1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

MEDENİYET TARİHİNDE TÜRKLERİN YERİ-1

Yrd.Doç.Dr. Saadettin Gömeç
Prof.Dr. Saadettin GÖMEÇ

Bu yazının amacı Türklerin insanlığa kazandırdığı değerler olunca, konuya başlamadan önce kültür ve medeniyet nedir? Kültür ile medeniyet arasında ne gibi farklar bulunmaktadır? Kanaatimizce kısaca bunları izah etmekte fayda vardır. Çünkü terimlerin manaları değişik olup, zaman zaman da kullanımlarında yanılgıya düşülüyor. Hakikatte bu konu üzerinde pek çok sosyal bilimci bir şeyler söylemesine rağmen, henüz ortak bir tanımın da oluşturulamadığını görüyoruz. Bilindiği üzere kültür, sosyolojinin en önde gelen kavramlarından biridir. Latince kökenli bir kelimeden neşet eden kültürün manası “toprağın işlenmesi” demek olup; daha sonraları özellikle Batı dillerinde kazandığı anlam olan “yüksek dereceli bilgi, insan vücudunun ve ruhunun terbiyesi, sanat ve fikir eserlerinin geliştirilmesi” şekliyle Türkçemize girdiğini görüyoruz. Ayrıca bu kelimeye değişik bazı manalar da verilmiştir. Meselâ bunları kısaca özetleyecek olursak:

Bir topluluğun yaşama tarzı ve hayat tecrübesi.

Atalardan gelen maddî ve manevî değerlerin toplamı.

İnsanın tabiatı ve kendini idare etme yoluyla bizzat meydana getirdiği eser.

Bir toplulukta törelerden, davranış durumlarından, teşkilat ve tesislerden kurulu düzenli bütünlük.

Umumi olarak inançlar, değer hükümleri, zevkler, gelenekler, kısaca insanlar tarafından yapılmış ve yaratılmış herşey.

Milletin bütün fertlerinin katıldığı manevi hayat.

İnsanların birarada yaşamaları için gerekli olan şartlar.

Bütün bunlar, kültürün daha çok toplulukların kendilerine has yaşayış ve davranışları olduğunu göstermektedir. Kültürel meselelerin izahı ve bu kelimenin tanımlanmasında, Türkiye’de en önde gelen ilim ve fikir adamı, ünlü Türk sosyoloğu Ziya Gökalp’a göre kültür; bir milletin dini, ahlaki, hukuki, ilmi, estetik, lisani, iktisadi, teknik hayatlarının ahenkli toplamıdır. Dolayısıyla kültürü herkes kendi bakış açısına göre, yukarıda çizilen ana çerçeve dahilinde anlayabilir.

Medeniyet ise, kültürden biraz farklı anlam arz-etmektedir. Medeniyet, milletlerarası ortak değer seviyesine yükselen anlayış, davranış ve yaşama vasıtaları bütünüdür. İlim ve teknoloji esasını teşkil eder. Bunun da kaynağı kültürlerdir.

Her topluluğun kendine özgü bir kültürü vardır, diğer bir deyişle her kültür ayrı bir topluluğu temsil eder. Bunun gibi Türk milletinin de dili, tarihi, edebiyatı, sanatı, dini, müziği, mimarisi, hukuk anlayışı ve olaylar karşısındaki davranışlarıyla kendine mahsus bir kültürü söz konusudur.

Durum böyle olunca; kültürlerin özel, medeniyetin genel olduğunu ve kültürlerden doğduğunu söylemek mümkündür. Zamanımız itibarıyla belki iki medeniyetten bahsedilebilir. Bunlar da; Doğu ve Batı medeniyetleridir. Kültür ve medeniyet üzerindeki tartışmalar, Z.Gökalp’ten beri gündemde olup, bundan sonra da devam edeceği ortadadır. Ne olursa olsun, her kültür kendi öz vasfını korur ve ana yapı bir süreklilik taşır. Bunun da böyle bilinmesi gerekir.

