1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Merhaleden Encâma, Kocakarı Masalları

Turgut Güler
Yahyâ Kemâl’in, hayâtı hülâsâ eden meşhûr rubâîsinde, “merhale”ler birbirinin omzuna bindirilir:

“Bir merhaleden güneşle deryâ görünür,

Bir merhaleden her iki dünyâ görünür,

Son merhale, bir fasl-ı hazandır ki, sürer

Geçmiş, gelecek, cümlesi rû’yâ görünür.”

İnsan ömrünün safahâtı işte bu üç merhalelik görüntüden ibârettir. İbn Haldûn’un umdelediği târihî- sosyolojik zâviyeden, devletlerin biyografik bilgileri de, böyle bir merhale sıralamasına kâfî geliyor.

“Allâh, ilelebed pâyîdâr kılsın...” diye niyâza yöneldiğimiz Türkiye’nin, şu son aylara akseden yaş çizgileri, yorgunluk başta olmak üzere hep “pîrî” mesajlar taşıyor. Bu “geriatrik” ârâzlar, çoğumuzun umduğu gibi geçici değilse, ciddî bir imtihânın arefesindeyiz, demektir.

Bahsi geçen şahsî ve mâşerî merhaleleri, her ne kadar dışımızdaki “kazâ ve kader” rüzgârı getirip önümüze koyuyorsa da, “geçmişle geleceğin bir rû’ya”ya istifleneceği âna kadar, gaflet uykusuna mağlûb olmamak gerekiyor.

O, büyük muhâsebe teferruâtının tek tek çeteleden indirileceği gün, gözümüze takılan manzaranın rû’yâ veya hakîkat olmasının da, pek önemi kalmıyor. Nitekim, bütün hayâtımızı bir serap yanılması saymak, realitenin yutkunmasını zora soktu...

Meşgûliyetiniz ne olursa olsun, kontrolü bir def’â kaybetmeye görün. Arkasından gelecek fâciâ zincirini, tahmîn bile edemezsiniz. Atların dizginleri, sürücünün irâdesi dışına çıkarsa, gem azıya alınırsa, arabanın nerede duracağını kimse bilemez. Ya cumburlop yuvarlanır, yâhud, güzel bir tesâdüf eseri, uçuruma varmadan sükûnet hâsıl olur.

Efendim, sular iyice bulanmadan durulmuyor. Bir başka ifâdeyle, temizlik ve berraklığın değeri, zıddıyla mümkün. Zâten, kontrol denilen muâmele ve duruş şekli de, hep bu kontrast özelliklerden gıdâlanıp, büyüyor, serpiliyor.

Bürokrasinin vazgeçilmez plâtformlara çıkarıldığı ülkelerde, kontrol müessesesi, hâkimiyetin ceberut yanını temsîl ediyor. Hiç farkında olunmadan, en mahrem fiillerimiz bile, tâdâd parantezine dâhil ediliyor.

Telefon dinlenmesi hâdisesi, bu noktadan bakıldığında, kişinin, yolunmuş tavuk psikolojisine itilmesi mânâsına geliyor. Peki, insan şahsiyetinin bu tarzda alaşağı edildiği bir vaziyet, hangi ulvî mefhûmları korumak, kurtarmak adına, plâkete müstahak gösterilir?

Şunu, artık iyice anlamak ve kavramak durumundayız: İnsansız topraklara vatan, idealsiz topluluklara da millet denmiyor. Gerisi, lâf u güzaf...

Allâh, encâmımızı hayr eyleye. Lâf bulutlarından boşanan iri kıyım dolu tâneleri, “tok” sesler çıkararak başımıza düşmeye başladı. Önünü-sonunu ve ardını düşünmeden atılan adımların, bir milleti nasıl karmanyolaya getirdiğini, ibret ve dehşetle seyrediyoruz.

Salına salına yürüyen nice sevdâlının, salınmaya tâkatının olmadığını, çok yakınındakilerin dışında, kimse bilmiyor. Uzaktan gelen davul sesleriyle vaziyeti idâre edip gidiyoruz.

