1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Milliyetçilik Geçmişinden Anılar: Remzi Oğuz Arık Derneği

Prof.Dr. Necmeddin Sefercioğlu
İnsanların, çok sevdikleri, kopmaz bağlarla bağlandıkları kişilerin yitirilmesi karşısında nasıl umutsuzluğa ve şaşkınlığa sürüklendileri, nasıl ne yapacaklarını kestiremez duruma geldikleri sık sık karşılaşılan olaylardandır. Bu durum, kendilerini bir topluluğa veya topluma sevdirebilmiş olanlar bakımından daha da çarpıcı davranışlara sebep olabiliyor. Onların anılarını yaşatabilmek düşüncesi ve heyecanı bütün benlikleri kapsıyor. Böylece oluşan ortam, yitiğin acı ve üzüntüsü içinde kıvranan insanları, gerçekleşmesi mümkün olmayacak hayâllere ve girişimlere yöneltebiliyor.

Biz, bunun bir örneğini, değerli Türk milliyetçisi ve düşünce adamı Remzi Oğuz Arık’ın dramatik yitirilişinden sonra yaşadık. Bilindiği gibi, rahmetli Arık, Adana’dan Ankara’ya gelmek için bindiği uçağın, inandırıcı açıklaması yapılamayan bir sebeple, kalkışından birkaç dakika sonra havada patlayıp Adana yakınlarına düşmesi ile, 3 Nisan 1954 günü ‘şehit’ olmuştu. Kendisi o sırada Türkiye Köylü Partisi’nin Genel Başkanı idi. 1954 yılı genel seçimleri dolayısıyla gittiği Adana’dan Ankara’ya dönüyordu. O elîm düşme olayından kurtulan olmadı. Bundan dolayı O, bir “hürriyet ve görev şehidi” oldu. Ankara’ya getirilen cenazesi görkemli bir törenle, şehit THY görevlileri ile birlikte Cebeci Askerî Şehitliği’ne gömüldü.

Remzi Oğuz Arık, biz Türkçüler için, bir partinin yöneticisi değil, Türk milliyetçiliğinin doruktaki önderlerinden biri idi. Özellikle Ankaralı Türkçülerin gönlünde ayrı bir yeri vardı. Bilgisiyle, milliyetçilik konusuna gösterdiği yakın ilgi ile, dostluğu ve tevazuu ile girmişti gönüllere. Siyasete de milliyetçi görüşleri hayata geçirebilmek düşüncesi ve azmi ile girmişti. Fakat O’nun siyasî hayatı bizi ilgilendirmiyordu. O bizim için daima Türk milliyetçisi Remzi Oğuz Arık olarak kalacaktı. Fakat kader, Atsız Beğ’in “kaza mı, ihmal mi, suikast mı her ne ise, onu bizden ayıran sebep milliyetçilik safında büyük bir gedik açmıştır” dediği olay, değerli büyüğümüzü en olgun ve verimli çağında elimizden almıştı.

5 Nisan l954 günü Hacıbayram Camiinde kılınan namazdan sonra yapılan cenaze yürüyüşüne katılan binlerce kişinin yüzlerindeki ızdırap ifadeleri, onların nasıl bir şaşkınlık, feleğe kahır duygusu içinde olduklarını açıkça gösteriyordu. Bu ruh hâleti içinde defin işlemini de tamamladıktan hemen sonra, Remzi Oğuz Arık’ın anısını yaşatabilmek için neler yapabileceğimizi düşünmeğe, bu konuda birtakım hayâller kurmağa başladık. Cenaze törenine katılan on binler günlük hayatına dönmüş, bu konu bir avuç Türkçünün üzerinde kalmıştı. Daha doğrusu onlar, o değerli önderi yitirmenin ızdırabı içinde bu görevi kendiliklerinden üstlenmişler, yapılabileceklere yönelik hayâller kurmağa başlamışlardı. Ancak; yalnız hayâl kurmak yetmiyor, o hayâlleri somutlaştıracak girişimleri başlatmak, o girişimleri gerçekleştirecek azim ve kararlılığı göstermek; yalnızca göstermek değil gereğini yapmak da lâzımdı. Yakın çevremizdeki bütün ülküdaşlar ve dostlar da bu girişimlerde rol ve görev almaya hazır ve çok hevesli görünüyorlardı.

