1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

MEDYANIN DÜMENİ KİME EMANET?

Fevzi Şahin
Neredeyse 1920`lerin mütareke basınını arayacağız! Aradan 84 yıl geçmiş. Aynı koro yine iş başında. Basının belli köşelerini tutmuşlar, aynı işbirlikçi tutumu sergiliyorlar. Ancak bu kez yerleri farklı. Günümüzün korosu, Türk medyasının dokunulmaz ruhban sınıfına mensup olup, İstanbul`un sosyete meyhanelerinden, Başbakan’ın uçağından, entel barlardan, beş yıldızlı otellerdeki resepsiyonlardan, kral odalarından, sırça köşklerinden, egemenlerin sofrasından ve boğaz manzaralı villalarda bir elinde viski diğer elinde puro ile haykırmakta… Başbakanın ya "abi"si ya da "yanak okşayıcısı"dırlar. Her türlü utanmazlık şimdi de açıktan sergileniyor. Yıl 2007. Aradan 84 yıl geçmiş. Mütareke basınının günümüzdeki temsilcileri geçmişten hiç ders almamışlar. Utanmıyorlar, korkmuyorlar ve kendilerine verilen görevi büyük bir sadakatle yerine getiriyorlar.

Demokrasi anlayışları da ayrı bir inceleme konusu. Çünkü onlar demokraside bir tarafın temsilcileri. Nasıl bir taraf derseniz, "Batıcı, sekülerci, liberal." ve keser misali kendilerine göre yonttukları, demokrasi anlayışlarıyla, Türk milletiyle ve Müslümanlık anlayışıyla rahatça dalga geçebiliyorlar ve kendilerince ilginç(!) çözümler üretebiliyorlar. Artık bunların kime ve neye hizmet ettikleri, esaslı bir şekilde sorgulanmalı. Gazetelerin izledikleri yayıncılık politikalarına bakmak bile bu yakıcı ve yıkıcı gerçeği, görmek için yeterlidir.

"En iyi kıvrak dansı ben yaparım" kavgası bu... Altta kalanın aklına “onurlu gazetecilik” geliyor... Neredeyse “onur”, yenilgiden sonra sığınılacak bir masumiyet limanı hâline gelmiş durumda. Boylarını aşan biri çıkıp biraz sesini yükselttiğinde; ortalıkta ne ses ne bir nefes!.. Aradan bir süre geçtikten sonra hafıza-i beşere istinaden beyler yine meydanda, yine toz duman: Haysiyet, şeref, onur hatta etik... Çok zaman da hamaset nutukları... Gür ve davudî.

Bu davudî sese sahip olanlardan biri Türkiye'nin en büyük ve en etkili gazetelerinden birinin yayın yönetmeni. Hayatı boyunca hep işleri düzgün gitmiş, seçkin okullarda okumuş, gençlik yıllarında solculuk yapmış, daha sonra büyük bir medya patronuna yaslanarak medyanın amiral gemisinde rotayı belirleme şansını yakalamış, en iyi şarabın nerede içileceğini bilen, toplumsal olayların dışında kalmış biri.

Garip, kaba ve militarist bir üslupla mevcut siyasi ve toplumsal meşruiyete karşı kalem oynatan, yoktan kriz üretmeye çalışan, düşünce adamına yönelmekle yetinmeyip artık bizzat düşüncenin kendisini hedef alan, anlamsız entelektüel düşmanlığını sürdüren, sonra yanılıp bu denli etkisiz olduğunun farkına varmasına rağmen büyük bir geminin kaptanlığını hâlâ sürdürebilen ve bu durumdan da hiç gocunmayan biri.

“Yiyelim, içelim, tatlı hayat yaşayalım, hükümetlere övgüler düzelim, siyasetten uzak duralım, halka yalan söyleyelim; doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterelim... Aldığımız yüksek maaşların hakkını verelim...” edasında, bağımsız (!) bir gazeteci.

Gazetecilik mesleğine açıkça ihanet anlamına gelen bu edaya medyanın ağır ağabeylerinden herhangi bir tepki gelmedi. Gazeteciler, meslek örgütleri tam bir suskunluğa büründüler.

