ideolojiye dönüşen Sovyet ideolojisine/sosyalizme karşı Horasanlı Ebû Müslim gibi başkaldırmış... Ne yazık ki Ebû Müslim başarıya ulaşmış, ama Galiyev, Roma’daki gladyatörlerin ve isyancıların başı Spartaküs gibi hüsrana uğramış ve halkını, kendi deyimiyle, ‘sırat köprüsü’nden geçirememiştir...”

Yukarda 8. paragrafta “ilk Türkçüler solcu, ilk solcular da Türkçü eğilimlidir” tespiti var. Bu tespit ilginç ve tabiî sol’un yapılan tanımına ve kapsamına bağlı. Şimdi de Türkçüler, bu meyanda ben ve Celadet Moralıgil hariç, Orkun Türkçüleri(8) ABD’ye, AB’ye, IMF’ye ve Küreselleşmeye karşı. Bunlara komünistler de karşı. Bir mantık (veya mantıksızlık) çalımı yaparak(9) Orkun Türkçülerine solcu demek mümkün. Veya statükoyu korumak istediklerinden, tutuculuklarından dolayı 2000 yılı komünistlerine, tutucu, muhafazakâr, milliyetçi hattâ Türkçü demek mümkün. Yeni Çağ’dan Arslan Bulut, Attilâ İlhan gibi ünlü solcularla beraber “Ulusa Çağrı” bildirisini imzalamış, sütununda yayınlıyor. Başka aşina imzalar da var, meselâ Prof. Dr. Mustafa Erkal, Prof. Dr. Turan Yazgan gibi... Müşterek paydadan biri tabiî ABD, AB, IMF, Dünya Bankası düşmanlığı (madde 7), yani solcularla bazı Türkçülerin müşterek kredosu!(10)

Bu meyanda ünlü, sempatik, hızlı ve de hınzır solcularımızdan Attilâ İlhan, son zamanlarda, Giscard d’Estaing, Verheugen, Oostlander, Wolfowitz, Grossman ve Perle gibilerin de münasebetsiz çıkışlarından yararlanarak uzun zamandan beri sistematik olarak sürdürdüğü Batı Bloku karşıtı kampanyaya alternatif olarak Rusya’nın önderliğinde kurulması plânlanan bir Avrasya Platformu’ndan söz ediyor ve Türkiye’yi Batı Bloklarından koparıp, Rusya’nın kucağına atmak istiyor. Yani SSCB’nin başaramadığını şimdi Rusya başarmaya çalışıyor ve bizim hızlı solcularımız da zemin hazırlıyor. Ve de Attilâ İlhan Avrasyalı kardeşler’imizden söz ediyor. Yapma üstat! Hem Sultan Galiyev inançlı bir komünist olmasaydı onun için bir yazınızda bir kerecik bir satır ayırır mıydınız? Bu komünizm virüsü işte böyledir...

Halit Kakınç, kitabının metin kısmının son sayfasında “Araştırmamızın baş aktörü Mirseyid Sultangaliyev, ne yazık ki ne ölümünden önce ne de zamansız ölümünden sonra bir Che Guevara kadar şanslı da olamamıştır... ne de ölümünden yıllar sonra popüler kültürün mit starlarından birisi olma payesine erişerek ‘teenage’ göğüslerini süsleyebilmiştir...” demektedir. Kakınç haklı. Mirseyid Sultan Galiyev gibi özbeöz mert bir Türk varken Nâzım Hikmet gibi birisini ön plâna çıkarma gayretkeşliği Türkiye komünistlerinin hâlâ ne kadar gayrı millî olduklarının bir kanıtı... Sırf komünist diye onu hiç hatırlamayan Türkçülerin mangalda kül bırakmayan Turancılık taslamaları da utanç verici... Işık içinde yat Mirseyid Sultan Galiyev ve vefasız solu da sağı da bağışla!

DİPNOTLARI

(1) Bulut yayınları ISBN: 975-286-038-9, 361 sayfa.