Son zamanlarda, TBMM toplantılarının canlı televizyon yayınından şikâyet eden siyâsîler çoğaldı. Hâlbuki, milletin en büyük endâm aynası olan bu çatının altında; gizlenecek, utanılacak herhangi bir şeyin olmaması lâzım gelmez mi?

Neymiş, bâzen mebusların uygunsuz hâlleri ekrana geliyormuş. Bâzen de, canlı yayın psikolojisi, mebus hareketlerini negatif yönde tahrîk ediyormuş. Bu ve benzeri başka ciddiyetten uzak sebeplerle, banttan yayın üzerinde çalışma yapılıyormuş.

“Demokrasi” denen nesnenin, canlı televizyon yayını karşısında gösterdiği bu metânetsizlik, onun tenkîd panayırına ne denli malzeme ürettiğini alenen ortaya koyuyor.

“Encâm”dan “endâm”a uzanan çizgi, zannedildiği gibi kısa ve düz değil. Eğri, hattâ helezonî kavislerle, zihnimizi burkuyor...

“Ne efsunkâr imişsin, âh ey didâr-ı hürriyet!

Esir-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esâretden...”

diye neşîdeler haykıran Nâmık Kemâl bile, bugünkü şaklabanlık karşısında, küçük dilini yutma raddesine gelirdi. Böylesine kıblesini kaybetmiş duruşlar, insanın her iki cihânını da karartır.

Bir tarafta kendi vatan bahçeni târûmâr edecek, milletin bağrına TRT-6 adıyla bir hançer saplayıp, akan gözyaşına seyirci kalacaksın; öte yandan, sun’î ve şike kokulu efelenmelerle Filistin’de halâskârlığa soyunacaksın. Sonra da dönüp, kerli-ferli hamâset (!) nutuklarını, bu azîz coğrafyanın semâsına savuracaksın. Bunca tuhaf içre tuhaf hâdisenin ortasına, hoşgörü ve hürriyeti oturtmaya çalışmak, balığı kavağa çıkartmaktan daha mantık sız ve abes.

Hiçbir âdemoğlu, kendi ayağıyla ve rızâ göstererek uçurumun kenârına gitmez, oradan aşağıya atlamaz. Ne var ki, nicedir bize, bu hamâkatin yüceliğine, fazîletine dâir mavallar okunuyor.

Türk yurdunun üstüne abanmaya dâir büyüttükleri habîs emellerini, ahtapot misâlî başımıza çullandıran mâlûm düşman karargâhları, trenin kazâya uğramaması için, her türlü tedbiri almış görünüyorlar.

Basîret sâhibi idârecilere ne kadar muhtâc olduğumuzu, TRT’nin kanal numaralarını 5’den yukarı saymaya başlayınca, bir def’â daha anlıyoruz...

“Otoriter” olmakla, öyle görünmek, farklı adreslere giden posta arabalarına biniyor. Hoş, günümüzde onlara “kurye” veya “kargo” deniyor ya, yine de özündeki ayrılığın derin olmadığına inanmak ihtiyâcındayız.

Etrâfına, kendisinin tek seçici, tek âmir, tek lider, sözünde hilâf aranmaz şahsiyet olduğunu beyâna çalışan, kim olursa olsun, “Milenyum Çağı”nın ahvâli içre, “veyl” ona... Hatâların, gafletlerin ve galiba dalâletin şeddelisi, koyu telvelisi, bu tavrın dibine çöküyor. Ne çektiysek, tarih boyunca hep bu paça ve yaka ölçüsüzlüğünden çektik.

Oysa, en ciddî otorite vâsıtası, mâlûmât zenginliği ile tevâzû dizliği. İkisine de hakkıyla sahip olanın, ayrıca otorite aramasına, hiç sebep bulunmuyor.

Tiryâkî Hasan Paşa’nın, Kanije Destânı’nı şehîd kanlarıyla yazıp imzalamasından sonra, Pâdişâh cânibinden tevcîh olunan vezirlik pâyesi için: “Bu kadarcık hizmetin mukabilinde vezir olunacak hâle mi düştük?” diye hayıflandığı çağ, sanki Mâverâ’nın çok ötelerine kaymış gibi görünüyor.

