1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Leyla Adası ve Kıbrıs Adası

Turgay Tüfekçioğlu
Leyla (Perejil) adası Fas’a yaklaşık 150 metre uzaklıkta ve 130 bin m2 büyüklüktedir. Kıbrıs adası da Türkiye’nin 40 mil uzaklığında ve 9.251 km2 büyüklüktedir. Kıbrıs adasının yüz ölçümü, Leyla adasından 71.161 defa büyüktür.

Temmuz 2002’de Fas’ın tamamı kayalık olan Leyla adasına AB’nin tam üyesi İspanya asker çıkardı. İspanya bu boş kayılık adacığın mülkiyetinin kendisinin olduğunu savaşı bile göze alarak Fas’a en açık şekilde gösterdi.

Türkiye’nin de, Kıbrıs adası konusunda AB’nin tam üyesi Yunanistan ve AB’ne tam üye olma yolundaki Güney Kıbrıs ile çok büyük sorunları var. AB, Güney Kıbrıs’ı adanın tek temsilcisi görmekte ve tam üyelik görüşmelerini de, tüm ada yerine hâlen sadece inatla Güney Kıbrıs’la yapmaktadır. AB, Kuzey Kıbrıs’ı hiçbir şekilde tanımamakta, siyasî ve ekonomik yasaklaması altında tutmaktadır. Eğer beklendiği gibi 2004 yılında Güney Kıbrıs tüm ada adına AB’ne tam üye olarak alınırsa Kuzey Kıbrıs’taki Türk hükûmeti de, adadaki Türk ordusu da AB karşısında işgalci duruma düşmüş olacaktır. Avrupa Parlâmentosu’nun Kıbrıs konusunda şimdiye kadar aldığı kararları aşağıdaki şekilde özetlersek, bu durum açıkça görülmektedir.

Avrupa Parlâmentosu “Türkiye’ye adanın askersizleştirilmesini sağlamak amacıyla Kıbrıs’tan askerî güçleri çekmesi için pratik adımlar atması çağrısında bulunur” (17.09.1998)

Avrupa Parlâmentosu “Türk yetkililerinin Kıbrıs konusunda ilgili BM kararlarının kabulü ve uygulaması temelinde ve (Kıbrıs’ın) Avrupa Birliği’ne katılması konusundaki görüşmelerin kesintisiz bir biçimde sürdürülmesinde bağımsız olarak, siyasî bir çözüm bulunmasına bir kez daha aktif bir biçimde katkıda bulunmasını ister” (06.10.1999)

Avrupa Parlâmentosu Genişleme Çalışma Grubu tarafından 2002 yılında hazırlanan “Türkiye ve Avrupa Birliği ile İlişkiler” raporunda bu konuda şöyle denilmektedir:

“Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarının yüzde 37’sini yasadışı bir biçimde işgal etmektedir. Genişleme süreci 31 Mart 1998 tarihinde başlatılmıştır ve 10 Kasım tarihinde de aralarında Kıbrıs’ın da bulunduğu ilk ülke grubu ile katılma görüşmeleri başlamıştır. Üyelik adanın tümünü kapsamalı ve adayı bölen anlaşmazlığa barışçıl bir çözümün bulunması sürecini hızlandırmalıdır” (10.02.2000)

“Avrupa Parlâmentosu Türk Hükûmeti’ne Kuzey Kıbrıs’taki işgal güçlerini geri çekme çağrısında bulunur”. (15.11.2000)

Avrupa Parlâmentosunun bir başka kararı da şöyledir: “Kıbrıs sorununa kapsamlı ve tatmin edici bir çö züm aramada süren tıkanıklık, sürmekte olan çabaları zayıflatarak genişleme sürecini ciddî bir biçimde aksatacak niteliktedir”... Avrupa Parlâmentosu, “Kıbrıs konusundaki raportörü Bay Jacques Poos’a Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından yöneltilen eleştirileri sert biçimde reddetmektedir”. (25.10.2001)

Mart 2002’de Ulusal Program (ulusun içeriğini bilmediği ve milletin hiçbir şekilde bilgilendirilmediği, program nasıl ulusal olabilir?) ile Türkiye 2004’teki Lahey Adalet Divanı’nın kararlarını peşinen kabul ettiğinden, Avrupa Parlâmentosu’nun Türkiye aleyhine bu konudaki olumsuz kararlarına şimdilik ara verilmiş görülüyor!!! Türkiye’deki Avrupa Birliği muhiplerinin üzerini ustalıkla örtmeye çalıştıkları Kıbrıs’ın acı gerçeği işte özetle budur:

Bugünlerde bir karış kayalık ada için Fas’a karşı İspanya’nın yanında olan, ona her türlü tam desteğini veren AB’nin yarın Akdeniz’in göz bebeği durumundaki 9.251 km2’lik Kıbrıs adası için Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs’ın yanında olacağından, onlara başta askerî olmak üzere, her konuda tam desteğini vereceğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Tabiî Avrupa Birliği muhipleri ve Mankurtlar hariç!