Bütün bu izahlardan sonra kesinlikle şunu söyleyebiliriz ki; dünya üzerinde Türk denen bir millet vardır ve onun geliştirdiği zengin kültür, dünya medeniyetlerinin oluşmasında mühim bir temel taşı vazifesi görmüştür. Bu yüzden insanlık tarihinin her açıdan şekillenmesinde en önde gelen faktörlerden birisi, Türklerdir.

Yeryüzünde iki millet söz konudur ki, başlarından bugüne kadar pekçok felaketler geçmiş olmasına rağmen ayakta kalabilmiştir. Bu halklardan birisi Çinliler, diğeri de Türklerdir. Ancak bunlardan Türklerin tarihi, bambaşka bir durum arz-eder. Türkler, tarihte Çinliler gibi tek bir coğrafyada varlıklarını sürdürmemiş ve onların benzeri bir hayat tarzını da benimsememişlerdir. Yani, tamamen yerleşik bir kavim olmadıklarından geçmişlerini incelemek oldukça zordur. İdare ettikleri büyük coğr rafya açısından karşılaştırıldığında dünyada bir eşleri daha yoktur. Tarih yapmada ve insanları idare etmede bu kadar hünerli olan Türklerin kendileri tarafından yazdıkları kaynakların azlığı da onların geçmişlerinin aydınlatılmasında yabancıların eserlerine müracaat etmeyi gerektirmekte, dolayısıyla bu durum birtakım yanlış anlaşılmalara da sebebiyet vermektedir. Özellikle Türk milletini ve kültürünü yakından tanımayanlar, onların tarihlerini yorumlamada bir sürü hata yapmaktadır. Türkler 5000 yıllık tarihleri boyunca, dünyanın en büyük ve kudretli birkaç devletinin kurucuları oldular. Mo-tun (Börü Tonga), Attila, Kapgan Kagan, Alp-arslan, Kılıç-arslan, Emir Temür, Fatih Sultan Mehmet, Mustafa Kemal gibi büyük devlet adamlarını yetiştirerek, bugünkü dünyanın şekillenmesine aracılık ettiler. Fatih, Bizans’ı ortadan kaldırarak, yeni bir çağın açılmasına vesile olduğu gibi, İslamın peygamberinin vasiyetini de yerine getirmek suretiyle, İslam medeniyeti ve tarihinde haklı yerini aldı. Bu nedenle söz konusu çalışma, sadece Türk milletinin büyüklüğünü milli hislere dayanarak ortaya koymak amacıyla meydana getirilmiş olmayıp; belge ve bilgiler ışığında hakikatleri gözler önüne sermek için hazırlandı.

