1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Mefkûresiz, Mâ-Meleksiz Kaldık

Turgut Güler
Son günlerde Kıbrıs Adası’nda plânlanan Rum tezgâhları, ağına oradaki -sözde- Türk idârecilerini kolayca düşürmüş görünüyor. Mevcud hâliyle bile kapanmayan bir yara olan Kıbrıs, bahsedilen plân gerçekleşirse, artık tamâmen elimizden sıyrılıp gidecek.

Ada’da, hatırı sayılır bir askerî kuvvet bulunduran Türkiye, ayrıca KKTC’nin her hususdaki vekîli ve hâmîsi durumundadır. Buna rağmen, millî endişelerimizin en küçük aksini, Türkiye kaynaklı bilgiler arasında göremiyoruz.

Avrupa Birliği’ne Rum tarafının sırtından dâhil olmak gibi ham hayâllerin peşine takılarak, bütün dünyâya tebessümler dağıtan KKTC temsilcileri, arkalarındaki milletin hissiyâtını hiç hesâba katmıyorlar, kaale almıyorlar.

Şunu, açıklıkla ifâde etmek lâzımdır ki, bugün Kıbrıs Türk bölgesinde, millî hassasiyetleri zayıflamış bir ekseriyet yaşıyor. Meşhûr Annan Plânı oylaması öncesinde ve sonrasında, bu nüfûsun, Türklük ideâline ters düşen çizgisi anlaşılmıştı.

Kıbrıs’ın kaderini, geleceğini, orada hasbe’l-kader yaşayan cemiyetin, sandığa akseden irâdesine terk etmek, Kıbrıs ölçeğinin çok ötelerinde fâciaya zemîn hazırlar. Kıbrıs’ın, öyle göstermelik referandum, plebisit canbazlıklarıyla rota değiştirmesi, Türk târihinin seyrini karıştırır.

Biz Kıbrıs’ı, 1571’de Venediklilerden aldık. Bir yıldan fazla süren muhâsara esnâsında verdiğimiz şehîdlerin kanı, Ada’nın bize olan mâliyetini de göstermektedir. Dolayısıyla, bugünkü Rum ve İngiliz slüetleri, Kıbrıs’ın üzerine çok sonraki yıllarda düşmüştür.

Kıbrıs Adası yüzünden, Türk milletinin ne İngiltere ile, ne de Yunanistan’la derin târihe dayalı münâsebetleri olmamıştır.

Hammer başta, bir kısım Avrupalı târihçinin kuru bühtânı olarak anılan Sultan Selîm-i Sânî’nin şarabî (!) tavırları, Kıbrıs’la Anadolu coğrafyası arasına kondurulan kabare ciddiyetsizliğidir. Kaanûnî’nin oğlu ve Yavuz Selîm’in torunu olan Sultan İkinci Selîm, Kıbrıs’ın stratejik duruşunu takdîr edecek dimağ hacmine fazlasıyla sâhipti.

Etrâf’ı tamâmen Türk topraklarıyla çevrilmiş Kıbrıs’ın, Türk Devleti’ne dâhil edilmesinin dışında, hiçbir tercîhi kalmamıştı.

Yalan, dolan, iftira ve kasıtlı propaganda sağanağı altında geçirdiğimiz son yüzyıl, her sâhada olduğu gibi, Kıbrıs konusunda da belimizi büktü, sesimizi kıstı.

Şurasını bilmek lâzımdır ki, Kıbrıs, üzerindeki insanlardan daha çok, coğrâfî ve stratejik durumundan dolayı Türkiye’ye âit olmalıdır. Aksi takdirde, öz yurdumuzda Palikarya’nın iznini almadan dolaşamaz hâle geleceğiz.

“Kıbrıs” başlıklı cehâlet cümleleri, daha, çok düşman sevindirir...

Türkiye Cumhûriyeti’nin yakın coğrafyasında, sıkıntılı nokta sâdece Kıbrıs’dan ibâret olsaydı, şöyle bir silkinmeyle işin üstesinden gelirdik.

Maalesef, daha nice Kıbrıs’ımız var ki, kimi başımızı, kimi göğsümüzü ağrıtıyor. Tabiî, bunların temelinde, ufuksuz politikacıların patinaj yapan adımları var.

Milletlerin güçlü olup olmadıkları; Dünyâ üzerinde sözünün dinlenip dinlenmediği, bâzılarının zannettiği gibi, nüfûs veya toprakla ilgili kriterlere bakılarak ölçülmüyor. Öyle olsaydı. Çin’in her iki husûsda da rekoruna yaklaşma imkânı kalmazdı.