Emperyalist kuklası aşiret reisini yıllardır sempatiyle zikreden amiral gemisi kaptanı, bir sabah uyandığında aniden "Türkiye'nin hedefi artık Barzani'dir!" deyiverdi. Kıvraklığın gereği PKK ve Kuzey Irak hakkındaki yayın çizgisi, gündeme ve günün koşullarına göre değişti. İşte birkaç örnek; 16 Ekim 2002’de köşesinde “Biz Kürt devletine niye karşıyız?” başlığı ile yazdığı yazısında; Kuzey Irak’ta Türkiye’nin kontrolünde ona dost bir Kürt devletinin kurulması, bizim için daha iyi olmaz mı? Ben “Olur” diyorum. “Menfaatimize aykırıdır” diyenler ise, açıkça bir gerekçe göstermiyorlar” yorumunu yapmıştı. Hatta daha da ileri gidip 11 Nisan 2007’deki yazısında, “kırmızı çizgilerin” kaldırılmasını istemişti aynı yazar. “Türkiye’nin Kuzey Irak politikasını artık ‘kırmızı çizgiler’ kıskacından kurtarıp, daha gerçekçi bir temele oturtmamız lazım. Nedir bu gerçekçilik; Artık orada bir Kürt realitesinin bulunduğunu kabul etmek ve onun “özerk ve federal” yapısına saygı göstermektir.” diyor

Yaptırdığı haberlerle, yazdığı yazılarla bölücü PKK’ya ve hamilerine dolaylı da olsa destek olan bu yazarın nihayet aklı başına gelmiş olmalı ki 22 Ekim 2007’deki yazısında “Artık hedef Barzani” diyebiliyor.

Altta kalmamak lazım tabi ondan aşağı kalır mı diğerleri? TRT`yi dolandırmaktan 11 ay 20 gün hapis cezası almış cezası Yargıtay tarafından onanmış, Belçika pasaportuna sahip ve ülkemizde en çok Avrupa’yı savunan adam. Türkiye’de Avrupa’yı savunduğu kadar gidip Avrupa’da Türkiye’yi savunsaydı bugün belki de o çok sevdiği AB’ye girmiştik. 04 Ekim 2005’ tarihinde “Hayatımın en güzel gününü yaşadım... Atam, ruhun şad olsun...” başlıklı yazısıyla “Bugün hayatımın en güzel günü, zira Türkiye AB trenine bindi” diyebilen ve bunu bir övünç kaynağı yapıp buna inanacak kadar gerçekleri göremeyen bir adam.

Yaptığı analizlerde neredeyse hep Amerika´nın kâr-zarar hesabını yapan, Türkiye´nin başına ne geleceğini umursamayan, vatanına pek değer vermeyen bir gazeteci. Analiz kabiliyetini memleketinin çıkarlarını göze alarak kullansa şahane olur ama kafasında çözememiş bazı detayları. Diğer yandan konu ülkenin milli meselesi olduğunda hiç ses çıkarmazken, (bu son dönemdeki şövenliğini bir tarafa bırakırsak) Batılıların dümen suyunda yazılar kaleme alırken, AB, Amerika hülyalarını halka satarken gerçekten çok masum, esprili, hatta çok romantik olabiliyor.

Medyamızda cinayet masası uzmanlarımız bile var. Bu zat-ı muhteremin kafasındaki konsepte göre ise ülkede her hangi faili meçhul bir saldırı olsa katil belli “Devlet”. “Katil devlet, derin devlet iş başında, derin karanlık, milliyetçi terör…” vs. gibi kavramları kullanan derin bir bilgi birikiminden ziyade konjonktüre uygun bir terminoloji ile gemisini yürütür. Düşünmene bile fırsat vermez. Hele bir de Türk Bayrağı önünde çekilmiş katil görüntülerini verirseniz, "Derin Devlet Yine Vurdu" diye başlar sızlanmaya. “Eskiden böyle cinayetlerde aklıma hemen 'derin devlet' gelirdi”, şeklindeki yorumlarının sayısı bir hayli fazladır. Onun için, birini vuracaksanız hiç çekinmeyin nasıl olsa cinayet masası uzmanımız suçluyu hemen bulur. Çünkü ona göre adres belli: “Derin devlet.”

Devletin kendi bütünlüğünü korumak için bölücülere karşı düzenleyeceği sınır ötesi operasyonunu “bir savaş” olarak tanımlayan, azınlık kelimesini ağzından düşürmeyen bu yazarımıza tek önerim, gidip Lozan Antlaşmasının metnini bir daha okuması ve orda kimlerin azınlık statüsüne girdiğini görmesi.

TV dizilerinin toplum üzerindeki etkileri malum. Film kahramanlarına özenip cinayet işleyen, intihar eden insanlar zaman zaman çıkabiliyor. Neyse ki şimdi bahsedeceğimiz yazar “Avrupa Yakası’nın” Burhan karakterini örnek almış. Eski muhafazakâr, yeni liberal. Havası bol ama içi boşlar arasında kendine yer bulmaya çalışan, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan, sırf yazmış olmak için yazı yazan, 'Solcu Müslüman' ‘Ilımlı Müslüman’ gibi yeni kavramların arkasına sığınarak popüler olmaya çalışan biri. Arada bir popülaritesi ve polemiğe gireceği insan sayısı azalınca sanat camiasına atıp tutar. Kâh Hülyacı olur kâh Sedacı.

