1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Mevzu-u bahis vatansa, gerisi teferruattır (Atatürk)

Turgay Tüfekçioğlu
Son bilimsel araştırmalara göre Dünyamızın yaşı 4.5 milyar yıldır. İlk canlıların da 3.5 milyar yıl, hayvanların 542 milyon yıl önce dünyamızda yaşamaya başladığı ve bulunan en eski insan kafatasının da 3.5 milyon yaşında olduğu biliniyor. Milyonlarca yıldır dünyada yaşayan insanın toplumsal bir varlık olarak yaşamaya başladığı, av aletleri ve süs eşyaları yaptığı, yani kısaca bugünkü gelişmiş toplum yapısına doğru geldiği dönem son 40 bin yıldır sürmektedir. Bu döneme ait en eski bulgular Afganistandaki karakamar (karakemer) mağarasında bulunmuştur.

Bu 40 bin yılın son 10 bin yılı ise insanlıkta en büyük ve hızlı değişimi gördüğümüz dönemdir. Son 10 bin yıldaki gelişimin temelinde yazının icadının olduğu kabul ediliyor. Günümüzden 74 bin yıl ile 12 bin yıl öncesi dönemde son buzul çağı yaşanmıştır. “Son buzul çağı” sonrasında yaşamaya en elverişli, en geniş ve iklimi en uygun topraklar Orta Asya’da 20 milyon km2 lik bir alanda bulunduğundan son 10 bin yılda insanlıktaki gelişmeler bu coğrafyada olmuştur. İnsanoğlunun yazıya geçmesi, önce mağara resimleriyle başlamıştır. Mağara resimlerini, daha sonra kayalara çizilen resimli ifadeler (piktogram), tamgalar, birden fazla tamganın kullanıldığı şekilli yazılar (petroglifler) ve ilk yazılar takip etmiştir. Yazının bu evrelerini Orta Asya’da TAMGALI SAY SAYMALI TAŞ, ÇİGİM TAŞ ….vb. örneklerini Orta Asya’nın her köşesinde görmekteyiz. Abağan, Tuva, Altay bölgelerinde, Lena, Yenisey ve Obi nehri ve irtis gibi kolları üzerinde, Balkaş, Baykal, Isık gölleri bölgelerinde bulunmuş olan yüzlerce Türk yazıtı bu konudaki en önemli kanıtlardır. Uluğ Kem, Sülyek köyü petroglifi ve aynı kayadaki ÜVE-DEVE yazıtı tamgadan Türk yazısına geçişi gösteren çok önemli belgedir

Türkistan’daki coğrafyada yaşayan insanların ortak dili TÜRKÇE’dir. Tarihinde ilk yazıyı da bulanlar, bu coğrafyanın Türkçe konuşan insanlarıdır. Orhun yazıtlarında “ÖKÜK TÜRÜK” olarak adlandırılan atalarımıza sonraları TÜRKLER denilmiştir (Bu konuda Orkun Dergisi Ağustos 2004 sayısında geniş bilgi verilmiştir). Sonuç olarak Türk bir maddî ırkın adı değildir. Odağında Türkçe konuşan insanların olduğu ortak mayanın (kültürün), törenin, ortak tarih bilincinin meydana getirdiği milletin adıdır “Türk”. Türk milletinin 10 bin yıllık geçmişinin çoğu Avrasya coğrafyasında yaşanmıştır. Bu coğrafyadan yayılan kollarında geçen süre içinde kırılanlar, ezilenler yok edilenler olmuştur ama ana kök Türkçe temelinden doğan tarihin zaman içinde yoğurduğu Türk milleti gerçeğidir. Bu yazının konusu Türk, bu Türk’tür.

Yazının bulunması birey olan insanı t oplumlaştıran ve geliştiren en büyük etkendir. Yazının bulunması ile insanlar seslerini duyurabildikleri sınırlı alanın dışında da düşüncelerini ulaştırabilmişler ve gidip görmedikleri, uzaklardan gelen haberleri okuyup bilgi sahibi olmuşlardır. İnsanlar arasındaki iletişimin yazı ile çok kolay hale gelmesi bilginin birden bire ona çok kolay ulaşılır hale gelmesini sağlamıştır .Yazı insanlığın edindiği hayat tecrübelerinin, bilgi birikimlerinin, hem kendinden sonraki nesillere hem de bir insanın gidemeyeceği kadar uzaklara ulaşmasını sağlamakta bilginin tüm insanlığa dağılmasına yaramıştır . Diyebiliriz ki insanlığın gelişimini etkileyen en önemli unsur yazının icadı olmuştur. Yazının bulunmasının getirdiği birçok fayda sonucunda insanlığın gelişimindeki ilerleme âdeta patlama şeklinde olmuştur. Bu medeniyet gelişimi sonucunda günümüzde gelinen nokta bugünkü yaşadığımız baş döndürücü teknolojik gelişmelerdir.

