1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Milliyetçilik karşıtı ideolojilerin mukayesesi ve ikaz

Hasan Salih Gündüz
Milliyetçilik, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında hüküm giymiş bir ideoloji hâline gelmiştir. Bu vaziyet, güçlünün yanında olmak isteyen zayıf ruhluların, ayrılıkçıların, yenilik arayıp tutunacak dal arayanların ve çağdaş olma iddiası güdenlerin ellerini güçlendirmiştir.

Milliyetçilik karşıtı olan ideolojiler Globalizm(küreselleşme) ve komünizm olarak karşımıza çıkmaktadır. Globalizm, kapitalizmin kendini yenileyip genişletmiş şeklidir. Emperyalist amaçları olan bir ideolojidir. Globalizmin geçmişine inersek, Avrupa’da coğrafî keşifler neticesinde başlayan sömürgecilik faaliyetlerini görürüz. Komünizm ideolojisi ise günümüzde ölmüş, ancak neredeyse bir asrı aşkın süre milliyetçiliğin tek düşmanı olmuştur. Bu ideoloji emperyalizmin düşmanıdır ve hep karşısında olmuştur.

Ne var ki; emperyalist düzen sadece Batı dünyasının hegamonyası altında değildi. Komünist düzenin ağababası Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği de emperyalist bir politika güderek, her türlü şiddet ve baskı unsurunu, idaresi altındaki bölgelerde ve ülkelerdeki yer altı ve yer üstü kaynaklarını sömürmek için kullanıyordu. Bununla birlikte, emperyalizmin belirgin bir özelliği olarak (en son Afganistan örneğinde de olduğu gibi) yayılmacı politika güdüyor ve Türkiye gibi stratejik komşularına rejim ihracı çabalarını ısrarla sürdürüyordu. Bu durum, kendisini liberalizmle yeniden yoğurup dünyaya açılan ve hızla büyüyen devasa gücüyle (Shangay İttifakı’nın üyesi olması hasebiyle de) bütün ülkelerin eteklerini tutuşturan Çin Halk Cumhuriyeti için hâlâ geçerlidir. Komünist ülkelerin sistemlerini korumak ve yaşatmak için sömürge politikası gütmeleri zorunluydu elbet. Ancak, anti-emperyalist söylem burada ciddî bir açık veriyor ve kendi yönetim anlayışı dahilinde tezat teşkil ediyor. Şimdi başlangıca dönelim.

Milliyetçilik cereyanlarının ardından sanayi devriminin ve aç gözlü işverenlerin hatalarının sonucu olarak, aslında “burjuva çocukları olan” Karl Marks ve Frederich Engels’in çalışmalarıyla önce Almanya’da, ardından Avrupa’nın büyük bölümünde ve sonra tüm dünyada proleterya hareketleri görülmüş; işçi sınıfının egemenliğine dayanan komün yönetim anlayışı 1. Dünya Savaşı esnasında Bolşevik İhtilâli’ni ve ardından S.S.C.B.’yi doğurmuştur. Komünizm bir tepki hareketidir, haklı gerekçelerle ortaya çıkmıştır ve döneminin ihtiyaçlarına cevap verecek ideal devlet düzenini amaçlıyordu ama hatalı ve eksik yönleri bu sistemin tehlikesini de beraberinde getiriyordu. İnsan doğasına ve dünyanın dönüş kurallarına ters düşen ve burjuvazi karşıtı sınıf hareketini temel alan komünizm; Doğu Bloku ülkeleri, Çin Halk Cumhuriyeti, Kuzey Kore, Küba gibi ülkelerde hayat bulmuştur. Enternasyonalizmi yani be ynelmilelciliği esas alan bu yönetim anlayışı milliyetçiliğin düşmanı olmuştur. Ancak işin gerçeğine bakarsak; adı geçen ülkelerde komünizmin, adı konmamış ve gizli bir şekilde, nasyonal sosyalist (milliyetçi toplumcu) anlayışla birleştirilerek uygulandığını görürüz. Ancak bizim gibi rejim ihraç edilmeye çalışılan ülkelere işçi dayanışması prensibinin yanı sıra halkların kardeşliği fikrinin özellikle empoze edilerek ayrılıkçı tohumların saçılması ve bu suretle merkezî otoritenin (üniter devlet yönetiminin) grevlerle, boykotlarla; terör ve isyan hareketleriyle zayıflatılarak sol devrimin ve bu sayede komünist ülkeye ilhakın gerçekleştirilmesi amacı güdülmüştür. Komünizm ideolojisi emperyalizmin zıddı ve düşmanı olmasına rağmen, uygulandığı ülkelerde, özellikle S.S.C.B., Çin Halk Cumhuriyeti ve Küba’da, Amerikan ve Batı emperyalizmine karşı ve iç isyanlara tedbir olması için üst kimlikte birleşme fikri “her alanda” en kesin ve sert tedbirlerle uygulanmıştır. Bunun için sosyal bilimcilerin dâhiyane projeleri de uygulanmaya konulmuştur. Faşist diktaların hep çok eleştirilen şiddetli baskı yöntemlerinin daha acımasızca olanları gaddarca uygulanmış; bugün S.S.C.B.’nin dağılmasının ardından komünizmin en büyük ve kendini modernize etmiş en güçlü temsilcisi olan Çin Halk Cumhuriyeti tarafından hâlâ (özellikle Doğu Türkistan Türkleri’ne karşı) tereddütsüzce devlet terörü uygulanmaktadır.

