1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Milli Ruhun Yükselişi: Türkiye Özeli

Ömer Baharoğlu
Toplumların gelişme ve ilerlemesinde çağımızda varılan en son aşama millet aşamasıdır. Bilim, düşünce vs. gibi alanlarda bütün ilerlemeler bu üstün kaynaktan doğar ve gelişir. İlk Çağ’da siteler medeniyeti olduğu gibi günümüzde de milletler medeniyeti vardır. Uygar dünyayı yakalayabilmek adına kuvvetli olmak lazımdır. Bu ise millet ve millilik olgularını esas alıp, bu kavramlar bağlamında bilinçlenerek ve çalışarak sağlanacaktır. Şurası bir gerçektir ki; her yüzyılın bir moda yönelimi vardır. 19. yüzyılda eşitlik-cumhuriyet gibi fikirler 20 yüzyılda yerini sosyalizm, demokrasi ve milli devlet anlayışına terk etmiştir. Yüzyılımızda ise bu yönelimlerin yerini özellikle sivil itaatsizliklere, seküler inanç tarzlarına, bireyin devlete karşı üstünlüğü düşüncesine ve milli devletten öte bir oluşum olarak kurgulanan millet-ötesi devlet imgesine bıraktığı düşünülmektedir. Dünya siyasi arenasının karmaşık bir görüntüde olması nedeniyle dünya sathında Avrupa Birliği gibi millet-ötesi oluşumlara rastlamakla beraber yoğunluk olarak milli devlet görüntüsüyle karşı karşıyayız.

Soğuk savaş döneminin çalkantılı yıllarında devletler ve toplumlar kendilerini iki düşün tarzına karşı yönlendirmişler ve bunlarla bağlantı kurmak veya savaşmak noktasında mücadele etmişlerdi. Bunlardan ilki Komünizm idi. Çelişkiler yumağı ve sonu belirsiz bir paradokstan öteye gidemeyen Marksist idare tarzları, ilk pratiğinin uygulandığı Sovyetler Birliği’nde 1917 Devrimi’nden sonra –üstelik Gorbaçov’un Glasnonst ve Perestroyka politikalarına rağmen- son nokta olan 1989-91 dönemine kadar dayanabildi ve tarihin karanlık sayfalarına gömüldü. Komünist doktrinlerle yönetilen Küba, Çin gibi ülkelerde de çökmesi yakın olarak gözleniyor. Özellikle 1960’lı yıllarda başlayan komünist hareketlenmelere karşı toplumsal ve fikirsel direniş gösterilmeseydi belki de birçok ülke insanları ve idareleri ve bu fikirlerle zehirlenecekti, ama olmadı. Ve gerçek olan şu ki; insanlığın büyük bir kısmının verdiği komünizmle mücadele, nihai zaferini aldı. İşte tam bu noktada bir gerçek göz önüne serildi. Teorik olarak ham hayallerden oluşan marksizme karşı verilen mücadele teknik yönden bir yanlışı beraberinde getirdi. O da kapitalizmin yükselişiydi. Aslında milli şuurla verilen mücadelede karşıt fikir Necip Fazıl’ın tabiriyle “mücadele her yönüyle komünizmaya” olmamalıydı. Kapitalizm de en az Komünizm kadar toplumları tehlikeye sokan bir imge idi. Dolayısıyla milli düşünceyi temel alan bu fikir savaşı hem komünizme hem de kapitalizme karşı duruş sergilemeliydi. Bu noktadaki teknik hata kapitalizmin dünya sathındaki popülaritesini artırmış, komünizmin aldığı darbelerle beraber kapitazimin yükseliş trendi artmıştır. Avrupa ülkeleri yaklaşık dört yüzyıllık kapitalist tecrübesiyle küresel sermayenin büyük kısmını tekellerinde toplamış, ahtapot gibi dünyanın güçsüz birçok coğrafyasını hakimiyetine almış; çok uluslu şirketler ve Dünya Bankası, IMF gibi kapitalizmin üst organları vasıtasıyla bu ülkelerin tüm varlıklarına hükmetmeye başlamış aynı zamanda kapitalizm terbiyesiyle sahte aydınlar ve bilinçsiz vatandaşlar elde etmiştir. İşte b undan ötürü bazı aklı evvel şahışlar (aydın demek içimizden gelmiyor) Türkiye’nin geleceğini –sanki tek kutuplu bir dünya düzeninde yaşıyoruz gibi- millet ötesi oluşumların en ünlüsü olan Avrupa Birliği’nde görmektedir. Türkiye özelinde millet ötesi bir oluşumdan bahsetmek bu konuda eksiği olanların kendilerini tatmin etmek için aradığı yolların en bayat halidir ve marjinallikten ileri gidemez. Milli-devlet mefküresinin sonlandığını düşünmek her şeyden öte tarihin akışına; coğrafya, sosyoloji, politika ve ekonomi gibi sosyal bilimlerin tümüne ihanettir. Türkiye’de gittikçe militanlaşan Avrupa Birliği siyaseti bundan ötürü dikkate değerdir.

