1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Millî Hedef Çağdaş Medeniyetin Üstüne Çıkmak mı, Batı Medeni...

Turgay Tüfekçioğlu
Türkiye için 2002 yılının en önemli tartışma konusu egemenliğinin, bağımsızlığının yani millî devletin korunmasıdır. Dış güçlerin Türkiye'ye karşı bu konudaki saldırgan tutumları Türk milleti tarafından asırlardır çok iyi bilinmekte ve milletimiz tarafından göğüslenmektedir. Bazı komşularımız başta olmak üzere batılı devletlerle olan bu konudaki mücadelemiz son 1000 yıllık tarihimizdir.

Bu değişmez mücadele son yıllarda batının içimizdeki yerli işbirlikçileri tarafından taktik değişikliği göstermeye başladı. Batının içimizdeki sözcüsü durumundaki, yerli işbirlikçilerin dillendirmeye çalıştıkları ana söylem şu: ATATÜRK'ün Türk milletine zaten "batı medeniyetine ulaşılmasını millî hedef olarak gösterdiği" yalanı! Bu çok büyük bir yalandır. Çünkü Atatürk, Türk milletine çağdaş (muasır) medeniyet hedefini 1925 yılında T.B.M.M.'de tarihî nutukta göstermiştir. Ekteki 1'de 1927 basımı nutukta s. 547'de orijinal metinde görüldüğü gibi söz konusu konudaki cümlesi aynen şudur:

"Türk milletini medenî cihanda, lâyık olduğu mevkiye is'aretmek (yükseltmek) ve Türk cumhuriyetini sarsılmaz temeller üzerinde, her gün daha ziyade takviye etmek"...

Atatürk'ün "Medenî Cihan" olarak adlandırdığı hedef dünyadaki insanların ortak sahibi olduğu medeniyettir. Bu medeniyetin yaşı da insanlık tarihi kadardır. Mülkiyeti de tek başına hiç kimseye, hiçbir topluma tapu edilemez. Hele hele Çanakkale'de ve Kurtuluş Savaşlarında emperyalist arzuları için Türk yurduna saldırıp yüz binlerce vatan evlâdını şehit eden Batı Avrupayı çağdaş medeniyetin tek sahibi ve beşiği görmek en azından gaflettir. Cumhuriyet dönemimizde ise başta ASALA ve PKK gibi yıkıcı ve bölücü örgütlerin fikrî yapılanmalarına öncülük eden, eylemlerinde maddî ve mânevî her türlü desteği veren, militanlarına yataklık eden yani batı devletlerinin terörü desteklemede suç üstü oluşlarını görmemezlikten gelmek dalâlettir. İçinde bulunduğumuz son yıllarda da batının misyonerlik oyunu başta olmak üzere Pontus'u diriltme, Patrikhâneyi Ekümenlik yapma yanında Türkiye'yi ekonomik darboğaza sokma gibi... Her yolu deneyerek Türkiye'yi bölme parçalama arzularını görmemek ihanettir.

Bugün Batı, Türk milletinin canı demek olan "Millî Egemenliğini" tartışılır ve Avrupa Birliği'ne devredilir hâle getirmek istemektedir. Bazı yerli işbirlikçilerin bu isteklerinde ATATÜRK'ten medet ummaları boş bir hayâldir ve onlar için çıkmaz bir sokaktır; çünkü "bağımsızlık benim millî karakterimdir", diyen büyük Türk milliyetçisi ATATÜRK'tür. Tarihteki en son Türk devletini kuran, ona milletimizin adını, TÜRKİYE ismini veren de ATATÜRK'tür.

Türk milletinin batı dünyasına ve onun yerli maşalarına karşı verdiği Kurtuluş Savaşı, Türk Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla neticelenmiştir. Türk milletinin bu büyük mücadeledeki önderi ATATÜRK'ün en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti'ni hedef alan bugünkü en büyük tehlike, devletimizi siyasî ve ekonomik açılardan tam bağımlı hâle getirmek çabalarıdır. Devletin parçalanma tehlikesidir. Günümüzde bütün bu çabaların üstünü örten örtü Avrupa Birliği'ne Türkiye'yi sokma oyunlarıdır , aldatmacasıdır.

