1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Mavi Kanatlı Turna

Güçer Kafa
Millet olmak büyük mesele! Mazi, hâl ve istikbâl üçgeninde, doğru yerde durabilmek de… Ve istiklâl denen o pencereden her üçüne bakabilmek. Bilhassa istikbâle! Mankurtlaşarak yozlaştığımız ya da yozlaşarak mankurtlaştığımız şu tuhaf asırda, “Biz kimiz?” sorusunu, daha yüksek perdeden haykıran bir sesle kendimize sormak durumundayız. Nereye gidiyoruz? Âkıbetimiz ne olacak? Mazinin acı tecrübelerine bir acı daha mı eklenecek? Yoksa, ürkek bakışlarla seyrettiğimiz bu karanlık, güneşin hemen doğmasından evvelki zifirîlik mi? Burası meçhul… Lâkin bunca bilinmezliği tahmin edilebilir kılmak adına birkaç kelâm etmek mümkün…

Gazi Mustafa Kemal, Sakarya Zaferi sonrası TBMM’de yaptığı bir konuşmasında, her zaman geçerliliği olan hayatî bir hususa dikkat çekmektedir: “Tam istiklâl demek, elbette, siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel v.b. her alanda tam bir bağımsızlığa ve hürriyete kavuşmak demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden yoksun kalmak, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün istiklâlinden yoksun kalması demektir.”(1) Günümüz şartlarını şöyle üstün körü düşündüğümüzde, anılan hususlarda tereddütlerimizin olmadığını söyleyemeyiz. Hepsi birbirinden mühim bu hususlar içerisinde, kültür istiklâli mevzuunu ayrıca değerlendirmek gerekir. Çünkü millî kültür, topyekûn millet hayatını sînesinde barındıran bir kavramdır. Her mesele, her ne kadar kendi bileşenleri ile izah edilse de, bir noktadan sonra millî kültür davasına dayanmaktadır. Başka bir deyişle, her türlü hususta, millî kültür kavramı, bir çıkış noktası olarak karşımıza dikilen sarsılmaz bir hakikattir.

Millî bünyemizi sağ kılan bu hakikat, idrâk etmekte olduğumuz asrın en çok -belki de tek- hedef aldığı ve erozyona uğrattığı bir olgudur. Her şeyiyle kendine uzak bir toplum olmaya doğru gittiğimiz âşikâr… Değerlerimizi yitirdiğimiz bu süreçte, toplum olarak hipnotize edilmiş gibi duyarsız davranmamız ise ayrı bir vâkıa! Elbette bu duyarsızlığın olmadığı yönünde itirazlar olacaktır. Ya da duyarsızlık olarak tanımlamaya kalkıştığım hususun, aslında falan-filan(?) sebepler neticesi, öyle algılanan bir yanılsama olduğu ileri sürülecek… Lâkin mevzu o kadar basit cümlelerle ifade edilecek noktayı çoktan geçmiş bulunmaktadır.

“Yabancılaşma”, bir insanın veya insan grubunun, çeşitli sebeplerle kendi tarihine, kültür ve medeniyetine, içinde yaşadığı cemiyete ve cemiyet değerlerine “uzak düşmesi” demektir. Bir millet için en büyük tehlike, milleti teşkil eden birimlerin, millî kültür ve medeniyet değerlerine yabancılaşmasıdır. Yani “kültür emperyalizmi…”(2) Kültür emperyalizminin, nevzuhur şövalyelerinin at koşturduğu ekranlar, gaze te sayfaları, siyasî ve bürokratik mahfiller toza dumana bulanmışken, bakmakla görmek arasındaki farktan haberdar bir duruş gerek! Görmeyi başarmak da yetmez… Gördüklerini idrâk süzgecinden geçirip, tarihin bilediği bir hafıza ile irdelemek lâzım. Ki; hakikat adlı dilber, peçesini indirsin…

