1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Kürtçülük sorununa gerçekçi yaklaşım ne olmalı?

Prof.Dr. Reha Oğuz Türkkan
KÜRT/Kürdistan meselesi gündeme gelip duruyor. En son bir TV programında, Ümit Özdağ ve milletvekili Emin Şirin bir yanda, iki Kürt kökenli de (biri eski milletvekillerinden) öbür yanda, saatlerce tartıştılar. Çoğu bildiğiniz şeyler.

Geceyarısından sonraya sarkan bu programda beni daha çok katılmacıların söylemek istemediklerini saklayış taktikleri, satırlar-arası mesajlar ve gerçekleri çıkartmak için Özdağ’ın çok güzel psikolojik baskı tarzı ilgilendirdi.

Meselâ, Kürtçülük yapanlardan birine, “30 bin kişiyi, çocuklarıyla beraber katledenlere ‘terörist’ diyor musunuz?” sorusuna hep kaçamak cevaplar vererek sinsî rolü oynayana Özdağ çok başarılı bir yöntemle, uzun lâf etmede, “kabul ediyor musunuz, etmiyor musunuz?” diye art arda 4 defa sıkıştırması seyircilerin gerçeklerin nasıl gizlendiğini iyice görmelerini sağladı.

Soruna bilgisayarlı bir bakış

Bu konu, Türkçülerin iyice ele almaları şart olan millî bir sorun.

Epey uzun bir gurbetten sonra 1972’de yurda kesin dönüş yaptığımda, Türkiye’nin bunca yıl uzaktan takip edebildiğim gidişatını yakından izlemeye başladım ve bir yıl kadar sonra Genel Kurmay Başkanlığına uzunca bir mektup yazdım. Özetle, “ülkemizin birçok dertleri varsa da kanaatım şu ki önümüzdeki yıllarda en çok başımızı ağrıtacak olanlar, Kürtçülükle-Şeriatçılık olacak gibi gözüküyor” dedim.1

1987’de kurduğumuz “Türk 2000’ler Vakfı” olarak Haziran 1993’te, Sultanahmet’teki İstanbul Üniversitesi’nin Rektörlük binasında bu konuyu iki günlük bir sempozyum olarak ele aldık. Partilere davetiye yolladık ve her biri de geldi, konuştu. İlginç tesbitler yapıldı. Bunu müteakiben gelecekbilim (Fütüroloji)2 yöntemleriyle haftalar süren bilgisayar destekli bir araştırma yaptık ve Kürtçülük tehlikesinin ilerki senelerde alabileceği şekilleri (yani, olabilir gelişmeler ve bunların bugünkü şartların hangisinin gerçekleşmesiyle önümüze çıkacağını) grafikler hâlinde çıkardık, uzun bir raporla o günkü başbakan Tansu Çiller’e yolladık3. Ondan da cevap alamadık ama, bir hafta kadar sonra başbakan Çiller, raporumuzdaki cümlelerden birkaçını bir basın toplantısında -kaynak göstermeden- söyleyince araştırmamızdan haberi olduğunu anladık.

O sıcak ve tehlikeli günlerde hükûmetlerimiz ve Silâhlı Kuvvetlerimiz birçok şey yaptı; böylece, bugünkü yüksek gerilimli bir ateşkese ulaştık.4 Şimdi lâzım olan biz Türkçülerin sorunun derinliklerine inip (“parametre”leri gözler önüne serip) çözümleri bulmamızdır. Özetin özeti olarak, cevaplamamız gereken şu sorular var:

1- “Kürt kimliği”

Yıllarca, “Kürt diye Türk’ten ayrı bir millet yoktur, varsa da onlar Türk’tür” deyip durduk. Bir de hâlâ mizah mı yapılıyordu anlayamadığım, şu “izahlar” ileri sürülüyordu: “karda yürüdüklerinde ‘Kart-Kürt’ sesleri çıktığından o Türklere ‘Kürt’ denmiş!”