İlk iş olarak, birinci sayısı basımevinde, dizgi evresinde bulunan ve rahmetlinin “Gurbet” adlı baş yazısı ile çıkacak olan Gurbet dergisinin, baskıdan alınıp bir ‘özel sayı’ olarak Mayıs 1954’te yayımlanması kararlaştırıldı; onu tanıyan tanınmış kişilerden yazı sağlanmasına girişildi ve o “ilk” ve “özel” sayı, dolgun bir içerikle, düşünülen zamanda çıkarıldı. Gurbet’in o ilk sayısında, kırka yakın bilim ve düşünce adamının Rahmetliyi ululayan yazı ve demeçleri yer almıştı. O’nunla ilgili yazı ve şiirlerin yayımlanması yalnız o sayı ile sınırlı kalmadı; sonraki sayılarda da sürdürüldü. Fakat bunlar, Remzi Oğuz’u yitirmenin acısını bir türlü unutamayan Türkçüleri tatmin etmiyor, onları Remzi Oğuz Arık’ın adını ebedîleştirecek yeni arayışlara yöneltiyordu. Bunu sağlamak için tek yolun, merhumun eserlerini yayınlamak ve anıtını yaptırmak olduğu, bunları gerçekleştirmek için de bir dernek kurulması gerektiği düşüncesi ortaya atıldı ve henüz dağılmayan üzüntü ve heyecanın yönlendirmesi ile hemen kabul gördü.

Bunun üzerine, hemen, “Remzi Oğuz Arık’ın Eserlerini Yayma ve Anıtını Yaptırma Derneği” adlı bir dernek kuruldu. O derneğin kurucularının kimler olduğunu ve sonradan kimlerin üye olduğunu şimmdi hatırlamıyorum. Ali Çankaya, Halûk Karamağaralı, Ali Uygur, Necati Torun, Abdullah Savaşçı hatırladıklarım arasında. O girişim bize Aktan kardeşleri de tanıtmıştı. Onlar Kayseri’den gelip Ankara’ya yerleşmiş bir ailenin iyi yetişmiş, aydın fertleri idiler. En büyükleri olan Enver Aktan Şekerbank Genel Müdürlüğünün üst yöneticilerindendi. Prof. Dr. Hamdi Aktan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, üçüncü kardeş Prof. Dr. Reşat Aktan ise Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğretim üyesi idiler. Bir bilim adamı olduğunu öğrendiğimiz en küçük kardeşleri Tahir Aktan ile, sanırım o yıllarda yurt dışında bulunduğu için, teşerrüf edemedik, fakat ağabeyleri ile, kurduğumuz o dernekte birkaç yıl birlikte çalışma mutluluğunu yaşadık. Şimdi üçü de rahmetli olan ağabeyleri, başkan veya yönetim kurulu üyesi olarak, Derneğe çok değerli hizmetlerde bulundular.

Derneğin ilk başkanı Prof. Dr. Hamdi Aktan’dı. Ben sekreterlik görevini üstlenmiştim. İlk etkinlik olarak bir anma toplantısı düzenledik. Ardından rahmetlinin yayınlanacağını kendi çıkardığı, Mayıs 1944’te kapanmak zorunda bırakılan Millet (Nisan 1943-Nisan 1944) dergisinde duyurduğu fakat yayınlama fırsatını bulamadığı Coğrafyadan Vatana adlı eserini hazırlamaya ve yayınlamaya giriştik. O eserin plânını Rahmetli sağlığında hazırladığı ve o plân da elde olduğu için, hazırlıkların yapılması güç olmadı. Baskı ve kâğıt giderleri için gerekli olan para da bağış olarak bazı kişi ve kurumlardan sağlandı. Öylece eser, o zamanın şartlarında Remzi Oğuz’un ruhunu şâd edecek bir baskı güzelliği ile yayımlandı. Fakat dağıtımı yapılamadığı için pek çok nüshası elde kaldı. Bu, yeni bir yayın için kullanılabilecek malî kaynağın da yok olması demekti. Çünkü yeni bir yayını ancak onun geliri ile çıkarabilirdik. Buna rağmen yılmadık. İkinci bir eserin yayımlanması hazırlıklarına giriştik.