Yersiz tefâhür, farkında olmadan kibirlenme, böbürlenme vâdilerinden su taşımaya başlar ve mevcûdu hızla tüketip sağa, sola el açmayı, vak’a-yı âdiyeden saydırır.

Tiryâkî kâbında yeni Türk duruşlarına, hakikî hayâtın ana caddesinde rastlamak murâdını tâzeliyoruz...

“İnandırıcı” olmanın, elbette tek yolu ve tarzı yok. Fakat, bir şartı var. O da, söylediğine, kişinin bizzat kendisinin inanması. Önümüze dayatılan politikacı tipinde; bu soruyu, yâni şahsına inanıp inanmamayı; koyacak, yapıştıracak yer bulamazsınız. Çünkü, Türkiye’de zuhûr eden siyâset erbâbı, aynı zamanda Şeytan’a ve yalan makinasına papucu tersden giydirecek mahâret seviyesindedir.

Zâten, insanları inananlar ve inanmayanlar diye zıt kutuplara ayırmanın da hiç mânâsı kalmadı. Zîrâ, “mânâ”nın her çeşit rengini, tonunu kefenleyip toprağa havâle eyledik. Elimizde kalan kuru, zift karası madde ile, hangi “inanma” fiiline kürek çekeceğiz?

Eskiden, uğursuzluk nişânesi olarak, “ocağına incir ağacı dikmek” deyimi kullanılırdı. Aslında pek mukaddes ve şifâ kaynağı bir meyve olan incir, ağacının kök salmadaki husûsîyeti yüzünden, bu netâmeli söze sermâye edilmiş. İdrâk ettiğimiz zamânın incir dikicileri, işin hacmini öylesine büyütmüşler ki, her çeşit âferini hak edercesine “Vatan” yıkıyor ve satıyorlar.

Ortada inanan ve inandıran kalmayınca, ağırlıktan da kurtuluyoruz. Yalnız, bu şekilde elde edilen sâdeliğin göbeğinde kocaman bir kümes var. Onun altında da, vaktiyle insanların yaşadığı bilmem kaç katlı höyük...

Bir vakitler “cirit atma”, mertliğin ve de Türklüğün timsâli idi. Şimdi, etrâfımızda da, içimizde de nâ-mertlik cirit atıyor. Akla gelebilecek her türlü menfî hâl ve tavır, müşteri çokluğundan kesintisiz vardiya ile üretim yapıyor.

Türk’ün, mâzîsinde kalan aydınlık yüzünde, hîle ve desîsenin çarpıp paramparça olacakları bir kaya metâneti vardı. O mübârek sîmânın Dünyâ aynasına akseden şemâili; rahat, huzûr, sükûn, insan haysiyeti gibi ışıklı dallar uzatıyordu.

Son asrın en problemli Dünyâ mıntıkaları, Filistin ve civârı ile Balkan ve Kafkas coğrafyalarıdır. Hemen her gün, bu üç bölgeden yayılan ateş, is ve duman, hâlâ vicdânını satmamış bir avuç hakkâniyet sâhibini, elem sandallarına bindiriyor.

Yine bu üç nâzik arâzi üzerinde yaşayanlar, târihlerinin en müreffeh ve mes’ûd zamanlarını, Türk hâkimiyetinde idrâk ettiler. Bu, yalnız Türk dürbünüyle görülen bir manzara olsaydı, sübjektif damgasını yer, otururdu. Dünyâ-âlemin teslim ettiği bir umûmî kanaat, Türk nizâmının sağladığı cihân barışını dillendiriyor.

Geriye, bu güzîde milletin şanlı mâzîsini ve yektâ meziyetlerini, o milletin hâl-i hâzırdaki nesillerine anlatıp, kavratabilmek kalıyor...