Mâlî büyüklük, yâni ekonomik hacim, günümüzde milletleri ve ülkeleri söz sâhibi yapan en mühim unsur. Lâkin, onun kadar değerli bir başka karakter özelliği daha var ki, bunu pek çok otorite görmezlikten geliyor. Bahsettiğimiz, o millet veya ülkenin târihî derinliğidir.

Geçenlerde, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne alınmamasının sebeplerini araştıran raporu haber yapan bir Batılı gazete, “Türklerin, vaktiyle Viyana kapılarına dayanmış olmasını, Avrupalı bir türlü unutamıyor.” diye başlık atmış. Bahsedilen rapor ve ona dayanan gazete haberi, aslında Türk milletinin büyüklüğünü ortaya koyuyor.

Türkiye’ye, Avrupa Birliği’nin içine girmek mi, yoksa onun rakîbi olmak mı daha yakışır? Cevâbını, suâlin değil, târihin içinde aramalı...

“Mefkûre” kelimesi, pek çok tâbirle birlikte kullanılabilir. Lâkin, rahmetli Osman Tûrân’ın eserinin adında, âdetâ ulvîyet kazanıyor. “Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkû resi Târihi” isimli o âbide kitabın, baştan sona aynı rûh zindeliği ve kalem lirizmi ile yazıldığı, okuyanın gözlerinden anlaşılır.

Türk’ün cihâna hâkim olma arzûsu, aslâ bir ihtiras değildi. İslâm’dan önce de, Müslüman hüviyetiyle de, Türk milleti bunu, “mefkûre” bildi. Yalnız, “Mefkûre” ile ona omuz dayayan ideâl, ülkü, düşünce gibi yakın mânâlı sözlerin sınırını iyi çizmek lâzım. Yoksa, “mefkûre”nin şiirli tılsımı hebâ olur.

Ulaşılması plânlanan, düşünülen her türlü hedefin, listeye girecek adını, “mefkûre” den uzak tutmalıdır. Çünkü, “mefkûre”, diğerlerinin aksine ibâdet huzûru taşıyan bir yöneliş tavrıdır.

Mete Hân’dan Kaanûnî Sultan Süleymân’a kadar, aynı trenin vagonlarına yerleşen nice cihângir Türk, insana bakış açılarındaki gülzâr manzarayı bütün dünyâya göstermenin cehdi içindeydi. Onlar, cümle amel ve hayâllerini yüksek insanlık ideâli için seferber ettiler.

Diktatörce emellerin ve emperyâl hırsların hastalıklı âleminden, âsûde âdemiyet cennetine açılan kapıda, bizim “mefkûre”mizin tabelâsı asılı...

Sultan Dördüncü Murâd’a âit olduğu söylenen:

“Bir nazarda akl u sabrum aldı gitti ol melek,

Ağla ey dîdem ki, çıkdı gitdi elden mâ-melek.”

mısrâlarında; hükümdâr ağzından bir itiraf dillendirilmiştir. Dîvân şiiri çerçevesinde, bu beyitten, sosyolojik ve târihî hükümler çıkarmak, elbette sınırları zorlamak olur. Lâkin, bu yoldaki düşünce silsilesine basamak yapmanın da mahzûru yok.

Dünyâ târihinde, kaybettiklerine gözyaşı dökmesi îcâb eden milletler arasında ilk sırayı Türkler alır. Sultan Murâd-ı Râbî’in, gözünü ağlamaya dâvet ettiği yıllar, bugüne kıyasla kahkaya vesîledir.

Elimizdeki o güzelim “mâ-melek”, “Murâdî” kalemin kafiye tedârikiyle yazdığı gibi “melek” yüzünden kayıp gitmemiştir. Uğruna “mülket”ler harcadığımız varlık, olsa olsa “şeytan” dır. Ama, biz bunca hovardalık eyyâmı içinde, onu hep melek sûretinde canlandırdık.

Aynı hacâlet, el’an Avrupa Birliği karşısında tekrarlanıyor. Görünüşdeki aldatıcı makyajına bakarak, her türlü tâvizi bıçak yapıp bağrımıza sapladığımız bu mâcerada, akla-hayâle gelmeyecek “İblisâne” teklif ve tahrik, art arda sıralanmaktadır.

Asırlardır yitirdiklerimize, son vatan topraklarını da dâhil etmemize ramak kaldı. Bütün mes’ele, melekle şeytan arasındaki farkı görebilmekte yatıyor. Gerisi, irfan ve iz’ân olarak hâfızamızda kayıtlı...

