1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Kuş Bakışı Amerika: “Hanımefendi”nin Şehrinde

Altan Deliorman
İstanbul’dan Antalya’ya on bir saatlik otobüs yolculuğu yapmak bize pek ağır gelmiyor da, aynı süre içinde İstanbul’dan New York’a uçmak insanı bir tuhaf ediyor. Aktarmasız uçuşta mola vermek yok, inip şöyle bir etrafı dolaşmak yok, sigara tiryakileri için bir-iki nefes çekmek yok. Bunca “mahrumiyet”ten sonra New York semalarına varıp da, bir türlü aşağı inememek ise büsbütün çekilmez geliyor. Asrın başında, ancak gemilerle Okyanusu aşıp Amerika’ya gidenlerin sabrına şaşmamak elde değil, Peki, havaalanına niçin inemiyoruz? Çünkü, bütün pistler tıklım tıklım dolu, kule izin vermiyor. J.F. Kennedy Havaalanının üstünde boyuna tur atıyoruz. Bizim Yeşilköy’den pek farkı yok. Nihayet iniyoruz ama, bu defa da yanaşacak kapı bulmak imkânsız. O pistten bu piste doğru dolaşıp duruyoruz. On beş - yirmi dakika sonra bu bekleyiş de bitiyor. Havalandıktan on dört saat sonra, işte Amerika.

Rehberimiz:

– Burası hep böyledir, diyor. Uçaklar havaalanının üstünde sinekler gibi uçuşup durur.

“Sinek” dediği, bizim koca uçak. 200 yolcu taşıyor. Ben, Amerika’nın en büyük hava yolları Pan American sanırdım. Meğer o batalı yıllar olmuş. Şimdi Delta, United States gibi büyük firmalar bu piyasada önemli pay sahibi. Pan American gibi muazzam bir şirketi iflâsa sürükleyen dehaya hayret! “Global” bir dünyada olup bitenlerden böylesine habersiz kalmaya da hayret!

Uçağımız, öğle üzeri saat 12.00’de havalanmıştı. New York’a vardığımızda saat 16.00. Dört saatte mi gelmişiz ne? Aradaki 7 saatlik zaman farkını dikkate almazsanız, evet öyle. Ne uzun bir gün!

Kennedy Havaalanı’nda kaybolmamak için çok dikkatli olmak gerekiyor. Bizi otele götürecek otobüsü beklerden, taksiler dikkatimi çekiyor. Bizdeki gibi hepsi sarıya boyanmış. Ama devâsâ şeyler. Tamponları bile bir karış. Hepsi de birbirinin aynı. Sanırım “Ford” bunları özel imâl etmiş. Çıkış kapısına yanaşıyorlar, bekleyen yolcu varsa alıp gidiyorlar. Sonra bir başkası, daha sonra yine bir başkası. Kâhya yok, değnekçi yok, sıra filân yok. Ama, karışıklık da yok. Yeşilköy’de kapıdan çıkar çıkmaz rastlanan keşmekeş, gürültü, bağırıp çağırmaya burada rastlanmıyor. Amma tuhaf memleket! Şu Amerika gariplikler diyarı galiba.

New York sokaklarında limuzinler cirit atıyor. Bizim Türkiye’de tek tük gördüğümüz bu uzun - ve lüks - arabalar, bazen birbiri ardınca sıralanıyor. Görülecek bir manzara. Bu limuzinlerden bazıları iki büyük araba (veya bir vagon) uzunluğunda. İçinde karşılıklı iki, enine bir koltuk bulunuyor. Dokuz kişi rahatça oturuyor. Enine koltuğun karşısına da küçük bir büfe yerleştirilmiş. Üstünde çeşitli içki şişeleri ve bardaklar. Yürüyen bir yazıhane için pek elverişli. Allahtan içki şişeleri şoföre uzak. Zaten şoför mahalli ile arka bölüm, sürgülü ü bir pencere ile ayrılmış.

•••

New York denilince ilk akla gelenler Empire State Building, Hürriyet Heykeli, Manhattan, Harlem, Çin Mahallesi, Birleşmiş Milletler ve gökdelenler. Bunların hepsi yerli yerinde duruyor da, bazısının biraz modası geçmiş. Meselâ, dünyanın en yüksek binası (102 katlı) Empire State Building’in saltanatı çoktan kaybolmuş, onun yerini Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kuleleri almış (107 kat). Ama, yine de herkes eski gökdeleni (yapımı 1931) görmeye koşuyor. Önce 80 kat çıkıyoruz. Ağzına kadar dolu, sarsıntısız bir asansör bizi âdeta gökyüzüne uçuruyor. Bir daha belirtelim: uçuruyor. Çünkü, asansörün içindeki ışıklı göstergede, çıktığımız katlar onar onar yazıyor. Tek tek yazsa yetişmesine imkân yok. Belki bir dakikalık zamanda 80. kattayız. Ama, bu kadarı yetmez. Başka bir asansöre aktarma yapıp altı kat daha çıkmamız gerekiyor.