Büyük medeniyetler ve kültürlerin temelinde yazı olduğuna göre, biz Türkler bu açıdan oldukça şanslı bir milletiz. Türkler dünyada yazısı, yani kendilerine ait bir alfabesi bulunan ender topluluklardan birisidir. Bugün maksatlı olarak, Orkun veya Yenisey Alfabesi diye de adlandırılan bu yazı sisteminin, zaman zaman başka halklardan Türklere geçtiği yolunda iddialar var ise de, henüz bu durum ispat edilememiştir. Mevzubahs alfabenin “runik” diye isimlendirilmesi, eski İskandinav yazılarını çağrıştırmasından kaynaklanmaktadır ki, Runik sözü İskandinavcada “sır, esrar” manalarına gelir. Kök Türk Alfabesi şeklinde de adlandırılan, millî Türk yazısı Türkçedeki bütün sesleri göstermesi bakımından son derece ilginç olup; bu harfler yine Türkçenin ses uyumuna göre hazırlanmıştır. Onlar bu alfabe vasıtasıyla okuma-yazmayı öğrendikleri gibi, milletlerarası andlaşmalarda da bu yazıyı kullanıyorlar ve Asya’nın çeşitli halkları da bundan yararlanıyordu . Bunun gibi Uygur Türkleri de Sogd menşeili olduğu söylenen bir alfabeyi geliştirdiler ve kendilerinin dışındaki birtakım toplulukların da kullanmasına aracılık ettiler. İşte bunlardan Mogollar, Uygurlara son vermekle beraber, onların kuvvetli kültürlerine tabi olarak Uygur yazısını aldılar. Nihayet Uygur katipleri ve devlet adamları bütün sivil idareyi ellerine geçirdiler. Çingiz Han’ın torunları zamanında Maveraünnehir, Horasan ve Irak’taki defterdarların çoğu Uygurlardandı. Bugün Mogol milletinin alfabesi halâ milli Uygur Türk yazısıdır. Ayrıca Uygurların kitapları kağıt üzerine yazılıp, basılıyordu. Bu, Çin kağıdından farklı idi. Uygurların kendi kağıt imal şekilleri olduğu da bir gerçektir. 9. ve 10. yüzyıllarda Çinlilerin blok baskı ile çoğaltma tekniğinden değişik bir baskı sanatı bulmuşlar, sert ağaçtan tek tek, hareketli Uygur harfleriyle kitap basmayı ilk olarak başarmıştır. Türkistanda’ki çeşitli kazılar sonucunda, torbalar içerisinde böyle harfler ele geçirilmiştir. Uygur Türklerinin bu şekilde kağıt ve matbaa usullerindeki yenilikleri, insanlığın ileri gitmesi vasıtalarından biridir. İlmin yayılmasında bu derece önemli bir yere sahip olan Türkler, asla göz-ardı edilemez.

Türk göçlerinin özellikle batıya doğru olması ve buralarda mecburen farklı siyasi teşekküllerin kurulması, yeni Türk kültür çevrelerinin de ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ayrıca değişik coğrafyalarda beraber yaşamak zorunda bulunduğu halklardan bazı şeyler aldığı gibi, onlara da pekçok şey verdiler. Geçmişte ve günümüzde Türklerin yer aldıkları coğrafyaya baktığımızda, Doğu-Batı veya İslam-Hristiyan medeniyetlerinin kesişme noktasında olduğunu görürüz. Bu yüzden de Türkler, farklı medeniyetler arasında köprü vazifesi görmüşlerdir. Dolayısıyla her iki medeniyetin oluşmasında önemli ölçüde Türk tesiri vardır. Bütün bunları bir kenara bırakıp, Türk milletini kültürce aşağı sayanlar, kim olursa olsun, akıl ve mantıktan yoksun kişilerdir.

Türklerin medeniyete kazandırdığı iki mühim şeyden birisi at, diğeri de demirdir. Atı günümüzün şartlarıyla kıyasladığımızda; bir savaş ve ulaşım aracı olarak tekerlekli vasıtalarla, uçaklar bugün ne ise, at da geçmişte öyle idi. Dünyada ilk defa atı ehlileştiren, bir binek hayvanı ve savaş aracı olarak kullanan Türkler, bu üstünlükleri sayesinde binlerce kilometrelik alanları bir anda geçmişler ve pekçok yere sahip olma imkanına kavuşmuşlardır. Muhtemelen at ve öküzler tarafından çekilen arabaları da evvela Türkler icat ettiler ki, göç mevsimlerinde çadırlarını bu arabaların üzerinde taşımaları gayet kolay idi. Türklerin atı bu şekilde yönetmeleri ve onlara bir ayrıcalık sağlamasından yola çıkarak, Çinli ve Avrupalı halklar da attan yararlandılar. Avrupa’da atlı şövalyeler, Çin’de de Türk usulünde atlı ordu birlikleri teşkil edildi. İnsanlık tarihinde bu denli mühim bir hayvan olan at ile Türkler o kadar iç-içeydiler ki, oniki hayvanlı Türk takviminin bir yılı da ata ayrılmıştı. Latin-Bizans eserlerinde Türk-Hunların yerde kendilerini güvende hissetmediklerinden, at üstünde yaşayıp, uyudukları bildirilir.