Çıkarmayı tasarladığımız o kitap, Remzi Oğuz Arık’ın milletvekilliğinin ilk yılı içinde Ankara Radyosu’nda yaptığı “Türk inkılâbı ve milliyetçiliğimiz” adlı konuşmaların metinlerini bir araya getirecekti. O metinlerin Radyoevindeki bantlarından teyp bantlarına aktarılması ve çözdürülmesi gerekiyordu. O sırada başkanlık görevini ağabeysinden Prof. Dr. Reşat Aktan devralmıştı. Onunla birlikte Radyoevine gidip konuşmaları teyp bantlarına aktarttık. Sonra da Başkanımızın bulduğu bir uzmana metinleri çözdürttük. Onlar, rahmetlinin Ankara Radyosu’nda yapabildiği sekiz konuşmanın metinleri idiler. Çözdürdüğümüz metinleri gözden geçirip basılmaya hazır duruma getirmek, baskıya vermek, düzeltilerini yapıp bastırmak görevlerini ben üstlendim. Kitap, Türk inkılâbı ve milliyetçiliğimiz adı ile yayımlandı. Bu eserin dağıtım ve satışında da aynı olumsuzluklar ile karşılaştık. Üstelik, Remzi Oğuz Arık’ın vefatı ile en üst düzeye çıkmış heyecan da dağılmıştı. İnsanlar yeni hevesler, yeni heyecanlar peşindeydi. Okuma konusundaki tembelliğimiz ise, kitap edinme alışkanlığımızı köreltmişti. Bu yüzden kitapların satılması ve Derneğe gelir sağlanması mümkün olamıyordu.

Bu olumsuz duruma üzülen Aktan kardeşler de bir süre sonra dernekten uzaklaştılar. Dernekte tek başıma, tek yönetici durumunda kaldım. 27 Mayıs 1960 darbesi ile birlikte, öteki birçok dernek gibi, artık yaşama gücünü zaten yitirmiş olan Derneğimiz de kapatıldı. Son başkanımız rahmetli Ali Çankaya idi.

Dernek kapatılmadan önce ben, Remzi Oğuz Arık’ın komünizmle ilgili yazılarını toplayarak bir kitapçık hazırlamıştım ve onu da baskıya vermiştik. Fakat Dernek kapatılınca onu Derneğin yayınları arasına katmak mümkün olmadığı gibi giderlerini Dernekten karşılama imkânı da ortadan kalktı. Bu yüzden kitabı yayımlamanın malî yükü de üstümde kaldı. Çünkü basımevi muhatap olarak beni görüyordu. Yıllarca basımevinin deposunda bekleyen kitaba kapağı ancak 1969 yılında geçirebildik. Fakat malî kaynak bulamadığım için basılan nüshaları basımevinden alıp dağıtımını yapamadım. Böylece, Komünizmle savaş adlı o kitapçık “basılan fakat yayınlanamayan yayınlar” arasına karıştı. Alıp dağıtımını yapamadığımız nüshaların bir süre sonra basımevinin deposunda yoklara karıştığını büyük bir üzüntüyle öğrendim. Muhtemelen, kitabın yılların etkisiyle tozlanıp küflenen paketleri, kırpıntılar ile birlikte, yeniden kâğıt yapılmak üzere SEKA’ya gönderilmişti. Dört buçuk formalık bir kitabın basımevinden alınabilmesi için kaynak bulabilme konusundaki beceriksizliğime hâlâ yanarım.

