1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Mağcan Cumabayoğlu Üzerine Bir Çalışma

İbrahim Kara
Mağcan Cumabayoğlu 1893 yılı Ak Mola (Kuzey Kazakistan) bölgesi “Bulaev Avdanı” (Molodejnıy Sovhozı) da dünyaya gelmiştir. 1905 yılı Kızıljardağı’nda medreseye girdi. Arapça, Farsça ve Türk Dili’ni öğrendi. İstanbul’da okuyup, ders alan bir aileden gelen o dönemin aydınlarından olan Muhammedcan Begişev’den Doğu tarihi ile ilgili ders aldı. 1910 yılında bu medreseyi başarı ile bitirmiştir.

Kazan Türklerinden Galımcan İbrahimoğlu Mağcan’a çok yardımcı olmuştur. (1912) yılları)

Yine büyük Kazak Türkü aydınlarından olan Saken Seyfulun gibi münevver insanlarla tanışması Mağcan için önemli bir kazanç olmuştur.

1912-1915 yılları Kazak gazetesinin redaktörü oldu. Büyük Türkolog Ahmet Baytursunoğlu’ndan Doğu ve Batı medeniyeti dersleri aldı.

1917-1918 yıllarında Alaş partisinde aktif görevde bulundu. Daha sonra Akmola’da Boztazdık Tulu gazetesinde çalıştı.

1920 yıllarında Mağcan Taşkent’te Ak Yol gazetesinde Şolpan ve Sana dergilerinde görev aldı. 1923-1927 yılları Moskova’da Yüksek Edebiyat ve Sanat Enstitüsünde okudu. O sırada Rus ve Batı edebiyatını araştırdı ve tanıdı. Rus aydınları ile diyaloğa girdi.

1929 ve 1938 yılları için bilgiler yetersizdir. 1936 yıllarında biraz olsun hürriyet esintileri olmuştur. Fakat 1937 ve sonrası yıllar yine baskı ve çilenin yılları olmuştur. Sürgünler yaşanmıştır. 1942 yılında ise kayısbolgan (rahmetli) olmuştur.

Kazak edebiyatının XX. asır başındaki aydınlık saçan yıldızlarından biridir. Kominist sistem tarafından takdir edilmemiş, Mağcan Bekenulu Cumabaev adı ile şiiri yarım asır boyu anılmamıştır. Yasaklı beş büyük Kazak Türk’ü aydınından birisidir. Mağcan’ı o dönemde gören ve bilenler az ise de onlardan öğrenen ve düşünen insanlar t tanımaktadır. Onun şiirlerini ezbere söyleyenler vardı. Saklanan gazete ve dergilerden gizlice okuyanlar bulunmaktaydı. Yasaklı dönemlerde Mağcan’ın kitapları kilitli sandıklarda saklanıyordu. Bir kısım eserleri yırtılıp, sararıp yok olmaya yüz tutmuştu. Artık geçmiş tarih oluyor, zorluk zorbalık devrinin kurbanı olan şair Kazakistan’ın bağımsızlığının beşinci yılında hak ettiği yeri almaya başlıyordu.

Mağcan’ın fikirlerinin temelinde Türkistan’ın bölünmez bütünlüğü ve Asya steplerinin hür havası vardır. Yazılarında hep bunun ifadesi görülür.

Türkleri kendisinin bir parçası olarak gören şair bunu Alıstağı Bavrıma (Uzaktaki Kardeşime) şiirinde veciz bir şekilde ifade etmiştir. Mağcan’ın şiirlerinde “hasret” teması önemli bir yer tutar. Ayrılık acısı diye ifade edebileceğimiz hasretlik Mağcan’da adeta bir azap haline dönüşmüştür. Çünkü kaygı hep onu kemirmiştir.

Uzakta ağır azap çeken kardeşim!

Kurumuş lale gibi çöken kardeşim!

Etrafını sarmış düşman ortasında

Göl kılıp gözyaşını döken kardeşim!

Akdeniz, Karadeniz ötelerine

Kardeşim gittin beni bırakarak!

Ey pirim! ayrıldık mı ulu bütünden?

Kudretli olmak isteyen Türk’ün canı

Gerçekten bitap düşüp kalmadı mı hali?

Kardeşim! Sen o yanda, ben bu yanda,

Kaygıdan kan yutuyoruz bizim adımıza

Layık mı kul olup durmak gel gidelim

Altay’a atadan miras Altın Taht’a

Şairin şiirlerinde tabiat ve insanın iç dünyası içiçedir. “Yazgı Jolda” şiirlerinde açıkça görülmektedir.

Dala dala sar dala!

Japan tüzde bir Kara...

Şilde ottay ıstık kun

Dala - ölik jok, bir ün

“Yol, Dala, Kök, Aspan, Bulut” Mağcan’da romantizmin ön plana çıktığı şiirleridir. “Jazgı, Jol ve Altın Şaştı” şiirlerinde ise lirizm ve sezgi açıkça görülmektedir.