Şâhid olduğumuz hâdise ve gelişmeler, “içlenme”nin zirveye çıktığı hisli günler yaşatıyor. Nasıl yaşatmasın ki? Varlık sebebimiz bunca yüce mefhûm, kaldırım taşı gibi ayaklar altına alındı.

Lâfa gelince mangalda kül bırakmayanlar, tatbîkâta ne kadar bîgâne kalıyorlar. Sözün özü, kendi gaflet kasnağımızı, var gücümüzle kendimiz geriyoruz. Ortadan yarılmasına ramak kaldı. Onu da becerirsek, hem rahatlayacağız (!), hem de düşman gürûhundan bol âferinler alacağız.

Sık sık, millî gurûr ve haysiyetimizi ber-havâ eden çarpık icraata, başta Osmanlı olmak üzere, Türk târihinin değişik dönemlerinden referans bulma gayretleri boy gösteriyor. Târihin en önemli fayda, hattâ vazîfelerinden biri, sonraki yıllara mukâyese imkânı vermesidir. Ne var ki, zamâne elinde bu, imkân olmanın ötesine taşınıp yalan, dolan ve iftirâ malzemesine mahfaza yapılmak istenmektedir.

En son ortaya konan ve adına “açılım” denen TRT-6 fâciâsı için, Osmanlı’dan marka tescîli arayanlar, mâzînin kabir azâbı çekmesine vesîle oluyorlar. Bu hususda hakîkatı görebilmek için, önce “Osmanlı” ve “Osmanlıca” tâbirlerini iyi anlamak lâzım. Türkçeye yalın kılıç hücûm edenler, TRT-6’ya “açılım” mantığıyla bakanlar, filoloji ile millî târih arasındaki yakınlığı asla kavrayamazlar. Gel de “içlenme”den yaşamaya çalış...

Fırtına öncesindeki sessizlik, sonrasında çıkacak sesler için hazırlık mıdır? Bu, eğer bir ses toplama, depolama seansı ise, içinde en fazla nedâmet nağmesi bulunmalıdır.

Bora, kasırga, tayfun tâbirleriyle anlatılan rüzgâr hareketleri, hep “fırtına” renkleridir. Lâkin, klimatolojik sâhanın tabiî fırtınaları; târih denilen dehlizde kopmuş siyâsî, sosyal fırtınalar yanında hem mâsûm kalırlar, hem de cesâmet iddiâsı taşımazlar.

Sultan Abdülazîz’in cülûsundan başlayarak, Türk insanının maddî ve mânevî denizlerine üflenen “ihtilâl” nefesleri, sebep oldukları dalga boylarıyla, deste deste ağıt, mersiye bestesi yaptırmıştır. Tuna boylarından Kızıldeniz sâhillerine, bereketli Nil tarlalarına uzanan ve hâlâ “muazzam” denilen Cihân Devleti’ni, tez elden kesip, biçip parçalayan “Kavalalı” sermâyesi, kendi sonunu da bu fırtına ile getirmişti.

Uzaktan arslan heybeti sezilen 19. asır Türkiyesi’nin, yakın plânda ağzında diş kalmamıştı. İşte, bu uzak-yakın peyzaj mukâyesesi, Türk’ün aklını ve gönlünü ziyâna sokacak neticeler getirmiş, “kendi gök kubbemiz”in üzerimize çökme hamlesi, son bir gayretle durdurulmuştu.

Târihin, fırtınalar koparan milletinden, koca koca parçaları söküp alan bu fırtına zincirine, yine bizim gaflet hâllerimiz sebep olmadı mı?...

“Kafasızlık”la sıfatlandırılmak, yalnız fertler için değil, cemiyetler için de müthiş bir aşağılanma, horlanma tarzı. Fakat, en acı kafasızlık ithâmı, beşeriyetin kendine yönelttiğidir. Burada, pişmanlıktan başlayarak, hemen her çeşit dövünme, hayıflanma rengi, tayf zenginliğine ulaşır.