86. kattan baktığımız zaman, aşağıdaki insanlar birer nokta, arabalar da olsa olsa virgül gibi görünüyor. 30-40 katlı gökdelenleri tepeden seyrediyoruz. Ne kadar küçükler. Diklemesine kesişen caddeler, karşıda Brooklyn ve Hürriyet heykeli’nin bulunduğu ada, daha sonra engin deniz. Empire State daima kalabalık. Bu yüzden bitmeyen sıralardan, kuyruklardan geçmeniz gerekiyor.

New York caddeleri hep gölgeli, loş, hattâ karanlık. Yüksek binalar güneşin sızmasına imkân bırakmıyor ki. Küçük küçük parklarda âzâde sincaplar. Onlara ne insanlar, ne köpekler dokunuyor. Çünkü, öyle başıboş köpek yok. Arada bir, elindeki tasmaya üç-dört köpek bağlamış, kendisi mi koşuyor, köpekler mi onu sürüklüyor belli olmayan “köpek gezdiricileri” geçiyor. Köpek gezdiriciliği Amerika’da (özellikle New York’ta) kazançlı bir meslek. Türkiye’den giden bir işletme mühendisinin orada köpek gezdiriciliği yaptığını işittiğim zaman, zavallıya çok acımıştım. Meğer boşunaymış. Adam para biriktiriyormuş.

O gökdelenlerin dibinde bir de bakıyorsunuz, mukavva bir kutunun içine kıvrılıp uyumaya çalışan biri. Belli ki mekânsız veya kimsesiz. Refah ülkesiyle kolay bağdaşmayan bir görüntü.

Otobüsler, vızır vızır gidip gelen otomobiller, aceleyle yürüyen yayalar, yani kalabalık arasında bakıyorsunuz ayağında şortu ve kesleri, bir adam koşmaya çalışıyor. Hiç yadırgayan yok. Bizde olsa gülerler. Sağlıklı kalmanın sırrı, böyle uğultulu ve gölgeli caddelerde koşmak mı olurmuş? O, gene de talihli. Hiç olmazsa koşabiliyor. Ya şişmanlara ne demeli? Halkın sanki yarısı 150 kilo civarında. Refah-reklam-tüketim ekonomisi el ele vermiş, Amerikalıların boğazından giriyor. Onun için zayıflama merkezleri pek revaçta. Önce ne bulursan yiyeceksin, sonra bu zayıflama merkezlerine koşacaksın. Bu mantık bize göre değil.

Hürriyet Heykeli’ne götürecek tekneye binmek için sıraya girip bekliyoruz. Etrafta kasket ve oyuncak satıcılarından sokak çalgıcılarına kadar bir takım gezginci “esnaf”. Bizdekinden farkı, Kapalıçarşı çıkışında olduğu gibi turistlerin yakasına yapışıp zorla kaval satmıyorlar. Bu satıcıların ve müzisyenlerin çoğu zenci. Biri bizim gruba sokulup milliyetimizi soruyor. Türk olduğumuzu söyleyince, elindeki orgdan iyi bildiğimiz nağmeler yükseliyor: İstiklâl Marşı. Sonra tekneye doluşup Hürriyet ve Ellis adalarına doğru yola çıkıyoruz. (Tabiî adalara yol filan yok, denize açılıyoruz demek daha doğru.)

Hürriyet Heykeli, aslında Fransız malı. Fransızların Amerika’ya hediyesi. Frédéric-August Bertholdi tarafından tasarlanmış. Yapımı uzun yıllar sürmüş, sonra parçalar hâlinde getirilip monte edilmiş. Kaidesini de, artık bir zahmet Amerikalılar yapmış. New York limanının girişindeki küçük bir adaya yerleştirilmiş. Açılışı 1886, yüksekliği 50 metre civarında. İçindeki merdivenlerden tepesine doğru çıkmak mümkün. Ancak, bunu göze alanlar 354 basamak tırmanmak zorundalar. O yüzden isteklisi pek çıkmıyor. Heykel (veya anıt) bir elinde meşale, diğer elinde (herhalde) İnsan Hakları Beyannamesini filân temsil eden yazılı bir metin taşıyan, başında da (dikenlerinden belli) zafer tacı bulunan bir kadın heykeli. Tanıtım broşürlerinde kendisinden “Lady” (hanımefendi) diye bahsediliyor. Amerika ile Fransa arasındaki dostluğu ve demokratik idealleri temsil ediyor... da, zamanla New York’un sembolü hâline gelmiş. İnsanlar, ideallerini biraz da böyle sembollerle hatırlıyorlar. Böyle şeylere bizde niçin pek itibar edilmiyor? İdeallerimiz mi yok, onları sık sık hatırlamak mı zahmetli geliyor, yoksa hiçbiri değil de sadece akıl mı edememek?