Nişantaşı çocuğu olma yolundaki gayretleri izlenmeye değer doğrusu. Bir bakmışsınız ki milliyetçilere saldırmış bir İslamcılara. Anlaşılan bu adamın onlardan alıp veremediği bir şeyler var. Geçmişini karalayarak yeni çevresine yaranmaya çalışıyor. Aslında başarısız da sayılmaz.

“Nişantaşı'ndaki mahalle baskısı” diye bir yazı yazmış. Bu yazısıyla Şerif Mardin’e destek çıkması doğrusu şaşırtıcı. Sanırım Nişantaşı’ndan kovulma korkusu. Yersiz bir korku fikrimce. Neden kovulasınız ki? Siz de Nişantaşı çocuğusunuz. Siz de Zengin çocuğusunuz. Siz de Üniversite mezunusunuz.

İttihat ve Terakki Partisinin üç yıldızından biriydi Cemal Paşa. Vatanını, milletini seven bu asker nereden bilebilirdi kendisinden sonrakiler hatırasına lâyık olamayacak. Evet maalesef, onun soyundan gelen ve tirajı yüksek bir gazetede bir köşe kapmış bir muhterem daha var. Bir yandan Atatürk düşmanlığını açıkça sergiliyor diğer taraftan şanlı Türk Ordusuna hiç çekinmeden dil uzatıyor. Bir türlü anlam veremediğimiz kinini öfkesini adeta Cumhuriyete kusuyor.

Birkaç yazısından özetle; “Biliyorum, daha hâlâ köhne düzenin gözlükleri ile bakarak, 'yeni Türkiye'yi okumaya çalışmak gittikçe zorlaşıyor” “Siyasette Atatürk istismarı, 'eski Türkiye'nin, 'köhne düzen'in kötü bir alışkanlığıdır. Türkiye'de demokrasi ve hukuk devletinin gecikmesinde bu Atatürk istismarının payı büyüktür.” “Enternasyonal'de der ki: Yıkalım bu köhne düzeni, Biz başka bir âlem isteriz! Benim yıkılmasını istediğim köhne düzen, 'eski Türkiye'dir. Yaşamak istediğim başka âleme gelince…” diyor. Anlaşılacağı gibi ona göre artık Atatürk’ün kurduğu köhne düzen(!) yıkılmalıdır. Anayasası oluşturulacak olan bu yeni Türkiye’de; Kemalizm ve Atatürk ilkeleri olmamalıdır. Yani bu yazarın ve emrine amade olduğu AB’nin, Atatürk ve Türk Silahlı Kuvvetleri hakkındaki görüşleri aynı.

Bir TSK mensubunun herhangi bir demeci, bu yazarın, bir ejderha gibi, kaleminden ateş ve kin kustuğu andır. Asker ne kadar güçlü olursa, demokrasinin o kadar zayıf olacağına inanır. Bu ülkede asker dışında her kesim konuşabilir; askerler ise ancak ölebilir.

Küreselleşme ve taraflı bir Avrupa Birliği’nden yana olan bir yazarın, yazarlık onurunu, özgürlüğünü, savunması düşünülebilir mi? Ulusal değerlerine sahip çıkmayan; emperyalizme, sömürüye, bağımlılığa karşı onurlu geçmişine ve geleceğine sahip çıkmayan bir yazardan yazarlık adına ne beklenebilir ki? Ne diyelim Allah ıslah etsin.

Türk Devlet anlayışına göre, devlet adamlarına sevgide serbestiyet, saygıda mecburiyet vardır. Bunu unutup ağabeylerine özenenler de var. Hani Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olunca “Bu benim Cumhurbaşkanım olamaz” diyenler olmuştu ya. İşte bunların 2007 modellerini de gördük.

Söylemiştik ya gazetelerde her alanda uzman, zat-ı muhteremlerimiz mevcut. Zat-ı âlilerini Orta Doğu uzamanı ilan edip, medeniyetler çatışmasının ne anlama geldiğini bilemeyecek kadar kendisiyle çelişen saf yazarlarımız da var. Bu yazara göre ise Türkiye sivil anayasa yapmayı başarırsa medeniyetler çatışması sona erecek. Ve dahası kendi gibi aynı emperyalist güçlere hizmet eden pamuk gibi hafif düşüncelilere “Türkçe'yi onurlandıran yazar unvanını vermek”. Bir işgale "ne var ki bunda" diyebilecek bir zihniyete sahip, bir Orta Doğu uzmanının yaşadığı bu memlekette; Amerika, on tane Ortadoğu inşa etse sonrada buraları işgal etse yinede bir anlam yükleyemez sadece bakıp durur.

Büyük önderimiz Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde söylediği; “İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler.” Sözünün gazete köşelerinde vücut bulmuş halleri değil mi tüm bunlar?