Bu yanlış ve gerçek olmayan hedef uğruna sürekli her gün en hassas millî değerlerimizden birbiri ardına ödün vermekteyiz.

Korkarım, verilen bu ödünlerin sonucu milletimiz adına egemenliğinin-bağımsızlığının kaybı ile olacaktır. Milletçe eğik bir düzlemde gittikçe artan bir hızla aşağıya doğru kaymaktayız. AGSP örneğinde bu söylediklerimi açıkça görmekteyiz. Özetle olan şu: Avrupa Birliği kendi ordusunu kuruyor. Türkiye'yi de bu orduda ortak görmediğini dün de söylüyordu bugün de açıkça söylüyor, yani onların tutumu ve niyetleri net, değişmez ve çok açık. Hükûmetimiz ise en son aldığı kararla bizim içinde olmadığımız için ileride de istenmediğimiz, bu Avrupa Birleşik ordusunun yararına NATO imkânlarından yararlanma arzularını tek yanlı kabul ediyor olmamızdır. AB dönem başkanı Belçikalı Verhofstand ile anlaşan hükûmetin verdiği bu önemli ödün karşılığında tek aldığı da bu Avrupa ordusunun doğrudan Kıbrıs konusunda Türkiye'ye müdahale etmeyeceği sözü!!! Batının Kıbrıs'a dolaylı müdahale edeceğini adımız gibi biliyor ve ne yazık ki kendimizi yine kandırarak yanlışı bile bile kabul ediyoruz, içimize sindiriyoruz!

Millî güvenliğimizi böylesi hayatî bir konuda ilgilendiren bu kararı da yalnızca başbakanla görüşen Dış İşleri Bakanı İsmail CEM yani hükûmetin sadece 2 üyesi veriyor. Hükûmetin gerisi de uyum içinde bu uygulamayı izliyor... Devre dışı bırakılan Türk kamuoyu ve onun doğrudan temsilcisi olan T.B.M.M.de oldu bittiyle karşı karşıya kalıyor. Olanlar bu kadarla da bitmiyor. Son bomba da Yunanistan'dan geliyor. 3 Aralık 2001'de Yunan hükûmet sözcüsü Hristos Protopapas düzenlediği basın toplantısında "Bir AB üyesinin (Belçika'nın) sağladığı anlaşma değil 15'lerin (AB tam üyelerinin) ne diyeceği önemlidir"! diyor. Bazı odaklarca dünyanın en başarılı dış işleri bakanı olarak gösterilmeye devam edilen Dış İşleri Bakanı İsmail CEM'in bu en son siyasî başarısını sanırım tam olarak özetleyebildim!

ooo

Türk kültürünün ve Türk milletinin özü olan Türkçemiz konusunda da son günlerde yeni oyunlar oynanıyor. Türk alfabesi Atatürk devrimlerinin en temel unsurudur. Alfabedeki değişiklik dilin yıkılması demektir. Her dil kendi alfabesi üzerinde yükselir. Alttan temel yapı taşı olan alfabeyi çekerseniz temelsiz bina gibi dil yıkılır. Yıkılan binanın yerine yeni bina yapılması gibi yıkılan dilin yerini de bir başka dil alır. Çünkü tabiat boşluk kabul etmez. Tarihte dili yıkılıp da ayakta kalan hiçbir millet yoktur; yani bir milleti savaşlarla yıkamadın mı dilini yık yeter, hem o millet yıkılır hem de artık senin dilini konuşan millet tabiî kölen olur.

Türk dilini arka plânda bırakıp Türkiye'de yabancı dilde ana okulundan başlayarak üniversiteye kadar eğitimi İngilizce yaptırarak yıkma plânına bugünlerde Türk alfabesini değiştirerek daha doğrusu İngilizceleştirerek son ölümcül darbe vurulmak isteniyor.

Q, X, W gibi İngiliz alfabesinde bulunup da Türkçe alfabede olmayan bu harflerin Türkçe alfabeye konulması 2002 model Türk dilini yıkış projesidir. Kendini Türk milliyetçisi kabul edip de Türkçemize bu yapılanları sessizce köşelerinden hâlâ seyredenlere, hiçbir şey yapmayanlara da yazıklar olsun.