Komünizme alternatif ve tedbir olması için emperyalist batı ülkeleri tarafından ulusal yönetimler hep desteklenmiştir ve korunmuştur. Ancak Komünist Blok (Varşova Paktı) dağılana kadar… Soğuk savaş döneminin bitimini müteakiben dünya yeni bin yıla girmeye hazırlanıyordu ve bu şaşkınlık safhasında globalizm (küreselleşme) kavramı ve sınırların kalktığı, dünyanın artık kocaman bir ülke olduğu iddiası gündeme getirildi. Zira, dünya tek kutuplu bir hâle gelmişti artık ve “dünya vatandaşlığı” kavramı insanlara aşılanmaya çalışılıyordu. Yeni Dünya Düzeni stratejilerini, hedef ülkelerde mikro milliyetçiliği körükleyerek millî politikalar güden yönetimleri zayıflatma ve eyalet sistemini ihraç edip isteklerini daha kolay yaptırma ya da sivil darbelerle ülke yönetimlerini kendi yanına çekme anlayışı üzerine bina eden ABD; enerji havzaları ve geçiş yolları üzerindeki ülkelere Soros gibi zengin spekülâtörlerin destekleyip yönettiği sivil toplum örgütlerini de kullanarak “demokratikleşme” ve “insan hakları” baskıları yapmaya başlamış ve bu baskılar sonuç vermiştir. Gürcistan’da Şevardnadze’ye, Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Rauf Denktaş’a karşı başlatılan ve başarıya ulaşan batı (ABD) yanlısı turuncu (diğer adıyla kadife) devrim zinciri, Ukrayna ve hemen ardından Kırgızistan’da da kendisini göstermiş; fakat Özbekistan’da (şimdilik) geri tepmiştir. Bu gelişmeler olmadan önce, daha riskli ve masraflı bir yöntem olan dış müdahale, 11 Eylül saldırılarının bahane teşkil etmesiyle önce Afganistan’da, sonra da Irak’ta görülmüştür. Büyük Orta Doğu Projesi hedef büyütmüş, Genişletilmiş Büyük Orta Doğu Projesi hâlini almıştır. Amerikan yönetiminin şahinler kanadı ve şahin Başkanı, Suriye ve İran üzerindeki baskılarını artırmış; Türkiye’yi model ülke ilân edip bu projede yanlarına çekerek İslâm dünyasına, güçlü bir bölgesel müttefikle yaklaşma çabalarını hızlandırmışlardır.

Kapitalist ABD’nin ve stratejik ortakları İsrail ile İngiltere’nin politikaları bu yönde. Tabiî bu üçlünün (vitrindeki) reisi Amerika Birleşik Devletleri’nin şahin yönetimi. Bir zamanlar Türkiye’de ve dünyanın değişik bölgelerindeki milliyetçi akımları her türlü vasıtayla destekleyen Amerika, değişen makro reel-politikte milliyetçilik akımlarını bir tehdit olarak görüyor ve bunları önlemeye çalışıyor. Lâkin Türkiye’de, Suriye’de ve İran’daki azınlıkları harekete geçirerek mikro milliyetçiliği körüklemeyi ve bunları yukarıda saydığım sebeplerden dolayı kullanmayı da ihmal etmiyor. Bu bir çelişki değildir. Zira, ABD için rejimin şekli ve adı hiç önemli değildir. Önemli olan çok uluslu sermayenin ve sermayedarların bulunduğu zengin ülkelerin (başta kendi ülkeleri) çıkarlarının ilgili ülkelerde gözetilip gözetilmediği meselesidir. Bu gerçeği, Suudi Arabistan ve benzeri ülkelerin demokrasi ve insan haklarından hayli uzak olmalarına rağmen herhangi bir baskı yaşamadıkları ve hatta desteklendikleri gerçeğini hatırlayarak fark etmemiz zor değildir. Hatırlayın; ABD-İran ilişkileri 1979 öncesi Şahlık döneminde çok iyiydi. Ancak sonrası malûm… Amerika’nın Saddam Hüseyin’le ilişkileri de çok iyiydi, ancak menfaatler değişince ve çıkar çatışmaları başlayınca baba Bush müttefikliği bir kenara atıverdi. Clinton’un fetret devrinden sonra oğul Bush, BM’e de rest çekerek babasının yarım kalan işini tamamladı. Globalizm dedikleri küreselleşme de özetle böyle.