Tarihte demiri ilk bulan ve işleyen millet yine Türklerdir. Demircilikle uğraş Türkler açısından diğer Asya topluluklarına karşı bir üstünlüktü. Silah konusunda Türkler Orta Çağda oldukça ileriydiler ve bu da onların madenciliğinden kaynaklanıyordu. Savaş esnasında çok cesur olan Türkler, aynı zamanda zengin maden yataklarına sahiptiler ve silah işçiliğinde de ustaydılar. Demir madenlerini işletmek ve bundan çeşitli araç-gereçler yapmakla öğünüyorlardı. Bu durum Bizanslı ve Çinli elçilerle, seyyahların notlarına yansımış ve hatta zaman zaman hayrete düşmüşlerdir. Madencilik ve demircilikte en ileri düzeyde olan eski Türkler, yapmış oldukları savaş araç ve gereçlerini bir ihraç ürünü olarak da pazarlamaktaydılar. Mesela, batıdaki On Ok Türkleri demir ticaretiyle de meşgul oluyorlardı. Bayırkular, sadece at yetişitirciliğinde değil, demircilikte de maharetliydiler. Çin kaynakları Kırgızlardan söz ederken; her yağmurdan sonra topraklarında demir çıkar ve bundan gayet keskin silahlar yaparlardı, diyor. Onların imali olan kesici aletlere bütün Orta Asya’da rağbet ediliyordu. Özellikle arkeolojik kazılar bize Altaylarda çelik üretildiğini, Tanrı Dağlarının güneyinde altın, gümüş, bakır ve demir bulunduğunu göstermektedir. Arkeolojik kalıntılar ve yazılı belgeler Hunların arasında dökümcülerin olduğunu belirtiyor. Yine tarihten hatırlıyoruz ki, Kök Türk Kaganlığının kurucuları Altay Dağlarında demircilikle uğraşıyorlardı. Bilge Kagan Anıt Mezarlığında 2001 yılında keşfedilen hazinelerdeki madeni eşyalar ve süsler dünyada eşi, benzeri olmayan harikulade şeylerdir. Daha önceki devirlere ait, özellikle Yenisey vadisinde, Altaylar ve Güney Kazakistan bozkırlarıyla, Orta Avrupa’da bulunan arkeolojik malzemeler arasında renkli taşlar, iğneler, bilezikler, küpeler, taraklar vs. dikkati çeker. Uygurlar arasında dolaşan seyyahlar altın, gümüş ve demirden kaplar yaptıklarını, yeşim taşını çok güzel işlediklerini söylüyorlar. Yine Türklerden haber veren Bizans-Roma belgelerinde onların kemer, kılıç, okluk ve at koşumlarını değerli madenlerle süslediklerinden, çadırlarındaki altın ve gümüş kaplardan, ipekli halılar ve bunların üzerindeki desenlerden bahsederler. Pazırık, Noin-ula gibi kurganlarda ele geçirilen malzemeler buna bir örnektir. Dünyanın en eski halısı yine Türklere aittir. Mesela Orta Avrupa’da, Nagyszentmiklos’ta bulunan sanat eserlerine ve eşyalara paha biçilemiyor. Kısacası Türklerin medeniyete kazandırdığı demir ve işçiliği sayesinde, insanoğlu bugün daha iyi yaşayabilmektedir.

El sanatları açısından da çok yetenekli olan bu insanlar, madene ve ağaca istedikleri şekli verebildikleri gibi ondan masa, sandalye, yatak, dolap, sepet ve kap-kacak türü eşyaları yapabiliyorlardı. Orta Asya’nın çeşitli yerlerinde gerçekleştirilen kazılarda bunlar ortaya sık sık çıkarılıyor. Dünya masa, sandalye, karyola türü tahta yatakları Türklerden öğrendi. Bu kullandıkları eşya ve giyeceklerini çok güzel hayvan ve bitki motifleriyle donatıyorlardı. Bunlar ince bir sanatın ürünüydü. Ayrıca Türk coğrafyasının her yerinde rastlanan ve “taş-baba” dediğimiz heykellerin, bugünküleri kıskandıracak bir maharetle yontuldukları da ortadadır. Her zaman faydalandıkları çadır ve eşyalarını süslemekle birlikte mabetlerine, taşlara, kayalara ve ağaçlara kendi dünyalarını anlatan resimler çiziyorlardı. Hatta Türkistan’da yapılan kazılarda, bazı tabutların üzerinde bile bu resim sanatının inceliklerine rastlanıyor. Resim ve heykel gibi, bu tür sanatların doğudan batıya gitmediğini kim ispat edebilir?