Mensubiyet duyguları sıfır olmuş, tarih bilinçlerini kaybetmiş, millî öncelikleri bitmiş bazı batı yalakalarının geldikleri son nokta işte bu: Batıya kıyafetlerini benzettiler, yetmedi, kültür değerlerini yok sayıp her şeyleriyle batılı olmaya çalıştılar yetmedi, batılı olma uğruna egemenliklerinden vaz geçmeye razı oldular, o da yetmedi, dükkân levhalarına İngilizce isimler yazdılar yetmedi, birçok gazetelerimizin, dergilerimizin adını İngilizce yaptılar yetmedi, hattâ bazıları çocuklarının adını bile İngilizce koydular o da yetmedi, yemeklerini batı mutfağına benzettiler yetmedi, yer ve şehir adlarının turistik diye Yunancasını kullanıyorlar bu da yetmedi, yetmedi, yetmedi... Şimdi de sıra alfabeyi yani Türkçe'yi kökünden değiştirmeye mi geldi?

Peki, ya siz büyük Türk milletinin evlâtları, bu yapılanlar da sizi kendinize getirmeye yetmedi mi? Uyanmak için yine Yunan'ın İzmir'e çıkmasını mı bekliyorsunuz? Beklemeyin, Yunan İzmir'e çıkmayacak, düşman artık içimizde, TV'lerde, gazetelerde... her yerde.

Dil konusunda bunlar olmaz, bu kadar da yapılamaz diyenleriniz hâlâ var mı? Eğer varsa "Millî Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu'nun 10.09.1997 tarihli 143 sayılı kararıyla güzel konuşma ve yazma dersine yardımcı olması amacıyla" diye resmî tebliğde alfabe çoktan 32 harfe çıkartılmış bile haberleriniz olsun! Sıra geldi ATATÜRK ilke ve devrimlerine. Bu uygulamanın uyumunun sağlanmasında yani uyum içinde uydurulmasın da yoksa FİNDUX yiyip, CAPADOKYA'yı gezip, TAXİ'ye binip, AXSES kart kullanıp, Sabancı CENTER'i görüp; ORDÖVR tabağını bitirip CHECK-UP yaptırıp, PACHA berberine gidip, uçakta AİRPORTER REPORTER, TRENDE RAİLWAY, deniz otobüsüde SEA LİFE okuyan insanlara Q, X, W'li alfabe de zaten yakışır! Onlara hayırlı olsun, dernek adları Atatürkçü, yakaları Atatürk rozetli insanlarımızın dikkatlerine ve bilgilerine bütün şeffaflığı ile sunulur.

Bu ve bunun gibi uygulamalarla belki batı medeniyetine ulaşırsınız ama kendinizde olan her değerinizi, bu yolculuk esnasında birer birer üstünüzden çıkararak yani kimliğinizden vaz geçip bu yolda batı uğruna bırakmanız gerekir.

Bu yazıda verdiğim iki örnekle de olduğu gibi eğer Batı medeniyetine ulaşılmak hedef ise yapılanlar belki doğrudur ama ATATÜRK'ün de 1927'deki nutkunda ortaya koyduğu millî gerçek hedef bu değildi. Onun gösterdiği Türk milletinin hedefi çağdaş medeniyetin üstüne çıkmalıdır ülküsüydü, o da Türk kültürüne sahiplikle olur, kültür emperyalizmine karşı direnmekle olur, tarih şuuruna sahip olmakla olur, çünkü çağdaş medeniyet katında yalnız ve yalnız iki ayağı üzerinde duranlar vardır. Oradaki her millet kendi millî benliğine sahiptir ve sahip olduğu için oradadır. Oraya giriş kapısında millî kimliğini gösterenler içeriye girebilir, eğer başka birinin kimliğini cebinize koyup girmek isterseniz o toplumun içine girmenize müsaade etmezler. Çünkü o yüksek medeniyet seviyesinde sürüngenler bulunmaz. Zaten sürüngenler yükseklere de çıkamazlar.