Az ötedeki Ellis adası, bugünkü muteber Amerikan vatandaşlarının hâfızalarında muhakkak ki önemli bir yer tutuyor olmalı. Onların ataları, anavatanlarından geldikleri zaman bu adadaki göçmen merkezlerinde tecrit edilmişler, çoğu aylarca Amerika’ya alınmayı beklemiş. Bu adada bilmem kaç bin çocuk doğmuş, belki ondan da fazla ölüm vakası görülmüş. Eski tip kocaman ve hantal binaları ile şimdi uzun bir rüyaya dalmış gibi.

Birleşmiş Milletler binasının hemen karşısında, bizim Türk Evi’ni görünce heyecanlanıyoruz. Ne de olsa ay-yıldız dalgalanıyor. Yeri de çok isabetli seçilmiş. Birleşmiş Milletler’e giden herkesin görebileceği bir köşede.

New York’ta Çin mahallesi ile İtalyan mahallesi ilgi çekici yerler. Çin Mahallesi’nde 150.000 kişi yaşıyor. Çoğu Çinli. Ama Vietnamlı, Laoslu, Taylandlı, Kamboçyalı göçmenler de var. 1890’larda şekillenmeye başlamış. 1960’tan sonra Hong Kong’dan ve Tayvan’dan da göçmenler gelmiş. Aslında, bir Asyalılar mahallesi. Eğlence yerleri, dükkânlar ve tabiî çok sayıda Çin lokantası yer alıyor. İtalyan Mahallesinin girişinde ise sizi dev boyutlarda bir pankart karşılıyor: “İtalyan Mahallesine hoş geldiniz.”

Harlem, zenci mahallesi. Şöhreti korkutucu. Cinayetlerin, hırsızlıkların, kaçakçıların kol gezdiği bir yer... miş de, son zamanlardaki belediye başkanlarının himmetleriyle ürkülecek bir yer olmaktan çıkmış. Ama, yine de karanlık bastıktan sonra buralarda pek dolaşmamalıymışız.

New York’un toprak mülkiyetine pek akıl erdiremedim. Şehrin büyük bölümü Rockefeller’le Columbia Üniversitesi’ne aitmiş. Sonra bir kısmını Mitsubishi ele geçirmiş. Hani, şu arabaları ile tanıdığımız Japon firması, Daha sonra da Üniversiteye uzun vadeli kiralamış. Şu işe bakın. Sen git Pasifik’te Japonları alt et, Hiroşima ve Nagazaki’de başlarına atom yağdır, sonra onlar gelip New York’un yarısını ele geçirsinler. Amerikan ekonomisi şimdilerde altın çağını yaşıyor. Ama, bir sarsılırsa, Japonların gelip Hürriyet Heykeli’ni, yahut New York’un öteki bölümünü de satın almayacaklarını kim garanti edebilir?

•••

Akşam otele dönerken, yeni dostlarımızdan biri soruyor:

– Beyefendi, Amerika’ya ne maksatla geldiniz?

Benim yorgun hâlimle, böyle uzun ve zahmetli bir yolculuğa çıkış sebebini bağdaştıramamış olmalı. Yahut, düpedüz münasebetsiz bir adam.

– Orkun Vakfı’nı kuruyoruz da onun için.

– Anlamadım. Onunla ne ilgisi olabilir?

– Burada bazı görüşmeler yapmak istiyorum.

– New York’ta mı?

– Hayır. Yarın Washington’a gideceğiz ya, orada.

Şüpheli şüpheli yüzüme bakıyor:

– Türkiye’de vakıf kurmak için Amerika’ya gelinir mi efendim?

– Niye gelinmesin? İhtilâl yapmak isteyenler, daha önce Amerika’ya gelip danışmıyorlar mı? Kendi bankasını soyan genel müdürlere Amerika kucak açmıyor mu? Başı sıkışan cemaat önderleri, tarikat liderleri kapağı Amerika’ya atmıyorlar mı? Amerika onları bağrına basmıyor mu? Antika eser kaçakçıları, rüşvet yediren iş adamları, hileli iflâs tezgâhlayan patronlar hep Amerika’da değil mi? Parti kurmayı tasarlayanlar bile önceden gelip icazet almıyorlar mı beyefendi?

– İyi de Orkun Vakfı milliyetçi bir vakıf değil mi?

– Evet, aynen öyle.

Adamcağız benim saflığıma gülsün mü, ağlasın mı kestiremez bir ifadeyle diyor ki:

– Efendim, söyledikleriniz doğru da, onlar hatırlı kimseler. Amerika, hiç Türk milliyetçisi adamlarla oturup konuşur mu? Bulsa, onları bir kaşık suda boğmaya kalkar. Hiç haz etmez onlardan. Bunu bilmiyor musunuz yoksa?

– Hayır bilmiyorum. Sahiden öyle midir?

Artık bu defa anlıyor. İşletilmekten pek hoşlanmamış, hattâ belki de kaba bir davranış bulmuş olmalı ki, başını öte yana çeviriyor.

Yarın Washington’dayız. Ondan sonra, önümüzde tropikal bölgelere doğru uzun bir yolculuk var.