(2) Bu adın bitişik mi ayrık mı yazılması gerektiğini bilmiyorum ve ayrık yazıyorum. Halit Kakınç ise bitişik yazıyor. Kakınç’a göre, Tatarlar sesli harflerin başına G veya K sessizi koyarlarmış. Yani adın aslı Mirseyid Sultan Ali oluyor.

(3) Gökte muhafaza olunan Kur’an’ın yer yüzündeki nüshası sayılan bir kitabın bir noktasını bile değiştirmek kuramsal olarak mümkün sayılamayacağına göre bir sentezden nasıl söz edilebilir! Türklük, Müslümanlar açısından bir Dar-ül Harp alanıdır!

(4) 1945’te üniversite öğrencisi iken öğleden sonraları saat 19’a kadar Taksim’de bir anonim şirkette stajyer olarak çalışıyordum ve ayda net 55 lira maaş alıyordum. Çalışmasaydım belki de 100 kuruş verip bu kitabı alamazdım.

(5) Ben de 1949 yılında bir yedek subay olarak ilk defa gittiğim Kars’ı görünce kendimi o zamanlar ancak filmlerden tanıdığım Avrupa’da sanmıştım. Büyük Petro’nun torunları gerçekten modern bir kent plânlamış ve uygulamışlardı. Şapkamı çıkarıyorum.

(6) “... 1802 yılında... Kazan Tatarları tüm Rusya’daki üretimin % 25’ini gerçekleştiriyorlardı...” Temizkan’ın Benningsen-Quelquejay’nin eserinden alıntısından. Orkun’un mayıs 2003 tarihli 63. sayısında Tayfun Candoğan’ın İdil-Ural Türkleri hakkında kısa bir incelemesi var. Gönül arzu eder ki Orkun formatını değiştirsin, sayfa adedini artırsın ve yayın süresini kısaltsın (haftalık ve onbeş günlük gibi), böylece de daha uzun ve bilimsel yazılar yazılabilsin!

(7) İsmail Gaspıralı hakkında Ötüken Yayınevi tarafından yeni bir hacimli eserin yayınlandığını hatırlatmak isterim. Bilindiği gibi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından yayınlanan aylık “Tarih” dergisinde de Gaspıralı’nın ünlü Tercüman gazetesinden alıntılar devamlı olarak yayınlanmaktadır.

(8) Bu deyim tabiî ki bir fantazi. MHP’nin Kurultay gazetesi de karşıt. Ama gazetenin 2 haziran 2002 tarihli sayısında MHPli eski bakan A. Kenan Tanrıkulu Küreselleşmeyi savunuyor ve yazısının sonunda “... Doğuyla batıyı, kuzeyle güneyi birleştirecek tarihî-coğrafî konuma ve güce sahip olan ülkemiz bu toplumsal dönüşümü sağlamakta muhakkak ki diğer ülkelerden daha şanslıdır... Yeter ki bu misyona ve güce sahip olduğumuza inanalım ve bu iradeyi gösterebilelim.” (bu sayıda Devlet Bahçeli’nin Çin gezisinin resimleri de var. Hani Doğu Türkistan’ı inin inim inleten şu müstevli Çin!)

(9) Yani, bütün solcular ABD’ye, AB’ye, IMF’ye, Küreselleşme’ye karşıdır. Bunlara Türkçüler de karşıdır, o hâlde Türkçüler de solcudur, gibi...

(10) Düşmanlıkta müşterek payda uygulamasına bir örnek de Türk Yurdu adlı saygın dergimizden: Şeddeli solcu Cumhuriyet gazetesinin solcu yazarlarından Prof. Erol Manisalı, Türk Yurdu’nun Mart 2003 sayısı yazarı (yoksa çağcıl Türkçü tanımının değişmesi zamanı geldi mi?). Bu meyanda Türk Ocağı Eğitim ve Kültür Vakfı’nın, hazırladığı altın-gümüş-bronz Fetih sikkeleri setinin fiyatını (Türk Yurdu sayı 188) dolar olarak belirlemesi de (âleme verir talkımı...) düşündürücü!