Türk milletinin yolu, Atatürk'ün gösterdiği çağdaş medeniyet yoludur. O yolda batı medeniyetine ulaşma çabasında, özleminde onlanların bu uğurda millî bağımsızlıkları dahil her şeyini fedâya razı olanlarla Türk milletinin ortak paydası, ortak ülküsü, ortak hedefi yoktur ve olamaz.

Çağdaş medeniyet yolunda Türk milletinin yol haritası Türk milliyetçisi ATATÜRK'ün yol haritasıdır, kendi millî tarihî gerçekleridir. Ana dilidir, sahip olduğu millî kültürü yani tüm millî değerlerin bileşkesidir.

Batı medeniyeti yolcularının yol haritası da Kopenhag ve benzeri yol haritalarıymış. Bayrakları AB'nin 12 havarili yıldızlı bayrağıymış, tutkuları Avrupalı olmakmış, meclisleri baş şehirleri Brüksel'deymiş, paraları EURO imiş, millî marşları Betofun'un 5. senfonisiymiş. Yazı yazmak için Q, X, W'ye ihtiyaçları varmış, Kıbrıs verilmeliymiş... Bu gibi bir çok miş miş miş...

Bu gibilere yani kendilerine 5. senfoniyi millî marş olarak almak isteyenlere verilecek tek ve en anlamlı cevap, Türk millî marşımızın "Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak... diye başlayan satırlarındaki millî hissiyatımızdır. Mensubiyet duygumuzdur.

Binlerce yıllık Türk tarihinde iyi ve kötü günlerimiz oldu. Türk milleti bugün zordadır ama iyi bilelim ki bu dünyada yalnız bizim karşılaştığımız bir zorluk değildir.

Bu söylediklerimizi matematiği kullanarak açıklarsak daha rahat anlarız. Türkiye ekonomik zorda, kısaca bu sıkıntının matematik ifadesi yaklaşık 200 milyar $ iç ve dış, bilinen ve bilinmeyen toplam borcumuz var. Kabul edersek nüfusumuz da 65 milyon kişidir. Türkiye'de bu kişi başına yaklaşık 3.100 $ borç demektir. Bir de dünyanın ekonomik ve siyasî devi saydığımız A.B.D'ye bakalım. 11.12.2001 itibariyle w.w.w.publicdebt.treas.gov/opd/opdpenny.htm acı sitesinden toplam devlet borcuna bakarsak görünür ki, (5,879,691,857,799 dolar, 89 cent.) Beş trilyon 897 milyar, 691 milyon, 799 bin, 790 dolar 89 centin başta özel banka konumunda olan federal rezerv, banka borçları ve emeklilik fonlarına olan toplam borçların toplamı olduğunu görüyoruz. Aynı sitede aynı gün için A.B.D nüfusu da 285.798.017 kişi olarak verilmektedir. Buradan A.B.D.'de kişi başına devlet borcu 20.572. $ 089 centtir. Yani kabaca Türk insanlarına göre bir Amerikan vatandaşı 7 misli daha borçludur. Öyleyse bu paraların bu zenginliklerin bir başka sahibi olmalı! (Sayın Hüseyin TAVİLOĞLU'nun Müdafa-i Hukuk dergisinin Kasım ve Aralık 2001 sayılarındaki yazıları okunduğunda konu daha açık anlaşılır).

Buradan çıkan netice Türk insanı bugün maddî sıkıntı içinde. Doğru ama sebebi kendi kabahati değil. Çare olarak söylenen IMF reçeteleri ve batı dayatmalarının tamamı yanlış reçetelerle dolu, çözümleri doğru değil.

Dayatmanın aksine çıkış yolu tektir; o da millî devleti sonuna kadar korumaktır, kollamaktır. Milletçe üretmektir, üretmektir, üretmektir. Atatürk'ün gösterdiği millî hedefimiz olan çağdaş medeniyete ulaşmanın yolu millî devletimizi, bağımsızlığımızı kollamak ve korumaktır. Gerisi batının borç veren bankerlerinin tahsilatçı organı olan IMF'nin ölüm reçetesidir.