Ülkemizin geleceğini salt AB’ye indirgemek Batı saplantılığı ve dilenciliğe benzetilmektedir. Oysa Türkiye gibi büyük bir ülkenin kendisine tek bir politika belirlemesi yanılgıdır. Hele de AB politikalarının ülkemizi sonu belirsiz bir boşluğa sürüklemesi, ülkemizde toplumsal gerilimleri had safhaya ulaştırması ve hiçbir getirisinin olmaması fark edilmesi gereken önemli noktalardır. Bin yıllık Haçlı ruhunu hala unutmayan Batılılar bin yıl önceki kinleriyle Türk gerçeğine yaklaşmaktadır. Yaklaşımlarının temel öznesi Türk düşmanlığıdır. İçselleştirdikleri amaçları yumuşak başlı, evet efendimci, ezikliği peşinen kabullenmiş bir Türkiye’dir. Yani bağımsızlığına kendi eliyle son verecek bir Türkiye aramaktadırlar.

Türkiye’nin böyle güç koşullar altında mağdur olmasına gönlü razı olmayan birçok vatansever aydın ise toplumsal dışlanmışlıkla cezalandırılmak istenmektedir. İnsanların önemli bir çoğunluğu gerçeği görüp milli ruhla donanmaya başlayınca ise milliyetçilik yükseliyor yaygarası koparmaktadırlar. Sözde bu Avrupa Birliği önünde engel olmaktadır. Hatta daha ileri giderek Avrupa Birliği temsilcileri ülkemizdeki milli ruhun yükselişini kaygıyla takip ettiklerini belirtmektedirler. Bu noktada Avrupa’da milliyetçiliğin ne boyutta olduğunu değerlendirelim:

Avrupa’da aşırı sağ militanlaşma önemli boyuttadır. Fransa’da Ulusal Cephe Partisi’nin lideri olan Jean- Marie Le Pen son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde % 17 oy almıştır. Tıpkı Fransa gibi göçmen sorunuyla yükselişe geçen Avusturya’daki Özgürlükler Partisi’nin lideri Joerg Haider %20 oy almıştır. İsviçre Halk Partisi lideri Christoph Blocher 1999’da iktidar ortağı olduğu seçimlerde % 22 .5 oy almıştır. Danimarka Halk Partisi lideri Pia Kjaersgaard göçmenlere ve yabancılara dönük ırkçı politikalarıyla Danimarka’da %18 oya sahip olmuştur. Hollanda’da Yaşanabilir Hollanda Partisi lideri Pim Fortuyn Müslümanlara karşı yaptığı ırkçı açıklamalarıyla %16 oy almıştır. Bu verilerin tümünü diğer Avrupa ülkelerinde görmek mümkündür. Üzerinde durulması gereken asıl nokta ise Avrupa’da laboratuar ırkçılığını temel alan aşırı sağ militanlaşmanın ulaştığı noktadır. Avrupa’da ırkçılık bu boyutlardayken pozitif milliyetçiliği temel alan vatansever Türk aydınlarının fikilerinin Batılılar tarafından, özellikle içerimizdeki AB sözcüleri tarafından engellenmesi ve kırıcı eleştirilerde bulunulması kabul edilemez.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin mimarı Mustafa Kemal Atatürk Tanzimat sonrası yeni Türk Devleti’nin kuruluşuna kadar geçen evrede Batı’ya dönük politikaların vizyon taşımadığını tarihi tecrübelere hakim olarak anlamıştır. Bunu, iktidarı döneminde hiçbir Batı ülkesine gitmeyerek ispatlamıştır. Atatürk milliyetçi bir dünya görüşüne sahipti. Yüzyılın yükselen değer ve fikirleri arasında Türk milletinin geleceğini Türk dünyasıyla kurulacak bir ortak oluşumda görüyordu. Bunun en güzel kanıtı Atatürk’ün şu açıklamalarıdır:

“Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız var, fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler yarın elinden kaçabilir. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir,özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız.

“Hazır olmak yalnız susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşmalarını bekleyemeyiz, Bizim onlara yaklaşmamız gerekir.

“Türk Birliği’nin birgün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile gözlerimi onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliği’ne inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi yeni fasıllarını Türk Birliği ile açacak, dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türklüğün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak; güneş ne demek, ufuk ne demek o zaman görülecektir.

“Hayatta yegane varlığım ve servetim Türk olarak doğmamdır.”

Atatürk’ün Türk Birliği ve Türk milliyetçiliğine dönük devasa bir teoriysen özelliğinde yaptığı açıklamalar bunlarla sınırlı değildir. Atatürk diyor ki;

“Artık durumu düzeltmiş olmak için mutlaka Avrupa’dan öğüt almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım düşünceler belirdi. Oysa hangi bağımsızlık vardır ki; yabancıların öğütleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin. Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir. Türkiye hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak ne de Batılılaşacaktır. O sadece özleşecektir.”

