1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

MAHMÛR BESTE

Husrev Budin
Memleket sathını sarıp sarmalayan açılım havası, sonunda Mahmûr makâmında karar kıldı. Birilerinin yel yepelek soyunduğu Türk’ü imhâ plân ve projesinin şimdiki ayağında, vatan hâinlerine millî pâye verme üstün gayreti(!) pervâsızca meydâna indiriliyor. Bütün bu olan-biten karşısında, en ufak bir itirâz sesinin çıkmayışı, Türk yurdunun geleceğine dâir endîşelere sebep oluyor.

Vatan üzerine, kürre-i arzın tamâmında sarf edilen söz sermâyesi bir araya gelse, terâzideki Türk kefesini yerinden kımıldatamaz. Bunu en iyi bilenler de, bize mevcut vatanımızı lâyık görmeyenler ve bir derdest harekâtı hayâl edenler. Daha önce benzer sahneleri def’âlarca seyreden büyük Türk milleti, her seferinde vatanını kendine yâr, düşmana dar eyledi.

Bu memleketin üstüne abanıp bohçasını sırtlanacaklarını zannedenler, bir noktada yanlış hesap yaptıklarını anlayacaklar ama, o noktaya varıldığında kendilerini bekleyen âkıbetten kurtulma şansını da kaybedecekler.

Devleti, milleti ve onların hayat kaynağı vatanı ucuz bahâya pazarlamaya çalışanlar, dillerine siyâset, demokrasi, hürriyet gibi içi boş cilâlı lâfları dolayıp göğüs, koltuk kabartıyorlar. Hâlbuki satışa sundukları elden çıkarsa, geride kendi gölgelerini uzatacak evlek bile bulamayacaklar. Vatansız demokrasi, vatansız siyâset, vatansız hürriyet hangi mânâya geli yorsa, işte bu açılım havârilerinin ağırlığı da o miktârı işâret ediyor.

Türk târihinde, vatan toprağını küçültme programlarının başlıkları umûmiyetle ıslahat tâbiri kullanılarak atılmıştır. Hangi devirde bu başlık sahneye çıkmışsa, Türk vatanı etrâfında iştâh tâzeleyen düvel-i ekele kaşıkları şakırdamaya başlamıştır. Ermeni’den Rûm’a, Sırp’dan Bulgar’a uzanan nice ıslahat yutturmacası, bizden toprak kopararak hitâma ermiştir. Şimdiki açılım sahîfelerinde de ıslahatın her boy ve tonda yer aldığını, yüreğimiz burkularak görüyoruz.

Her şeyden önce, bu tarz bir ıslahata karar vermek, çâresizliğin, iktidarsızlığın ifâdesidir. Millî hüzün vesîlesi olan da budur. Ömer Seyfeddin’in Topuz hikâyesini okuyanlar, “muktedir devlet”in formülünü de öğrenmiş olacaklardır. Herkesin dilinde bir “kan dökülmesin, akan kan dursun” temennîsi dolaşıyor. Buna, kim karşı çıkabilir, aksini düşünebilir ki? Lâkin, kanı döktürmeyecek, durduracak güç, devlet otoritesidir. Topuz, bahsedilen otoritenin muhteşem bir bestesidir. Yine bilmemiz gereken bir başka husus, Topuz hikâyesinde fotoğrafı verilen devlet, bizim devletimizdir. Nereden nereye geldiğimizi, başımızı iki elimiz arasına koyarak düşünmenin tam vaktidir…

Kendilerine mazlum, mağdur statüsü kazandırmaya çalışanların sıfatlarına bakıyorsunuz, bu memleketin parlâmentosunda seçilmiş temsilci . Peki, daha ne istiyorlar? Bundan fazlasını kime veriyorlar Türkiye’de? Cumhurbaşkanlığı dâhil, yükselemedikleri bir makam, elde edemedikleri bir mansıb var mı? Ötesi, onların dışındakileri ikinci sınıf yapar. Dille ilgili serdedilenler, koskoca Dünyâ önünde Türkiye realitesini istiskâl etmektir. Başka hiçbir mânâ ve maksat aramayın.

TRT6 denilen televizyon kanalının yayına başlaması, resmî ağızdan aczin itirâfı idi. Aynı zamanda, aralanan kapının sonuna kadar açılacağının, hattâ kırılıp parçalanacağının apaçık söylenişi idi. Bu açılım plân ve programının en ateşli destekçisi devletlerin kendi ülkelerinde, benzer bir dil talebinde bulunulabilir mi? Söz gelişi, ABD’de, İngiltere’de, TRT6

Benzeri bir TV kanalını devlet mârifetiyle kurarlar mı?

O zaman, Türkiye’nin başına örülmek istenen çorabın mâhiyeti, net şekilde ortaya çıkıyor. Milletin toplu nefretini üstüne çekmiş bir silâhlı sergerde gürûhunu ve onların–sözde-

mahkûm elebaşılarını, şehâdet şerbeti içmiş vatan evlâdına tercih eden; Mahmûr diyârından gelenlere gösterilen alâyişi görüp de madalya ve beratlarını iâdeye başlayan şühedâ yakınları ile gâzîlerden anlayış(!) talebinde bulunan idrâkin, memleketi yuvarlamaya çalıştığı uçurumu, görmesi gerekenlerin dışında cümle âlem dehşetle seyrediyor.

Bu Mahmûr vak’ası, zihinlerde sürüyle soru işâreti bırakmıştır. Mâdem, gelenlerin adlî sicilleri böylesine sıkı tutuluyordu, bunca zamandır Mahmûr-Kandil adlarıyla devletin kolluk kuvvetleri niye meşgûl edildi? Öyle ya, oralarda tertemiz(!), pırıl pırıl(!) duran ve de vatan hizmetinde çalışanların üzerine, ikide birde sınır ötesi harekât düzenletmek, hangi mantıkla açıklanacak? Aksi istikâmette fikir beyân edilirse, şu soru cevap bekliyor: Böylesine kısanın kısası, saat hacmindeki zaman içinde, gelenler nasıl muhâkeme edildi, nasıl salıverildi?

Türk millî vicdânı derinden yaralanmıştır. Ekonomik sıkıntı, maişet derdi, kültür ufûneti gibi, daha da çoğaltılabilecek yığınla problemi bir anda unutan Türk milleti, şahdamarından vurulmuş olmanın infiâli içindedir. Daha bu hâdisenin mürekkebi kurumadan, Almanya’dan Istanbul’a geleceği söylenen ikinci kahraman(!) kâfilesini karşılama programları konuşulmaya başlandı. Bu vesîle ile, Istanbul’da nümâyiş ve taşkınlıklara müsaade edilmeyeceği yolunda resmî beyanlar duyuldu. Demek ki, Habur’da mer’î olan hukuk Istanbul’da yok. Istanbul’da müsaade edilmeyecek olana Habur’da ve diğer yakın mahallerde niye müsaade edildi?

Dost bî-pervâ, felek bî-rahm, devrân bî-sükûn

Derd çok, hem-derd yok, düşmen kavî, tâli’ zebûn

mısrâlarını mahzûn Gök Kubbemiz üstüne mahyâ yaptık.