•••

Derneğin bir başka amacı da Remzi Oğuz Arık’ın “anıtını yaptırma” idi. Bununla Rahmetliye bir anıt-mezar yaptırılması kastediliyordu. Fakat bununla ilgili, kaldırılması gereken engeller vardı. Çünkü Rahmetli, Şehitlik’te uçak kazasında şehıt olan uçak görevlileri ile birlikte, öteki sivil hava şehitlerinin arasına gömülmüştü. O bölümdeki mezarlar hep bir örnek inşa edilmişti. Üstelik hepsi de hava yolları görevlileri idi. Remzi Oğuz Bey aralarında tek ve ayrı kalıyordu. O mezar üstüne değişik tasarımlı bir ekleme yapmak da mümkün görünmüyordu... Bu, o bölümdeki mezarların bir örnekliğini bozacaktı. Askerî yönetim altında bulunan şehitlikte buna izin vermeleri kolay değildi. Böyle bir anıt-mezara ilk adım olarak Rahmetli için üzerine Halûk Karamağaralı’nın Gurbet’te yayımlanan yazısındaki özlü sözleri kazıtarak yaptırdığımız mermer mezar taşı bile farklı bir durum ortyaya koyuyor, şehitlik yetkililerini rahatsız ediyordu. Bundan dolayı mezarın Şehitlik içindeki başka, daha uygun bir yere nakli uygun olacaktı.

Bunun olabilirliğini araştırmak için birkaç arkadaşla birlikte Remzi Oğuz Arık’ın gömülü bulunduğu Cebeci Askerî Şehitliği’ne gidip inceleme yaptık. Şehitlik alanının genişletme sonucunda şimdi ortalarda kalmış olan arka kesiminde, aralarında Kâzım Karabekir Paşa için yaptırılmış olan bir anıt-mezarın da bulunduğu, ötekilerden ara yollarla ayrılmış küçük ‘ada’yı uygun bulduk Orada yeni mezarların açılmasına uygun yerler vardı. Adanın bir kenarına yakın, önü yol olan bir yeri seçtik. Ardından ilgili askerî makamlara başvurarak Remzi Oğuz Beyin naaşının, gömülü olduğu yerden çıkarılarak belirlediğimiz yerde açılacak mezara nakledilmesi için izin verilmesini istedik. Gerekçemizi uygun bulan yetkililer bir süre sonra bu izni verdiler. Tabiî ki, durumu Arık ailesine bildirip onların olurunu da almıştık.

Nakil işlemini Dernek adına Başkan Yardımcısı Ali Uygur ile ben gerçekleştirdim. Yanımızda mezarlık işçileri ile imamı da vardı. Rahmetlinin tabut içinde defnedilmiş bulunan naaşını oradan çıkararak omuzlar üstünde yüz metre kadar uzaklıktaki yeni yerine taşıdık ve yeni mezarına yerleştirerek üstünü duâlarla kapattık. Mezarın başına da eski mezardan getirdiğimiz mermer kitabeyi dikerek oradan ayrıldık

Nakil sorununu böylece çözümledikten sonra sıra anıt-mezarın yapımına gelmişti. Bunun için de bir plân çizilmesi gerekiyordu. Bu konuda bize yardımcı olabileceğini düşünerek Remzi Oğuz Arık’a yaraşır bir anıt-mezar plânı hazırlamasını ülküdaşımız yüksek mimar Erdoğan Cemil Okçu’dan rica ettik. Şehitliğe gidip gerekli incelemeleri yapan Okçu istediğımız plânı hazırlayarak bize verdi. Fakat, ne acıdır ki, biz o plânı uygulayarak mezarı yaptırmayı, o sırada Derneğin kapanmış olması, parasızlık ve galiba daha çok da beceriksizlik yüzünden, gerçekleştiremedik.