Yakın ve uzak geçmişimizde, kafasızlığımızı Dünyâ tribünlerine seyrettiren o kadar çok hâdise var ki... Siyâsî ve askerî sâhalara âit kafasızlık sahîfeleri, bize bir hayli rakam saydırır ama, esas, günlük hayâtın sâdeliğine akseden oyalanmalarımız yürek yakıyor. Asırlar boyunca kendimizi uzak tuttuğumuz nice meslek yüzünden, aynı mekânı paylaştığımız gayr-ı müslimlere, patronluk bahş etmedik mi?

Askerlik bile yaptırmadığımız bu ekallliyet mensuplarına, sonuna kadar tanınan hoşgörü, nihâyet hançer şeklinde bağrımıza, döşümüze saplanmadı mı?

Evet, kafasızlık tam mânâsıyla bir millî haslettir ve ne edersek edelim; millet bünyemize yapışmıştır. Demirbaş Şarl’ın keyfini temin için Petro’yu âzâd edişimiz veya Dömeke Zaferi’nin tes’îdi (!) maksadıyla Girid Adası’nı Yunan’a ikrâmımız gibi vitrine çıkmış kafasızlıklar; Balkan Harbi’nin aklı imhâ eden hesapsızlıkları yanında, bayağı ciddîye alınırlar.

İdrâk etmekte olduğumuz 21. asrın “bî-ser” listesi henüz açıklanmadı ama, Allah var, ön sıralardaki yerimiz şimdiden hazır... Böyle bir sıralamaya vesîle garîb işler arasında Nato da mühim mevki tutuyor.

“Nato”, yâni Kuzey Atlantik Teşkilâtı Antlaşması, bugünkü bulunduğu yer itibâriyle, bilmem hangi arâzi parçasını güzelleştirme derneği mesâbesinde bir ciddîyete(!) büründürülmüştür. Kurulduğu yıllardaki tek hedefi, Sovyetler Birliği’nden gelecek tehlikeleri önlemek olan Nato, şimdi Rusya’yı da içine kabûl edecek hazım genişliğine ulaşmıştır.

Biraz inceleyici nazarla bakıldığında, Nato denen askerî ve siyâsî birlikteliğin rakîbi, daha sert ifâdeyle düşmanı hakkında, telâffuz güçlüğü çekilmektedir. Öyleyse, bu teşkilâtı; küçültmeden ve de hiçbir masrafını kısmadan, eski Demirperde ülkeleriyle büyütüp genişletmenin mânâsı nedir?

Tabiî ki, görünen bu manzaranın bir yerinde de Türkiye bulunmaktadır. Çünkü, Türkiye hâlâ Nato’nun içindedir. Peki, bundan umulan fayda, yakın ve uzak gelecekte nedir?

ABD, AB ile BDT’yi üye veya sempatizan sıfatıyla bünyesine katan Nato, şimdilik üç kıt’âya hükmeden bir Hristiyan kalkanına dönüştürülmektedir. İşte, tam burada, Türkiye’nin Nato başlıklı derin düşüncelere dalması ve kendi istikbâli istikâmetinde pratik bir karar alması beklenmeli. Lâkin, gidişâtın grafiği, böylesine radikâl hamleler için umut vermiyor.

Nato’nun faaliyet mantığı Türk’ün boğazına takılacak kılçık gibi, riskli...

Fil, cüssesi başta olmak üzere, bütün insanlığı kendine bağlayan, adını Dünyâ dillerinin hepsine yazdıran özelliklere sâhip, Bu, mûnis canlının, târih boyunca göründüğü yerler arasında, bir hayvan için hayli şaşırtıcı olan askerî galeriler de var. Hanibal’dan Timur’a uzanan ordulu yürüyüşlerde, fil birliklerinin, insan gözünü okşayan âhenkli adımları, yirminci asrın tank paletlerine, tanıdık selâmı göndermiyorlar mı?

Timur’un şahsî târihi demek olan “Tüzükât-ı Timur Gürkân”da, Ankara Muhârebesi’ne tekaddüm eden günlerde; Kızıltepe ile Mardin arasındaki gür ormanlarda, Semerkand Hâkimi’nin, filleri nasıl sakladığı anlatılıyor.