Cicero, “Faziletin bütün meziyeti amelden ibarettir” diyerek söze başlar ve der ki: “Hikmet, hakikatin bilinmesi üzerine yoğunlaşır. Eğer hakikat, -ki pek iffetkârdır- gözlere arz-ı endam eylese, silinmez bir aşk meydana getirirdi. Fakat, hakikate karşı bizi sevk eden bu tabiî ve ulvî eğilimin iki aşırı hâli vardır ki, bunlardan korunmak lâzımdır. Bunun biri, hakikî olmayan bir şeyi hakikî zannetmek ve bunu düşünmeksizin uygunluk ve rıza göstermek, diğeri, çok zor, karanlık ve gerekli olmayan meselelerle çok fazla uğraşmaktır.”(3) Cicero’nun bahsettiği husus, sanki, bugün sıkıntısını çektiğimiz hâl-i hazini tarif etmekte… Olmayanı var göstermek, yanlışı doğru olarak sunmak ve bizim olmayan pınarlarda -ki, her biri bataklık hüviyetindedir- yunmak arzusunda olanlar var. Öz niteliklerimizi can ağacımızdan koparmak heveslileri kimler aceb? Şu meşhur Truva Savaşı’nın esas kahramanı Truva Atı’ndan ilham alanlar mı? Takdir sizin… Ama şu mühim bir hakikat ki, Türk milleti bir ‘zora koşma’ ile yüz yüze! Türk insanı bugün, maddî sıkıntılarını, kimin eli kimin cebinde eksenli magazin(?) balonlarını, cinayetleri, kapkaçları konuşuyor. Konuşmaya mecbur kılınıyor mu desek? Bu, dikkati başka yöne çekme faaliyetleri esnasında, gözden kaçanlar? Onu konuşan yok… Varsa da, skolâstik bir anlayışın dişlilerince aforoz edilmekte… Farkında mısınız gittikçe tek renkli bir toplum olmaya başladık. Millî kültürümüzün gökkuşağını solduran sahte bir gri ışık -ve/veya sis- her yeri sarmakta… Zevklerimiz talan edilmekte… Müzik, edebiyat ve pek çok sanat alanında (k)ayıplardayız. Manevî dünyamız budanmakta… Aile yapımız sarsıntılar geçiriyor, Batı toplumlarının sosyal hastalıkları bünyemizde baş gösteriyor, hoşgörürlükten horgörürlüğe alçalıyoruz, “biz” anlayışımız “ben” merkezli savruluşlarda hebâ oluyor. Bilim dünyası… Var mı? Diye sorası geliyor insanın! İktisadî ve politik mevzulardaysa bir kısır döngü… Millî kudret beyhude yoruluyor pek çok hususta… Farkındalıktan yoksun bir toplum için bu kara tablo çok değil inanın! Gaflet ve dalâlet rüzgârında kanat çırpan ve ‘Uyan!’ diye çığlık atan mavi kanatlı turnaya kulak vermeli artık… Mavi kanatlı turna… Yani Türk kültürü…

Unutmamak gerekir ki, zamanımızda, milletlerarası savaş, mahiyet değiştirerek plânlı ve sistemli bir “kültür savaşına ve medeniyet boğuşmasına” dönüşmüş bulunmaktadır. “Yeni sömürgecilik” adı verilen bu savaşta, süper güçlerin hedefi, artık her şeyden önce, fakir ve kalkınamamış ülkelerde yaşayan “insan unsurunun” kafası ve kalbidir. Bir ülkenin madenlerini, bitkilerini, hayvanlarını, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini ele geçirmeden önce “insanını ele geçirme” stratejisi üzerine kurulu bu savaş, çok sinsi ve ustaca yürütülmektedir.(4)

Renan, “Bir Millet Nedir?” adlı eserinde demiştir ki, “Bir millet, bir ruh gibidir. Gerçekte, bir demek olan iki şey vardır ki, bir ruhu teşkil ederler. Bu şeylerin biri, geçmişte, diğeri şimdidedir. Biri, gayet zengin miras olan ortak düşünce ve idaredir. Diğeri, beraberce yaşama ve ortaklaşa ulaştıkları mirasa sahip olmakta devam etme arzusudur.”(5) Asabiyet kavramı, İbn-i Haldun’un sosyolojiye kazandırdığı en önemli kavramlardan biridir. Bu kavram ile kastedilen anlam, birlik ruhuna dayalı olan kuvvettir. Bu bakımdan asabiyet terimi iki kavramı birlikte kapsar: Hem dayanışmayı, hem de güçlü olmayı içerir.(6) Millî asabiye, o yüce ruhun tezahürüdür ki, millî kültür nâmı altında soluk alıp verir. Soluğumuz kesilmeye başladı. Yoksa ne diye, zaman yokuşunda geri kalır olduk? Kabuk olmanın dayanılmaz hafifliğinden sıyrılarak, özümüzün ağırlığını kuşanmalıyız. Bunun için idrâk ve irade sahibi olmak zorundayız. Her ne sebeple olursa olsun, sorgulayan bir toplum olmaya ihtiyacımız var. Bir olan aklın yolunda bir olmak, iri ve diri olmak mecburiyeti… Kavram kargaşalarından ve benlik yitiminden sıyrılabilmenin yegâne yolu… Muhtaç olduğumuz kudretin ilham ettiğine bırakmak ruhumuzu… Türk medeniyetinin varisine yakışır şekilde görmek, duymak ve düşünmek zamanı!