Millî devletimizin her yönden saldırıya uğradığı bu günlerde Türk milliyetçisinin öncelikle ve en tabiî davranışı millî devletinin sonuna kadar ödünsüz korumak ve kollamak olmalıdır. Millî devletini koruyana milliyetçi, millî devletini AB örneğinde olduğu gibi uluslararası yapılanmalara, yani dış devletlere kul etmeye çalışana da beynelminelci-küreselci denilir.

Tansu ÇİLLER, Murat KARAYALÇIN ikilisinin 1995’te Türkiye’yi Gümrük Birliği’ne sokma uğruna AB’ne verdikleri ödünlerin en büyüğü Güney Kıbrıs’ın AB ile tam üyelik müzakerelerine başlayabilmeleri için Zürih-Londra Antlaşmalarımızdan doğan Türkiye’nin haklarından vaz geçmeleridir. Güney Kıbrıs’ın AB’ne müracaat hakkını Türkiye adına tanıma gafletleridir.

Bu gafleti 2004’te Kıbrıs konusunun Lahey Adalet Divanı’na götürülmesini Türkiye olarak kabul etmek izlemiştir. Geldiğimiz nokta odur ki, 2004’te Kıbrıs konusunda Türkiye’yi çok sıkıntılı günler beklemektedir. 2004’te hep birlikte göreceğiz ki, Türkiye için, AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçmeyecek ama, Lefkoşe’de son bulacaktır.

Şeytan üçgenine* alınan Türkiye’nin kuzeybatı köşesindeki Yunanistan’ın Kıbrıs adası, Ege denizindeki kıta ve hava sahanlığı gibi konularda Türkiye’yi çektiği zemin kendi sahası olan ve hakemlerinin de yargıçlık yapmakta olduğu AB adalet kurumlarıdır.

Yunanistan açısından AB oluşumu millî bir siyasettir. Çünkü Yunanistan’ın her millî siyasetiyle AB’nin amaçları tam olarak örtüşmektedir. Türkiye için ise AB asla millî bir siyaset değildir. Türkiye’nin hiçbir millî siyasetiyle, ülküsüyle örtüşmez, hattâ bizzat AB her açıdan Türkiye’nin siyasî geleceğine, varlığına ve ekonomik zenginliklerine karşı en büyük tehdittir. Tanımlar iyi yapılmalı, bu konuda eğer algılama eksiklikleri varsa bir an önce giderilmelidir. Türkiye’nin içinde bulunduğu bu zor günlerde en temel konu olan millî devlet siyaseti gibi konularda yanlış yapılmamalıdır.

“AB, Türkiye’nin her millî siyasetine karşıdır” görüşümüzün içini doldurmak ve günümüzden bir örnek vermek istersek; Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanı Rauf DENKTAŞ’ı yıpratın emrini veren AB’nin Türkiye temsilcisi Karen FOGG suçüstü yakalanmıştı. “Türk milletinin, Türk devletinin ve Türk kültürünün üstesinden nasıl geliriz?” diye makbuz karşılığı yazı yazdırdığı bir takım gazeteci kılığındaki KÖR AGOP çetesi mensuplarıyla birlikte yaptıkları marifetler, AB’nin Türkiye temsilcisi Karen FOGG’un kimliğinde Kıbrıs’a ve Türkiye’ye karşı, AB’nin niyetlerini en iyi gösteren bir örnektir. Yerli Avrupa Birliği muhipleri dışında Türk milleti çok iyi bilmektedir ki, Kıbrıs konusunda yalnız Yunanistan’dan değil, Güney Kıbrıs yönetiminde bile daha fazla adanın Türkiye’den koparılmasını arzulayan AB’dir. Bunu yalnız kültürel ve dinî açılardan değil, adanın sahip olduğu ekonomik ve askerî konumundan dolayı da istemektedir. AB’nin her yönden menfaati ve kültürel emeli Kıbrıs’ın Türkiye’den koparılmasından yanadır. 2004’te de, Lahey Adalet Divanı’nın vereceği(!) Türkiye’den Kıbrıs’ı kopartma kararında bunu hep beraber zaten göreceğiz. Ama ne yazık ki vakit Türkiye açısından çok geç olacaktır.