Dövme, kakma, kalem işi gibi tekniklerle, bakırdan yapılmış eşyânın, cıva ve yirmi dört âyâr altınla kaplanması san’atına “tombak” deniyor. Son derece hassas ve de zahmetli bir san’at olan “tombak”, kuyumculuk mesleğinin “ayıp örtme şûbesi”ni teşkîl ediyor.

Netice itibâriyle, bakırdan altın yapma cehdine kapı aralayan bu iş, elbette asır-dîde san’atlar arasındadır. Lâkin, “tombak”dan mülhem bâzı insânî tavırlar, yatsıya kadar bile dayanamayıp aslına dönüyor.

Kaplama, cilâ, makyaj ve benzeri muâmele ile eşyâyı parlatma; daha çekici, daha değerli hâle getirme çabaları, kendi dâiresi içinde mâkûl, hattâ muhteremdir. Bu şekil çalışmalar, bâzı durumlarda mecbûrîyete bile dönüşebilir.

Eşyânın istihâlesinden hareketle, insan kaynaklı davranışlara “tombak çekmek”, suyu tersine akıtmak demek. Bilhassa politika sahnesinde, dâimî bir “tombak” meşgûliyeti göze çarpıyor.

“Tîn” sûresindeki “esfel-i sâfilîn” târifine açılan bütün ana ve yan yolların geldikleri yerde “tombak” var. En mukaddes mevzû ve başlıkları yele veren idâre-i maslahatçı zihniyetin yalama olmuş vidalarında, “tombak” suyu dolaşıyor.

İşte, o noktada Ziyâ Paşa merhûmun meşhûr beytini yüksek sesle tekrarlamak gerekiyor:

“Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma?

Zer-dûz palan ursan, eşek yine eşekdir.”

Yeniçeri Ocağı’nın bölüklerine “orta” deniyordu ki, “oda” tâbirinin menşeidîr. Yirmi dokuzuncu “orta”nın halka mal olmuş adı “Deveciler” idi. Farsçada “deve” mânâsına gelen “şütür” kelimesinden yola çıkılarak, bu bölüğün mensuplarına “Şütürbân Ağalar” diye hitap ediliyordu.

Yaygın kanaatin aksine, Osmanlı ordusunda at, hayvanlar âleminin tek temsilcisi değildi. Coğrâfî endîşeler göz önüne alındığında, askerî harekâtda, Osmanlı arâzisinin mühim kısmı “deve”ye ihtiyaç duyuyordu. Bu yüzden, Yeniçeri bölüklerinden birinin “deve”li isim taşıması pek tabiîdir.

Eski Ay’ların kırpılıp kırpılıp yıldız yapılmasındaki düz mantıkla, Osmanlı’nın “deve” sürecek toprağı kalmadığında, zâten Yeniçeri Ocağı da çoktan hatm-i enfâs eylemişti.

Bugüne gelince, Batı Anadolu’nun muhtelif yörelerindeki “güreş” merâkı dışında, “deve” beslenmez oldu. Buna, “devesizliğe mahkûm” edildik de diyebiliriz.

“Deve”nin aramızdan ve de günlük hayâtımızdan sessizce çekilip gitmesi, târihî romantizm tünelinde hıçkırıklara sebep oluyor. Çünkü, “deve”yle berâber muazzam bir medeniyet gayb âlemine uğurlanmıştır.

Her ne kadar Arab rengi ve kokusu taşısa da, “deve”nin Türklüğü, küçümsenmeyecek miktardadır. Açacağınız en hacimsiz sözlük veya ansiklopediden çıkacak “deve” asıllı kelime topluluğu; atasözü, deyim yığını, bu cefâ-keş hayvanın ne derecede bizden olduğunu gösterecektir. Her çeşit hemşehrîlik beratını hak eden “deve”ye selâm olsun... Ondan değil, zamandan şikâyetçiyiz.

“Bâkî, çemende hayli perîşân imiş varak,

Benzer ki, bir şikâyeti var rûzigârdan.”

diyen şâir, zamânı tuşa getirip, cümle âdemoğluna “müştekî” gömleğini giydirmiş.

Şahsî ve san’atkâr hayâtına bakıldığında; “Kazaskerlik” makâmına kadar yükselmiş ve “Sultânü’ş-Şuarâ” diye çağrılmış bir fânînin, Kaanûnî ihtişâmına sırtını dayayıp “rûzigâr”dan şikâyet etmesi, ilk anda pek inandırıcı gelmiyor.