Şu anda, bahsedilen yerde, bırakın gümrah ormanı, maki boyundaki çalılara bile rastlanmıyor. İnsan eliyle -ve tabiî, aklıyla- tabiatın yok edilişinin en göze görünür misâllerinden biri, işte bu, Mardin- Kızıltepe civârındaki muhayyel orman (!) varlığıdır.

Ankara Muhârebesi’nin, Türk târihi içindeki mevkiini ve bilhassa Osmanlı Devleti’ni ilgilendiren neticelerini sayarken, bir vakitler fil barındırılan ormanların, hakîkat ötesine gönderilişini de, ayrıca kaydetmek lâzımdır.

Fil deyip geçmeyin. Bâzen hortumu, bâzen de dişi ile oyalanır, takvimden yaprak kopartırız...

“Kocakarı masalı”nı küçümseyip de onu kaale almayanlar, bugün daha beter mavalları masal niyetine kulağımıza üflüyorlar. Hayâtın, dâimî bir plâk dönüşü ritminde tekrarlandığını savunanlar, bahsettikleri durak noktalarında hep kendilerini görüyorlar.

Kendini beğenmişliğin en ufak dozunda bile, insanı küfrün batağına sürükleyecek günâh câzibesi mevcut. Bu yüzden, tevâzûun hakikî hâli, ömür ağacına en kuvvetli zamklarla yapıştırılmalıdır.

Bağırıp çağırarak, ortalığı birbirine katarak aynadaki aksini devâsâ mikyaslara taşıyanlar, insanlık okulunun bahçe kapısından bile içeri giremezler. Zîrâ, “haddini bilmek” demek, her şeyden önce kendini bilmek demektir:

“İlim, ilim bilmekdir,

İlim, kendin bilmekdir,

Sen kendini bilmezsin,

Ya, nice okumakdır.”

“Dost bahçesi bülbülleri”nin en şakraklarından Yûnus, ilim târifini bu şekilde yaparken, gayrısının, ancak “hayvan yükü” hükmünde muâmele göreceğini söylüyordu.

Zâten, mes’elenin özü de, bu hassas terâzi kefesinde yatmakta. Yâni, insana “insan yükü” lâzım demeli ve bu düstûru hayat çadırının tepesine bayrak yapıp asmalıdır.

Korku ile muhabbetin aynı dala asılmayacağı, kendi asrımızı yakalayacağımız günleri bekliyoruz...

“Muâsırlaşma”, 18. asrın başlarındaki Lâle Devri’nden itibâren dilimizden düşmedi. Her sazı eline alan, bu makâmda besteye niyetlendi. Öylesine “kara sevdâ” şarkı ve türküleri söylendi ki, “muâsır”laşamazsak, insandan sayılmaya bile hak iddia edemezdik.

“Asrîlik” etiketi altında bu propagandayı yapanlar, muârızlarını linç etmek için, akla gelebilecek her çeşit yolu mübâh saydılar. El’an da aynı minvâl üzreyiz. Değişen bir şey yok..

Bir def’â, kendini muâsırlaşmaya namzet gösterdin mi, daha işin başında mağlûbiyeti kabûlleniyorsun. Çünkü, artık senin, yetişmek mecbûriyetinde olduğun bir rakîbin var.

Hâlbuki, tek tek ele alındığında; âile içinden mâşerî münâsebetler seviyesine kadar, Türk milletinin, o sözde asrîlere ne kadar yukardan bakma hakkı bulunmaktadır. Asra uygun yaşamayı, maddenin katı ve rûhsuz duruşuna denk sayanlarla varılacak yer, bugün bulunduğumuz “gayyâ kuyusu” kenârıdır.

Yâni, üç asrı aşkın zamandır çırpınıp durduğumuz muâsırlaşma mâcerâmızda, en büyük hatâyı yakından da, uzaktan da görememişiz. Önümüze konan aynada, aksimize bakacak yerde, hep başkalarının slüetlerine takılıp kalmışız. Mes’ele, kısaca bundan ibârettir, ammâ, gidişâtın rotası, yine bildik istikâmette...