Kamuoyu ile halk iradesi deyimleri, genellikle birbirlerine karıştırılmaktadır. Oysa bu deyimlerin ifade ettikleri kavramlar arasında büyük farklar bulunmaktadır. İlkin, kamuoyu ile halk iradesinin kaynakları farklıdır. Kamuoyu kollektivite düzeyinde oluşur. Kamuoyunda bireylerin görüş ve inanışları kaybolarak, bunların üzerinde başka bir görüş ve inanış ortaya çıkar. Bu bakımdan kamuoyu, ona katılanların bir sentezidir. Kamuoyu ile halk iradesi arasındaki ikinci fark, her ikisinin de içeriğinden kaynaklanmaktadır. Kamuoyu kolektif sorunlara dönük olduğu hâlde, halk iradesi bireysel ve genellikle günlük sorunlara yöneliktir. Nihayet kamuoyu ile halk iradesi etkinlik açısından da farklılıklara sahiptirler. Kamuoyu daha az etkili ve daha az mücadeleci olduğu hâlde, halk iradesi esas itibarıyla mücadele amacıyla ortaya çıktığı için daha etkili olabilmektedir. Bu özellikleri dolayısıyla liberal demokrasilerde kamuoyunun, sosyal demokrasilerde ise halk iradesinin önemi daha büyük olmaktadır.(7) Kamuoyu oluşturmak… Ne meşhur bir kavram! Sizin yerinize düşünen, sizin yerinize beğenen, sizin yerinize karar veren bir makine… Moda tabirle imaj(?) teknolojisi… E tabiî! Dünyaya açılan ve küreselleştirilen Türk Toplumunun, tâbir-i câizse, zımparalanarak pürüzsüzleştirilmesi lâzım… Dönüşü olmayan bir işleyişin pençesinde, küresel kültüre kurban edilen Türk kültürüne sahip çıkılmalı… Öz müziğinizi dinleyin efendim! Millî edebiyatınızı sahiplenin… Tarihinizi masal gibi değil de, olması gerektiği gibi bilin… Komşularınızla selâmlaşın… Paylaşmaktan ve yardımlaşmaktan korkmayın! Hoşgörünüzü elden bırakmayın… Sorgulamaktan da vazgeçmeyin… Bilincinize musallat olan her şeyden sakının… Size sunulanı reddetmeyi öğrenin… Türk’e göre, Türk için ve Türk tarafından diyebilin… Kim olduğumuz mühim değil… Ne kadar biz olabiliyoruz? Mühim olan bu… İşte bu sebeptendir ki, ümidimiz var Türk medeniyetinin yükseleceği yarınlardan… Çizdiğim bu iç karartan resme aldırmayınız!

Sözü, büyük mütefekkir Arvâsî’nin, yüreklere su serpen şu tespitiyle bağlayalım:

Tarihî tecrübesi, Türk milletine yalnız yüksek bir “sağduyu” kazandırmakla kalmamış, ona, çok sabırlı ve temkinli olmayı da öğretmiştir. O, gerçekten de oynanan oyunları, tezgâhlanan tertipleri “mazlum bir sessizlik” içinde seyreder ve fakat asla unutmaz. O, farklı düşünce ve inançlar karşısında ne kadar hoşgörülü ise, kendi millî mukaddeslerine saygı duymayan kişi ve çevrelere karşı da o kadar haşindir. Türk milleti ne kadar kötülenirse kötülensin, ne kadar karalanırsa karalansın, kendine hizmet eden kişileri, kadroları, mütefekkirleri, sanatkârları, ilim ve siyaset adamlarını asla unutmaz ve zamanı gelince hakkını verir. Aksine, Türk milleti, ne kadar övülürse övülsün, ne kadar şişirilirse şişirilsin, kendine ihanet eden kişileri, kadroları, yazarları, çizerleri ve politikacıları da asla unutmaz ve zamanı gelince lâyık olduğu yere indirir. Yani, tecrübeler göstermiştir ki, Türk milletini aldatmak mümkün değildir.”(8)

Dipnotlar :

(1) Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Nutuk, s.441-442, Alfa Yayınları, İstanbul, Mayıs, 2005.

(2) S. Ahmet ARVÂSÎ, Emperyalizmin Oyunları, s.69, Burak Yayınevi, İstanbul, Mayıs, 1999.

(3) Alexis BERTRAND, Ahlâk Felsefesi, Çeviren: Salih Zeki, Sadeleştiren: Prof. Dr. Hayrânî ALTINTAŞ, s.41, Akçağ Yayınları, Ankara, 2001.

(4) S. Ahmet ARVÂSÎ, a.g.e., s.70.

(5) Alexis BERTRAND, a.g.e., s.202.

(6) Doç. Dr. İsmail DOĞAN, Sosyoloji, Kavramlar ve Sorunlar, s.30, Sistem Yayıncılık, İstanbul, Ocak, 2000.

(7) Prof. Dr. Nazif AKÇALI, Siyaset Bilimine Giriş, s.73-74, Ege Üniversitesi Basımevi, Bornova-İzmir, 1995.

(8) S. Ahmet ARVÂSÎ, a.g.e., s.87.