Ne var ki, şikâyetin alt ve üst sınırı çizilmemiş. İnsanın mayasıyla çok yakından alâkalı bu şikâyet edâsı, hemen her zeminde neşv ü nemâ muhîti buluyor.

“Rûmeli Kazaskeri” olmuş bir “molla”nın, içinde büyüttüğü ukde “Şeyhü’l-İslâmlık”sa, serzenişin kaleme yüklenişi şâirce tezâhür ediyor.

Derken, işin içine “kadir bilmezlik” isnâdı karışıyor ve bunun ancak “musallâ taşı”nın karşısında telâfi edilebileceği tahayyüle giriyor:

“Kadrini seng-i musallâda bilüb ey Bâkî!

Durub el bağlayalar karşına yârân sâf sâf..”

Şikâyetin dozu, rengi, kokusu elbette kayda değer ama, şâirce ifâde edilmesi bir başka güzel. Nâmık Kemâl’in tarrakalı mısrâlarında “fedâkârlık” ve “serdengeçtilik” tercihine sunulan şikâyet, neredeyse suç ve kabahat hükmüne girecektir:

“Bâis-i şekvâ bize hüzn–i umûmîdir Kemâl!

Kendi derdi gönlümün, billâh gelmez yâdına..”

Zamâne dilinde buna kısaca: “Vatan, millet, Sakarya!..” deniyor...

Hamâsetin hafîfe alındığı ve avam işi telâkkî edildiği günler yaşıyoruz. Hâlbuki, el’an üzerinde yaşadığımız vatan toprağından, ciğerlerimize çektiğimiz havaya kadar, bütün aslî ihtiyaçlarımızın temelinde, o, karikatürize tavırlar revâ görülen “hamâset” var.

Henüz cinsiyetini bile tâyin edememiş, herkesin mâlûmu bir şarkıcı: “Oğlum olsaydı onu askere göndermezdim.” demişti. Geçenlerde, bu yüzden mahkemeye çıkmış. Türk yurdunda, Türk’ün an’anesini hiçe sayan bu zât, mahkeme girişinde ve çıkışında muzaffer kumandan edâsı ile alkışlanmış.

Maalesef, geldiğimiz uçurum kenârı budur. Sen, istediğin kadar “ordu-millet” edebiyâtı yap. Artık, o çeşit lâfızlara itibâr eden kalmadı.

Nicedir, Türk vatanının sâkinleri, uydurma hüviyet arayışının içine itildiler. Gün geçmiyor ki, “alt-üst kimlik” nutukları duyulmasın.

Bir hususda kafaları karıştırmak için atılması gereken ilk adım, “ihânet”e “mâsûmîyet” maskesi giydirmektir. En pes perdeden yükselen “Kürt Mes’elesi” sesleri bölücülüğe resmîyet kazandırma gayretleriydi.

Hayfâ ki, bu tehlikeli oyuna, birileri yel yepelek dâhil oldu. Adına “terör” denen ve bu yüzden de ebâdı tam mânâsıyla görülemeyen hareket, aslında alıştıra alıştıra gelen bir isyânın provasıdır. Kendini şarkıcı zanneden kişiye kaldırılan “Bîji Diva” pankartı, Türk milletine ve Türk Devleti’ne kaldırılmış ve bayramımıza kan akıtılmıştır.

Bayramın adına ipotek koyma gayreti, birilerini heyecanlandırıyor. “Ramazan Bayramı” mı, “Şeker Bayramı” mı? Yoksa “Fıtır Bayramı” mı?

Üçüncüsünü, yâni “Fıtır” tercihini, daha ziyâde ilâhiyatçı akademisyenlerin savunması, doğru adresi arayanlara kolaylık temin ediyor. Lâkin, öyle bile olsa, “galat” ve “umûmî kabûl” faktörlerini de hesâba dâhil etmek durumundayız.

Ramazan ayının sonuna, ilâhî takdirle konmuş bir bayrama, “Ramazan” adını vermek, “ismiyle müsemmâ” isâbeti çıkarır. Kaldı ki, fıtır sadakasının Ramazan’a mahsûs bir maddî ibâdet oluşu, bayrama verilecek isim mes’elesinde “Ramazan-Fıtır” rekâbeti mantığını ber-havâ eyler.

“Şeker”in tek sevimli ve tesellî veren tarafı, “şükür”den galat olma ihtimâli. Değilse, madde katılığında bir “kelle şekeri” slüeti ortaya çıkar.