Tarihte, insanlığın çekirdeğini teşkil eden ailenin en mükemmel şekli Türkler arasında görülür. Bugünün hem Doğu, hem de Batı medeniyeti modern aile yapısını Türklere borçludur. Diğer eski dünya milletlerinin aileleriyle, Türklerinkini karşılaştırdığımızda pekçok bakımdan farklılıklar vardır. Geçmişteki Yunan veya Slavlarda olduğu üzere, Türklerde baba ailenin tek hakimi ve ailenin üyeleri onun kölesi değildi. Büyük toprak mülkiyetleri söz konusu olmayıp, ailedeki herkes sahip olunan mallara ve araziye ortaktı. Eski Türklerde umumiyetle tek evlilik geçerliydi. Bu da günümüzün ideal evlilik tipidir. Dolayısıyla zamanımızın çağdaş ailesiyle, eski Türk ailesi birbirine çok benzer. Türkler bu bakımdan münasebette bulundukları halklara, kendi aile düzenlerini de alıştırmışlardır.

Bugün modern devlet yapılarının oluşmasında, devlet-fert ilişkilerinin teşekkülünde yine Türklerin büyük rolü vardır. Özellikle merkeziyetçi devlet sistemi, Türklerin insanlığa mirasıdır. Türklerde çok eskiden beri, devletin bugünkü deyimiyle, halka dönük bir siyaset takip ettiğini biliyoruz. Devletin asıl vazifesi, milleti zengin etmek, refah içinde yaşatmaktır. Mesela sarayın kapısının halka açık olması, hükümdarın her fırsattan faydalanarak şölenler vermesi, hatta bu toylardan sonra yemek takımlarının şölene katılanlar tarafından yağma edilmesi, sonra bugün de devam eden saçı geleneği, bunlara misal olarak gösterilebilir. Herkes toplum içerisinde kabiliyetine göre yer edinebilirdi. Halk kendine ait sürülere sahip olabildiği gibi, yerleşik hayatın devam ettiği bölgelerde arazileri de kendi adlarına ekip-biçebiliyorlardı. Yani eski Türk sosyal yapısında insanların özel mülkiyet hakkı söz konusuydu. Milletin istemediği bir şeyi idarecilerin zorla kabul ettirmesi mümkün değildi ve halk da temel vatandaşlık görevlerini yerine getirdiği müddetçe her türlü hürriyete sahip idi. Yapılan faydalı işlerin de, zararlı davranışların da mutlaka bir karşılığı vardı. Türk sosyal hayatını düzenleyen yazılı olmayan kanunlar bulunuyordu ki, bunlara “töre” deniyordu. Batıda ve Türklerin dışında doğuda, insanların geleceği hiçbir şekilde garanti altında bulunmazken, Türk devletinin sınırları içinde kimse hayatı hakkında endişeli değildi. Ölene kadar kendisinin bütün ihtiyacını karşılayan ve koruyan bir devletin varlığı, insanları huzur içerisinde yaşatıyordu. Bütün bunlara Batılı halklar, ancak 16. asırdan sonraları kavuşabilmiştir.

(Devam Edecek.)

1-Mesela 568 yılında Kök Türk ülkesinden Bizans’a giden elçiler, yanlarında İstemi Yabgu’nun Kök Türk harfleriyle yazılmış bir mektubunu götürdüler.