1911 yılı bir aydınlık ışığı sezen şair moralmen iyi gibidir. Ayga (Aya) şiirinde:

Ken dala köresin goy ana jatlan

Jibektey jasıl şöpter betin japkan

Askar tav baldan tatti suları bar

Ene sol anam edi meni tapkan

Yine doğduğu yer için sıcak duygularını ifade etmeden geçemiyor. “Sağındım” (özledim):

Ne görsem de Alaş üçin korgenim

Magan atak ultım uşin ölgenim

(ne görsem de Alaş için görüyorum

ben ünlü halkım için ölürüm)

Kaygılı olduğu zamanlarda ise “Jel” (rüzgar) şiirinde bir mısrada:

Mazeni yok, jel erke

(Rüzgarın bile morali yok derken, kendi iç dünyası arasındaki yakın bağı görüyoruz)

O idealist insandı. Yüce bir milletin çocuğuydu. Hep dağlara ve yüceliklere baktı. Onun hasretini çekti, üzüntüsünü duydu yüreğinde. “Gökçe Dağ” şiirinde:

Başı göğe ulaşan

Tanrı ile konuşan

Gökçe Dağım pek büyük

Koyu, kara gök bulut,

Parlak oynak renklerle

Gökçe Dağı seviyor

Gökçe Dağın gözü yaş

Daima başta ağrı bitmez

Yoğun sis ve dumandan

Böcek geçmez sıkıca

Oktan düz boydan boya

Sarılmış karaçamla

Yine çok yükseklerde

Süzüp geyiği yerde

Kanlı kartal süzülür...

Ben de olurum Musa

Konuştursa Tanrıyla

Gökçe Dağ benim olur.

Mağcan’ın şiiri ile ömrü arasında ayrılmaz bir bağ vardır. Şiirlerinde genel olarak romantizm, akıl, barış ve açık yüreklilik de göze çarpar. Fikir ve düşüncelerini halkı ile paylaşan bir insandı. Çok çile çeken şairin ömrünü iki kelimeyle ifade etmek mümkün olsa “üzüntü ve hasret” şairi demek gerekirdi.

Ömrünün son on yılını hapishanede geçiren şair, Muhtar Avezov’un deyimiyle (Kazak ed.) zamanının sınırını aşmış yazdığı devirde erken çıkmış gibidir. Mağcan’ın tanımak ve tanıtmak önemli bir görevimiz olmalı. Bütün eserlerinin Türkçeye tercüme edilerek basılması artık bir ihtiyaçtır. Büyük fikir adamı Gaspıralı’nın deyimiyle “dilde, fikirde, işte birlik” sağlamak istiyorsak önümüze Mağcanları koymalıyız. onlarla birlikte yürümeliyiz. Asya’nın stepleri ile Anadolu böyle kucaklaşmış olur. Mağcan’ın:

Görmüyorum artık gece gezdiğim kırı, ovayı

Gündüz güneşi, gece gümüş nurlu ayı;

Naslı naslı ipek kundaklara sarmalayıp

Bizi büyüten altın anam Altay’ı!

dizeleri bize millî şuura gerekli önemi vermemiz gerektiğini söylüyor. Ömrü kahramanlıkla bitti. Şimdi ise eseri ve ünü, gösterdiği yolu kaldı.

MAĞCAN CUMABAYOĞLU’NDAN

Türkistan-eki düniye esigi goy,

Türkistan-er türiktiñ besigi goy.

Tamaşa Türkistanday cerde tuvgan

Türiktiñ teñiri bergen nesibi goy.

Turanda türik oynagan uqsep otqa,

Türikten basga ot hop can tuvıp pa?

Köp türik enşi alıp tarasqanda,

Qazaqqa qara şañıraq qalgan coq pa?

Türkistan-iki dünya (dunya ve ahiret) kapısıdır,

Türkistan-er Türk’ün beşiğidir.

Muhteşem Türkistan gibi yerde doğmak,

Türk’e Tanrının verdiği nasibidir.

Turanda Türk oynadı benzeyerek ateşe,

Türk’ten başka kimse ateş olarak doğmuş mu?

Birçok Türk boyları paylarını alarak dağılırken,

Kazak’a miras olarak baba ocağı kalmadı mı?

Uzın Oral-kün men tün şekarası,

Bir cagı-kün, bir cagı tün balası.

Argı cagı-kök közdi cın uyası,

Bergi cagı-Türiktiñ sarı dalası.

Uzun Ural-gündüz ve gecenin sınırı,

Bir yanı-gündüz, bir yanı gecenin çocuğu.

Öte yanı-gök gözlü cin yuvası,

Beri yanı-Türkün sarı (altın) bozkırı.