Bayram dâhil, dinî ritüellerimizi sulandırma, soysuzlaştırma ve nihâyet mânevî yoksulluğa yol açma gayretleri, elbette yeni değil. Asırlardır süren bu mecrâdaki sinsi mücâdele, içinde bulunduğumuz günlerde, teknolojik desteklerle iyice azgın hâle geldi.

Haçlı kinini de bohçasına koyan ateist kılıklı sokak tellâllarına, en yüksek devlet kademelerinden resmî pey sürülmesi, işin en can alıcı noktası. Böğrümüzü delik-deşik etmeye azmetmiş kasıt ehlinin kurduğu tuzağa, Türk Devleti’ni temsîl edenlerin bu kadar kolay düşmemesi lâzım... Fedâkârlık, söz iklîminde de insanı yüceltir.

Vatan uğruna gösterilebilecek fedâkârlığın en üst noktası, şehâdet... Ondan ötesi yok. Bu can verme şekli, İslâmî bir ıstılah olmakla birlikte, Türk motifleriyle süslenmesi çok dikkat çekici.

Türkler dışındaki Müslüman milletler: “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölü’ demeyiniz. Bilakis onlar diridirler.” âyetiyle müjdelenen ölüm tarzını bilip ona özenmekle berâber, iştiyak derecesi bakımından Türk milletine yaklaşamamışlardır.

“Şehidlik” sözü, hem o şerbeti içenin ulaştığı makâm, hem de “mezarlık” soğukluğuna uzatılan gül kâsesidir. Türk vatanı, önceki ve şimdiki sınırları içinde, boydan boya bir “şehîdlik” görünüşündedir.

İstiklâl Marşı’mızdaki:

“Şühedâ fışkıracak, toprağı sıksan, şühedâ!..”

mısrâı, alelâde toprakla “vatan” arasındaki muazzam farkı, ne güzel anlatıyor.

Hakkâri’deki Aktütün Karakolu’nda askerlik yapan on yedi evlâdımız, fışkırmak için vatan toprağına girdiler. Elbette; baba ocaklarında, ana kucaklarında yürek burkan manzaralar yaşandı. Elbette; arkalarından ağıtlar yakıldı, feryâd ü figân koparıldı. Lâkin, bu on yedi delikanlı, Türk’ün ne ilk şehîdleridir, ne de son. Geçmişten geleceğe uzanan târihî yol üzerinde, adım başında, benzer vak’aya rastlanacaktır.

Türk çocuğunun yurduna, bayrağına, târihine ve de istikbâline sâhip çıktığını, ancak:

“Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı.

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı,

Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.”

haykırışını duyunca anlıyoruz.

Dünyâ’da hiçbir milletin, askere gönderdiği çocuğuna kına yaktığı görülmemiştir. “Kınalı Kuzular” tâbiri, mecâzî mânâda Türk askerlerini karşılamaktadır. “Ordu-millet” demek, Türk milleti demektir.

“Aktütün Şehîdleri”, bayram havası içinde ölümsüzlük vâdisine yürüdüler. Dolayısıyla, “bayram”ın mânâsını daha bir derinleştirdiler.

Bayrak, bayram ve düğün, Türk’ün günlük hayâtında, “şehâdet” tablosunu tamamlayan tabiî unsurlar hâline gelmiştir. “Kına” motifi de, bahsedilen tabloya aslî renk olma azmindedir.

“Şehîd”in ardından söylenecek çok söz vardır, deseler de; hem ağzın, hem de kalemin nutku tutulduğundan, çâresizliğin ilânı, tek çâre gibi görünüyor.

Bütün bunlar, “şehîd” ve “şehâdet” makâmında hasb-i hâl kabûl edilsin. Ve fakat, akıp giden hayâtın ortasına dikilen bir taş sütûn var ki, onun duruşunu anlatmadan da, içimizdeki “şehîd” duyguları huzûr bulamaz.

“Aktütün” hâdisesi, aslâ ve kat’â bir “terörist” işi değildir. Şimdiye kadar, bu mes’eleye tutulan projektörlerin voltajı düşük kalmıştır. En alt kademeden en üst nişan sâhibine kadar, Türk Devleti’nin anlaması ve anlatması gereken husus şudur: Ortada bir ayaklanma vardır. Aktütün’de beş buçuk saat süren çatışma, terörün değil, savaşın fotoğrafıdır. Adını doğru koyalım. Bu, bir savaştır...