Dünyamızdaki küresel ısınma sürmektedir. Orta Asya’daki iç denizlerde binlerce yıl süren bu kurumanın getirdiği susuzluk sonucunda “Büyük Göç” olmuştur. Bu göçler Türklerin bir kısmının Türkistan’dan, Orta Asya’dan ayrılmaları sonucunu doğurmuştur. Göçler sonucu bilginin Avrasya’ya yayılması insanlık tarihinin en hızlı medeniyet gelişimini tetiklemiştir.

Türk milleti olarak tarihin her döneminde vardık. Türk tarihinin izlerini bilinen Çin hanedanlarından çok öncelerden beri Çin’den başlayarak batıdaki Etrüsklere kadar görebiliriz. Bugün de Türk milleti olarak Saha-Yakutistan’dan başlayıp Bosna’ya kadar uzanan bölgede diğer bir deyişle Avrasya’nın büyük çoğunluğunda 300 milyon Türk olarak varlığımızı sürdürüyoruz. Bu sürdürme Türkçe konuşarak, Türk âdetlerine bağlılıkla, törenin yaşatılması ile oluyor. Bu Türk varlığı dün Çin, İngiliz, Rus… yayılmacılığına karşı direndi, bugün de başta ABD olmak üzere her türlü yayılmacılığı göğüsleyerek Türkiye, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Tacikistan, Kıbrıs, Kerkük, Tuva, Çuvaşistan, Başkurdistan, Gagavuz, Hakaslar, Doğu Türkistan, Altay , Kazan, Kırım, Saha-Yakutistan, Ahıska, Kumuk, Tataristan, Karakalpaklar, Karaçay, Batı Trakya, Kosova, Kafkaslar ve Balkanlar…vb. daha birçok bölgede bağımsız, yarı bağımsız ve kimi yerde de boyunduruk altında tutsak olarak 2006 yılında varlığını sürdürüyor. Türk varlığı her ne şart altında olursa olsun sonsuza kadar sürdürülecektir. İşgalcinin adı Çin, Rus, İngiliz, Amerikan….vb. olmuş olması ana görev olan insan varlığımızın devam etmesinin önünde engel olamaz. Tarihin Türk’e yüklediği birinci görev maddî varlığımızın her durumda devam etmesini sağlamaktır.

Tarihin varlığını hâlâ sürdüren en eski milleti olan Türk Milleti, 2006 da sıkıntıda ve zordadır. Bu defaki tehdit tarihte bildiğimiz saldırıların hiç birine benzememektedir. Bu kez gelen saldırının hedefi millet olmanın tam odak noktasınadır. Saldırı askerî olmanın öncesinde ve ötesinde basın yayını ve her türlü beyin yıkamayı kullanarak önce manevî yapının odak noktalarını hedef almaktadır. Bu odaklar Türk Dilidir, Türk töresidir, Türk aile yapısıdır ve Türk vatanının toprak üstü ve toprak altı tüm zenginlikleridir. Bu saldırıda düşmanın kullandığı örtünün adı DEMOKRASİ GETİRME yalanıdır. Bu demokrasi ülkelere silâhla getiriliyor, bombalarla insanları öldürür, böler iç savaş çıkarır, en sonunda kurulan bu demokrasiler ise her nedense daima batıya yandaş hükûmetleri getirip milletlerin başına oturtur!!!.

Tarihî gerçekler bizi günümüzün yaşanan önemli gelişmeleri karşısında çok dikkatli ve uyanık olmaya davet etmektedir . Çünkü bu Türk tarihinin sahipleri yaşayan 300 milyonluk Türk milletidir. 2006 yılında insanlık ve özellikle de Avrasya coğrafyasında yayılmış olarak bulunan Türk dünyası ve aynı bölgeyi paylaştığımız tüm Arap âlemini yakından ilgilendiren BOP odaklı gelişmelerle yüz yüzeyiz. Atlas Okyanusu kıyısında Fas’tan başlayıp doğuda Çin sınırına kadar yayılan BOP (Büyük Orta Doğu Projesi) adı ile özetlenen bu projenin uygulanmasına 11 Eylül 2001’de ABD’de ikiz kulelerin vurulması ile 3. Dünya savaşı olarak başlamıştır. Bu savaşın Afganistan ve Irak’ta ilk iki sıcak cephesini yaşadık. Önümüzde de Suriye ve İran saldırıları için askerî ve psikolojik hazırlıkların yapıldığı dönemi yaşamaktayız.

Bu gelişmelerin odağında Türkiye vardır ve bu gelişmelere Türkler olarak doğru bakmak zorundayız.

Toplanan BOP adlı kara bulutlar bu topraklara yıldırımlar, sağanak yağışlar ve seller getirecektir!.