Atatürk, 1933 yılında Amerikalı General Mac Arthur’un yüzüne karşı şu sözleri söylemiştir:

“Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selanik de dahil Batı Trakya’yı Türkiye hudutları içine katacağım.”

Atatürk dış politikadaki milli duruşunu iç politikaya da yansıtmıştır. Türk Hükümeti’nin vetosuna rağmen Fener Rum Patriği seçilen Konstantin Araboğlu ‘9 Ocak 1925’te sınır dışı edilmiştir. Doğu’da sözde bağımsız bir Kürdistan kurma peşinde koşan Şeyh Said ve avanesi olan 47 asi lider idam edilmiştir(29 Haziran). Maarif Vekaleti yani bugünün Milli Eğitim Bakanlığı “ Türk birliğini parçalamaya çalışan cereyanlar dair” bir genelge yayınlamış ve genelgede Kürdistan ve Lazistan adlarının kullanımını yasaklamıştır. Milli dokuma sanayisini geliştirmek amacıyla “Yerli Kumaştan Elbise Giyilmesine Dair Kanun” TBMM’de kabul edilmiştir. 1926’nın 24 Mart’ında petrol arama ve işletme yetkisi devlet tekeline alınmıştır. Yine 1926’nın 10 Nisan’ında Türkiye’de faaliyet gösteren tüm şirketlerin kayıtlarının Türkçe tutulmasına ve yazışmalarının Türkçe yapılmasına dair kanun kabul edilmiştir. Aynı yılın 26 Mayıs’ında Milli Mücadeleye katılmayan memurların görevlerine son verilmesine dair kanun kabul edilmiştir. Fransız gemisi Lotus ve Türk gemisi Bozkurt’un çarpışması sonucu olay uluslar arası alanda bir hukuk savaşına dönüşmüş, konu Lahey Adalet Divanı’na intikal etmiş ve mahkemeyi Türk tarafı kazanmıştır. Bu olaydan sonra Fransız Hükümeti zararları karşılamakla beraber Atatürk’e tunçtan yapılmış bir bozkurt heykeli armağan etmiştir. Bu mahkemede Türk tarafını savunan dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey’e Soyadı Kanunu’ndan sonra bizzat Atatürk tarafından Bozkurt soyadı verilmiştir. Atatürk’ün 1929 yılında verdiği emir doğrultusunda Londra’da Türklerin Ergenekon’dan çıkışını simgeleyen bozkurt resmi olan pullar bastırılmıştır. 1935 yılında Atatürk’ün emriyle Tekel tarafından Bozkurt ismi verilen sigara çıkarılmıştır. 1927 yılında basılan ve Türkiye’nin ilk 5 lirası olan paranın üzerindeki bozkurt resmi Atatürk’ün emriyle konulmuştur. Bozkurt, Türk mitolojisinin ayrılmaz bir simgesi ve ayırıcı bir öznesidir. Bozkurt simgesi Türklükle özdeşleştirilmiştir. Bu nedenle Atatürk’ün –yukarıda verilen örnek uygulamalar ışığında- içte ve dışta sağlam bir milli siyaset izlediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Dünya sathında özellikle Birinci Dünya savaşı sonrasında değişen dengeler ve İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişmeler, bizleri düşünmeye davet etmektedir. Marjinal saplantılar uğruna gelecek teminatımız olan milli devlet anlayışı ve özelliğimiz terk edilemez. Özellikle adı geçen dönemden itibaren iyice belirginleşen milli devlet pratikleri yakın takibe alınmalıdır. Atatürk iç ve dış gelişmeleri yakından takip eden ilerici ve aydın bir siyasetçi olarak geleceğimizi milli siyasette belirlemiş ve bunun en güzel örneklerini yukarıda belirttiğimiz şekillerde uygulamıştır. Oysa politikanın “rebus sic stantibus” yani “şartlar değişince kurallar da değişir” ilkesi bugün yanlış anlamda yorumlanmaktadır. Örneğin çıkarılan yeni yasalara göre dernek federasyon adlarında artık Türk kelimesi kullanılmayacaktır. Sadece Türk değil, bayrağımızı ve Türk motiflerini çağrıştıran imgelere de izin verilmeyecektir. İşte bu durum Türk milleti ve devletinin geleceği adına oldukça vahim bir gelişmedir.

Ülkeler artık milli siyasetlerle geleceğini şekillendiriyor. Çünkü hem kendi geçmişimiz hem de dünyadaki güncel gelişmeler güçsüz düşen bir ülkenin egemenliğinin artık eskisinden daha fazla tehlike altında kalacağını göstermektedir. “Egemen olmayanın bir hiç olduğu” düşüncesinden hareketle şu gerçek etrafında hemfikiriz ki geleceğin güçlü ve vizyon sahibi Türkiye’si bir an önce kurulmalıdır. Bu noktada hammaddemiz, öz kaynaklarımızdır. İç dinamiklerimizin gücüne varıp onları kullanabilirsek güçlü bir Türkiye hiç de uzak olmaz.