Karen FOGG Türkiye’deyken suçüstü olduğu elektronik postalarında Kıbrıs Türkünün Kleridis’e, yani Yunanlılara teslim olmasını önlemeye çalışan, bu uğurda yıllardar kutsal bir savaş veren herkesi ŞAHİN olarak niteliyor, makbuz karşılığı yazı yazdırdığı kimi gazeteci kimlikli işbirlikçiler de onu basın yoluyla destekliyorlardı. Şahin olarak nitelediği Türk milliyetçilerine karşı, AB’nin siyasî destekli ve paralı çıkar ordusu kurmaya çalışıyordu.

Soyadının Türkçe karşılığı “SİS” olan bu eski AB temsilcisi Karen FOGG hanımın Kıbrıs konusundaki yaptıkları bile AB’nin gerçek yüzünü bize göstermeye yetmeliydi. Ama maalesef kafaları Mankurtlaşmış Avrupa Birliği muhiplerine bu da yetmedi. Ümit edelim ki, konuyu henüz anlayamamış sade vatandaşlarımıza son gelişmeler artık yetsin, AB’nin gerçeklerini millî pencereden görsünler.

Şimdi AB konusunda son perdeye geliyoruz. Türk’ün şanlı geçmişinin bu topraklardaki en son gelinen yazılı belgesi LOZAN Antlaşması’dır. Lozan’a giden yol da bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun öncesi, milletimiz için kan ve gözyaşları ile doludur. Bu süreç:

Erzurum’da 20 yaşında genç bir anne iken kundaktaki bebesini yatağa bağlayıp mutfaktan kaptığı et satırıyla Aziziye tabyasına, Ruslara karşı tek başına saldıran, bu kahramanlığıyla da, 30 bin Erzurumlu dadaşı peşinden Rus tabyalarına hücum ettiren Nene Hatun’dan başlar.

Çanakkale’de kahraman Yahya Çavuşun yedi arkadaşıyla günlerce, şehit olana dek binlerce düşmana karşı kahramanca karşı koymasıyla devam eder. Kurtuluş Savaşı’ndaki kadın, ihtiyar, çoluk çocuk topyekûn yapılan bu savaşın sonunda gelinen yazılı belge ise LOZAN’dır. Lozan, Türkiye Cumhuriyeti’nin tapu senedidir.

AB’ne uyum yasaları adı altında örneğin; Lozan’daki azınlık tarifini kaldırıp Sevr’deki azınlık tarifini geri getirmek!!! Azınlık vakıflarına Lozan’ın aksine sonsuz mal edinme hakkı vermek gibi millî yapımıza uymayan bu son uyum yasaları çıktı. Anayasamızdan egemenliğimizin AB’ye devri de, önümüzdeki dönemde gelecek yeni uyum yasa paketlerinin konusu mudur acaba? Uyan artık Türk milleti uyan, bıçak kemiğe dayanmadı, kemiği de deldi.

LOZAN’ı delmek SEVR’i geri getirmektir. Bunun sorumluluğundan kimse kurtulamaz. Bu konuda yapılan yanlışlar Nene Hatunların, Yahya Çavuşların ve onlar gibi yüz binlerce şehit evlâdına ve torunlarına hiçbir zaman ve hiçbir şekilde izah edilemez. Bu konu siyaset kaldırmaz. Siyaset yapanı da yakar kavurur.

1923’te Sevr’i yırtıp Lozan’ı getiren TBMM’nin o muhteşem mücadelesinde yalnızca büyük Türk milletinden emir alan millî yapıdaki kahraman temsilcilerini ve o günlerdeki büyük Türk milliyetçisi ATATÜRK’ün yaptıklarının değerini bugün bir daha milletçe anlamaktayız. Türk milleti olarak birçok şeyi belki daha iyi anlamaktayız. Ama anlama dışında da, yaptığımız çok şeyin olduğunu da pek söyleyemeyiz.

Büyük ATATÜRK bu günleri önceden sezmişçesine, Türk milletine her konuda hedefler koymuştu. AB ve Batı dünyası karşısında görmekte olduğumuz aşağılık duygusu da, öncelikle tarihimizi iyi bilmememizden kaynaklanmaktadır.

• Bkz. “Türkiye ve Şeytan Üçgeni”, Turgay TÜFEKÇİOĞLU-0224-586 52 01