Bu yazıyı yazdığım günlerde, evimize oldukça yakın olan Cebeci Askerî Şehitliği’ne giderek hem Remzi Oğuz Hocanın ve orada yatan 900 dolayında şehit ve üst komutanın ruhuna fatiha okudum hem de rahmetlinin mezarının son durumunu inceledim. Mezarın çevresi yer düzeyinde Ankara taşları ile çerçevelenmiş, ortadaki boşluğa çim ekilmişti. Mezarın tek süsü bizim yaptırdığınız kitabe idi. Ve... Remzi Oğuz Arık, iki büyük çam ağacının gölgesinde sonsuzluk uykusunu uyuyordu.

.•••

Böylece, “Remzi Oğuz Arık’ın Eserlerini Yayma ve Anıtını Yaptırma Derneği” serüvenimiz de, Derneğin her iki amacı yönünden, başarısızlıkla son buldu. Bu deneyim bana, yoğun psikolojik ortamların sebep olduğu heyecanlarla oluşan hayâllerin ve onlara dayanılarak başlatılan girişimlerin kolay kolay başarıyla sonuçlanamayacağı, çünkü o heyecanı oluşturan ortam yok olunca girişime katılanların onun başarıya ulaşmasına yönelik katkılarının giderek azalıp yok olacağı kanaatini vermiştir. Bu kanaatim, yaşadığım başka olaylarla, maalesef, kesinleşmiştir.

Yine de “Remzi Oğuz Arık için yapabildiklerimiz ona helâl olsun; yapamadıklarımız için de Tanrı bizi bağışlasın” diyorum. Ne yapalım ki bazı işleri başarabilmek için çaba ve iyi niyet yetmiyor; atılgan, iş bilir ve cesur olmak da gerekiyor.

DİPNOTLARI

1. Ankara’da tek şehitlik vardır. O sebeple ‘sivil’ şehitler de ‘askerî’ sıfatlı olan bu şehitliğe gömülmektedir. Ayrıca, şehitler dışında, orgeneral düzeyindeki üst komutanlar ile Yaşar Doğu gibi kimi ünlü millî sporcuların mezarları da oradadır.

2. Sefercioğlu Necmeddin, “Ebediyete uğurladığımız ‘gurbet’ yolcusu”, Gurbet, I, 1 (Mayıs 1954), 36-41.

3. Necmeddin Sefercioğlu, “Gurbet’in hikâyesi”. Türk yurdu, XX, 158 (Ekim 2000), 4l-43.

4. Bu anma toplantılarını daha sonraki birkaç yıldönümünde de, giderek azalan ilgiye rağmen, tekrarladık.

5. Remzi Oğuz Arık, Coğrafyadan Vatana (Ankara, 1956). Xvi,112 s. Bu eserin sonradan, aynen veya eklemelerle birkaç basımı daha yapılmıştır. Ayrıntılar için bk. Necmeddin Sefercioğlu, Remzi Oğuz Arık bibliyografyası; yayınları ve hakkında yazılanlar (Ankara: TC. Kültür Bakanlığı, 1989). 9.

6. Radyoda yayımlandığı sırada büyük ilgi çeken bu konuşmalar, R.O. Arık’ın o sırada üyesi bulunduğu Demokrat Parti’nin üst yöneticilerince hoş karşılanmadığı için, yarıda bıraktırılmıştı.

7. Remzi Oğuz Arık, Türk inkılâbı ve milliyetçiliğimiz (Ankara, l958). 71 s. Bu eserin eklemelerle 200’ü aşkın sayfaya çıkarılan iki basımı daha yapılmıştır. Bk. Sefercioğlu, aynı bibliyografya, 10-11.