Bu toprakların sahibi Türk milleti mülküne sahip çıkmak kararındadır. Türklük bilincinde olanlar milletini koruma görevlerini yapmalıdırlar. Türk milleti millî devletini ne pahasına olursa olsun korumalıdır, bu da ondan beklenen ikinci görevidir. Millî Devlet nasıl korunur dersek, cevabı Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN TBMM nin 3. açılış konuşmasında 1 Mart 1922 tarihinde millî eğitim konusunda yaptığı konuşmasında buluruz:

“EFENDİLER! YETİŞECEK ÇOCUKLARIMIZA VE GENÇLERİMİZE, GÖRECEKLERİ TAHSİLİN HUDUDU NE OLURSA OLSUN EN ÖNCE VE HER ŞEYDEN ÖNCE TÜRKİYE’NİN BAĞIMSIZLIĞINA, KENDİ BENLİĞİNE, MİLLÎ GELENEKLERİNE DÜŞMAN OLAN BÜTÜN UNSURLARLA MÜCADELE ETMEK LÜZUMU ÖĞRETİLMELİDİR. DÜNYANIN MİLLETLERARASI DURUMUNA GÖRE, BÖYLE BİR ŞAVAŞIN GEREKTİRDİĞİ RUHÎ UNSURLAR İLE DONANMIŞ OLMAYAN FERTLERE VE BU MAHİYETTE FERTLERDEN OLUŞAN TOPLUMLARA HAYAT VE BAĞIMSIZLIK YOKTUR .”

Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK, bu konuda sadece konuşmamış gereğini yapmış ve yaptırmıştır. Meselâ Türk Yolu dergisinin 9. Sayısında Sayın Bilge ORHUNLU’NUN “Bir Misyonerlik Davası” adlı yazısından Atatürk dönemine ait bilgiyi nakletmek istiyorum;

“ Maarif Bakanı Vâsıf ÇINAR 8 Eylül 1924 tarihinde genç Türk Cumhuriyeti’nin eğitim siyasetinin esaslarını bildiren genelgesinde Türk öğretmenlerine “Yeni bir ülkü ve varlık içinde yeni eğitim yılına başlıyoruz. Türkçü , Cumhuriyetçi ve yenileşmeye âşık bir nesli hazırlamak görevini bütün bir tarih karşısında yüklenen arkadaşlarımın başarılı olması en samimî bir arzum ve dileğimdir.” der ve 1925 yılı Eylül ayında yayımlanan genelgede de şu emirler yer alır:

- Hiçbir okulda Türk ve Türk Devleti aleyhine , derslerde veya ders dışında bir ifade kullanılmayacaktır .

- Türklerin bugünü ve dününü kötüleyen Türk ve Türk Devleti aleyhine yazılmış kitap bulunmayacaktır .

- Türk tarihi ve coğrafyasına ilişkin en ufak bir yanlış, ders kitaplarında , duvar panolarında bulunmayacaktır.

- Türk toprakları hiçbir ülkenin parçası olarak gösterilmeyecektir .

- Ders kitaplarında hiçbir devletin propagandası bulunmayacaktır .

- Bütün yabancı okullarda haftada beş saat Türk Dili, Türk Tarihi ve Coğrafyası okutulacaktır .

- Türk Dili ,Türk Tarih ve Coğrafyası öğretmenleri Türk olacak ve Millî Eğitim Bakanlığı’nca seçilecektir .

- Okullarda her türlü dinî propagandanın yapılması yasaktır .

- Okullarda dinî sembol bulundurulmayacaktır. (Bu son iki kural başta ABD olmak üzere batının misyoner okullarına karşı konulmuştur, nitekim 1928’de Bursa Amerikan Kız Lisesi’nde okuyan Madelet NECDET, Rıza beyin kızları Nemika ve Kâmran, Seniha Talat adlı Türk kızlarının Hıristiyan yapılması üzerine bu kurallara uymadıkları gerekçesiyle okul kapatılmıştır).

Türk milliyetçisinin bildiği Atatürk ve Atatürkçülük, işte budur. 1938 sonrası adım adım yıkılan millî yapı bu Türkçü yapıdır. Yıkımlar, yanlış uygulamalar, baş olmak yerine kuyruk olmak, tarihî ağırlığını bilmediği için gölgesinden korkan, uydu olmayı devlet politikası sananların sayesinde gelinen nokta 2006 Türkiyesi’nde yaşadığımız olumsuz gelişmelerdir.

Türk milleti olarak tarihin sırtımıza yüklediği görev milletimizin maddî ve manevî varlıklarına sahip çıkmaktır. Tarihe karşı olan borcunu ödemektir. Bu konuda da Başbuğ Atatürk’ün sözünü tekrar edersek;

MEVZU-U BAHİS VATANSA, GERİSİ TEFERRUATTIR .