İki düşman ideoloji… Yerle yeksan olan komünizmin ve antitezi kapitalizmin doğurduğu globalizmin çok ilginç ve dikkat çekici ortak noktaları var. Bu akımların en belirgin ortak yönü evrenselliği, tüm insanların kardeşliğini savunur olmalarıdır. Çünkü, sömürge politikasına dayanan düzenlerin nüfuz alanlarını elde tutup geliştirmelerinin başka çaresi bulunmamakta ve milliyetçilik bu emperyalist düzeni ciddî biçimde tehdit etmektedir. Dün de böyleydi, bugün de böyle.

Her iki ideoloji de -ne tesadüftür ki- Yahudi kökenli ideologlar tarafından ortaya atılmıştır.

Komünizm, Avrupa’da milliyetçilik akımlarından rahatsız olan ve ulus devlet yapılarını sarsmak isteyen zengin Yahudiler tarafından desteklenmiştir. Zaten 1. Dünya Savaşı’nda Almanlar’ın yenilgisini hazırlayan en önemli faktörlerden biri de proleterya hareketleri ve Yahudi basının Alman toplumunu psikolojik yönden çökertmesi olmuştur. Çünkü Orta Doğu’yu ele geçirmek isteyen bir Almanya’nın zaferini İngilizler’den daha çok Yahudiler istemezdi. Arz-ı Mev’ud meselesi…

Globalizmi savunan ve empoze etmeye çalışanların başını çekenler de Yahudiler’dir. Özellikle Amerikan Yahudileridir. Çünkü, milliyetçi devlet yönetimleri ve uyguladıkları millî politikalar, çok uluslu muazzam şirketlere sahip olan Yahudi zenginlerin ham madde ve pazar alanlarını genişletmelerinin önünde tek engeldir. Bu yüzden Globalizm sömürünün yeni adı olmuştur ve iletişim imkânlarının had safhaya ulaştığı günümüz dünyasında klâsik batı emperyalizminden çok daha tehlikeli ve korkunç bir konumdadır.

Komünizmin de Globalizmin de temel amaçlarından biri hakimiyetleri altına aldıkları insanları mankurtlaştırmaktır. Yani, toplumları geçmişlerinden, değerlerinden, inançlarından ve dillerinden soğutup uzaklaştırmaya çalışırlar. Çünkü, bu ideolojiler ancak bu sayede varlıklarını güvence altına alabilirler.

Bu iki ideoloji de dünya barışını, savundukları görüşlerin ve maskelerinin tam aksine, korkunç bir şekilde tehdit eder özellikler ihtiva eder ve bu gerçek dün olduğu gibi bugün de karşımızda vahim bir şekilde durmaktadır.

20. yüzyıla damgasını vuran komünizmin ve 21. yüzyıla damgasını vurmaya başlayan globalizmin doğuşlarını ve ortak yönlerini özetlemeye çalıştık. Birbirine zıt ve düşman bu iki ideolojinin en büyük ortak noktasının milliyetçiliğe düşmanlık olduğu gerçeği kaçınılmaz olarak karşımıza çıkmaktadır. Komünizm, geçtiğimiz yüzyılın sonunda yıkılmıştır ve bugün komünist idareyle yönetilen ülkeler -ne gariptir ki- hızla liberalizme doğru kaymıştır. Globalizm ise altın çağını yaşamaktadır ancak, tek kutuplu dünyanın tek renkli ve tek sesli hale gelmesinin toplumlarda yarattığı rahatsızlığın yanı sıra ABD’nin kovboylukları neticesinde tüm dünyada yaşanan medeniyetler arası gerilim bu ideolojinin de sonunu getirmektedir. Dünya çok yakında tek kutuplu olmaktan kurtulmaya namzet refleksler göstermeye başlamıştır. Ancak, Komünizm yıkılmış; Globalizm ise intihar eder olsa da milliyetçiliğin düşmanı batı emperyalizmi isim ve şekil değiştirerek (maalesef) yaşayacaktır. Çünkü dünya dönmeye devam ediyor. Ancak, bu küresel felâketlere karşı millî mücadele de devam ediyor. Türlerin, hele hele Türk milliyetçilerinin taraf değiştirmeye ya da oportünist davranıp yumuşamaya ve gevşemeye hakkı yoktur. Millî mücadelede haklı tarafta olmak ve hakkını savunmak zamanıdır.