8. Şubat 1964-Şubat 1965 arasında, bir burstan yararlanarak ABD’ne gitmiştim. Dönüşümden bir süre sonra, şimdi hatırlayamadığım bir arkadaşımdan, rahmetli Ali Çankaya’dan duyduğunu söylediği bir suçlama işitmiştim. Gûya Çankaya, olumsuz davranışlarım ve ilgisizliğimle derneği çalışamaz duruma benim getirdiğimi söylemişti. Oysa, Derneğin beş yıllık hayatındaki işlerin büyük çokluğunu, tek başıma, ben sırtlamıştım. O sözleri çok sevdiğim ve saydığım, durumun yakın tanıklarından biri olan Ali Çankaya ağabeyin söylediğini duymak beni çok üzmüş ve yaralamıştı. Bu yüzden onunla uzun süre görüşmedim. Sanırım 1970’lerde kurulan bir koalisyon hükûmetinde başbakan yardımcısı olan rahmetli Alparslan Türkeş’i kutlamak üzere gittiğimiz Başbakanlık’ta, koridor üzerindeki odalardan birinin kapısı üzerinde rahmetli Çankaya’nın adını gördüm. Kendisi o sırada ‘Başbakanlık Uzman Müşaviri’ idi.

Başbakan Yardımcısını kutlayıp koridora çıktıktan sonra, anî bir kararla Çankaya’yı ziyaret etmek istedim. Arkadaşlarımdan izin alıp odasına girdim. Beni şaşkınlığa düştüğüm bir sıcaklıkla karşıladı. Uzun süredir görüşememiş olmaktan kaynaklanan üzüntüsünü belirtti. Ben de uzun süredir içimde sakladığım, kimseye söylemediğim rivayeti ona anlatarak içimi döktüm. O asla böyle bir şey söylemediğini, ancak tam bunun aksini, yani benim dışımda kalan Dernek üyelerinin ilgisizliğinin Derneği çalışamaz duruma getirdiğini söylemiş olabileceğini; kim söyledi ise bana o söylentiyi getirenin söylediklerini ters anlatmış ve yansıtmış olduğunu belirtti; güzel sözlerle gönlümü aldı. Bu açıklama beni çok rahatlattı ve Çankaya ile olan ilişkilerimiz eski tat ve kıvamına erişti.

9. Remzi Oğuz Arık, Komünizmle savaş (Ankara, 1969). 72 s.

10. Bu mezar kitabesine işlenen yazıların tasarımını rahmetli ülküdaşımız Cevdet Kıraç yapmış; mermere oyulmaları sırasında başında bulunmuştu. Kalınca bir kütle oluşturan mermerin dışa bakan yüzünde merhumun akademik sanı, adı, doğum ve ölüm yerleri ve tarihleri veriliyor, mezar tarafındaki yüzünde ise şu cümleler okunuyordu: “Oğuzların Farsak boyundan; Boy Beği Arık Fakıh’ın soyundan; Kozan’ın Kabaktepe köyünden yüce bir erkişiydi. / Mehmet Ferit Efendi ile Zekiye Hanım oğluydu. / Oluş’la Alev’in babası, Türkân Hanımın eşiydi. // Toprağına, insanına her şeyiyle bağlıydı. / Gündüzünde, gecesinde; her sözünde, hecesinde aşk doluydu. / Tuttuğu hak yoluydu. / Hiç eğilmedi; gülmedi; fakat yılma nedir, bilmedi. // Ve... şehit düştü ölmedi.” Metnin alındığı yer için, bk. Karamağaralı Halûk, “Çalışma ve mücadele ile geçen bir ömür: Remzi Oğuz Arık”. Gurbet, I, 1 (Mayıs 1954), 31; İstanbul, I, 7 (Mayıs 1954), 8.

11. Kâzım Karabekir Paşa’nın kabri sonradan, Atatürk Orman Çiftliği’nde oluşturulan “Devlet Mezarlığı”na nakledildi.

12. Nakil işini hangi yıl ve tarihte gerçekleştirdiğimizi şimdi hatırlayamıyorum. Şehitlik defterlerinde de buna ilişkin bir kayıt yok. Eski mezardaki yerine gömülen Avni Yaykın’ın mezar taşında 1958 yazılı olduğuna göre, biz de nakli o yıl yapmış olmalıyız.