Daha ciddî bir edayla, Kürtlerin Türk olduklarını isbat etmek için yüzlerce kitap yazıldı, binlerce nutuk atıldı. Buna tepki olarak, rahmetli Alparslan Türkeş’in bana anlattığına göre, merhum Atsız’dan gelmiş ve her zamanki sert uslûbu, Diyarbakır’da seçim kampanyası yürüten Türkeş’i zor durumda bırakmış. Ondan mıdır nedir, Aydınlar Ocağı’nda bir konferansında, sonradan tekrar tekrar söylediği “Onlar ne kadar Türklerse ben de onlar kadar Kürdüm” sloganını ortaya attı (o tarihte partisini kurmuş, siyasete atılmıştı).

Konferanstan sonra, Altan Deliorman arkadaşımızın müdürlüğünü yürüttüğü arka odada Türkeş’le oturup çay içerken ona takıldım: “Söyle bakalım Alparslan, siyasete girmeseydin bu lâfları söyler miydin?” diye sordum. Sinirlenir gibi oldu “Böyle gıllıgışlı şeyler sorma” diye kesip atmak istedi. Ben bir şey daha ekledim: “O sloganın iki farklı anlama da gelebilece ğini unutma” dedim, güldü, çayını içmeye devam etti.

“Kürt” etnisi hakkında bazı araştırmalar yaptım ve bunları yayınladım5. Edindiğim kanaat şu ki, İranlılar gibi “Fars/Pers” kökenli, yani “Mediteranean” (“Akdeniz”) ırkından bir kavim, Ermenilerin de uzaktan akrabası. Selçuklular Anadolu’ya geldikleri günlerde, Doğu Anadolu dağlarında yaşarlarmış. Daha aşağı yaylalarda konar-göçer olan bu “Kürtler” Türklerle karışıp “Türkmenleşmiş”. Selçuk Türklerinin ilk yerleşim bölgeleri olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu asırlarca “Türkmenia” olarak bilinmiş ve Avrupa haritalarında da hep bu isimle gösterilmiş.

1520’li yıllarda İran ve Türkmen kökenli Safevî’lerin komşu oldukları Doğu Anadolu Türkmenlerine Şiîliği aşılayıp Osmanlıyı zayıflatma faaliyetine girişince bildiğimiz gibi Yavuz Sultan Selim savaş açmış ve Çaldıran Savaşı’nda İran’ı yendikten başka, Alevî Türkmenlerini de bir hayli katliama uğratmış; kurtulan bu Alevî Türkmenler dağlara kaçmışlar ve birkaç nesil sonra Kürt yerlilerle karışıp dillerini de, Türklüklerini de unutup “asimile” olmuşlar. Gene de pek çok Türk kültür unsurlarını unutmamışlar (bunu Prof. A. Çay, Prof. Orhan Türkdoğan, Prof. Bahaettin Ögel gibi araştırmacılar eserlerinde çok güzel belirtmişlerdir).

Sonuç: Bugün “Kürt” diye bildiğimiz aşiretlerin en azından yüzde 30-40’ı (belki yarısı), Kürtleşmiş Türklerdir. Ama bu demek değildir ki Kürtlerin hepsi öyledir. Bunu da karıştırmamak gerekir.

2- Kürtçülük

Bu madalyonun iki yüzü var: biri, etnik, yani “Kürt” dil ve kültürünü sevmek, korumak, geliştirmek, Türkçülerin “Türk” konusundaki duygularına benzer bir duygu.

Kürtlerin bu hislerine tepki göstermek haksızlık olur. Dünyada 1970’lerde hız kazanan “mikro-milliyetçilik” ve onun zıddı 1980’lerde yayılmaya başlayan “makro-milliyetçilik”, yani küreselleşme artık günümüzün gerçekleridir. Benim gibi, başka devletlerin içindeki Türk azınlıkların Türklüklerini unutmamalarını isteyen, Kızılderililerden tutun, Pigmelere kadar ırkların kültürce de, genetik olarak da özelliklerini kaybetmemelerini savunan biri için zordur. Ama madalyonun öbür yüzüne bakınca sorular ve sorunlar çoğalıyor. Bu da, “Kürdistan” ideolojisidir. Öncelikle Türkiye içinde isyanlarla süregelen bölücü hareketler, ayrıca da, gizli Amerikan ve A.B. desteğiyle oluşan Türkiye ve Irak’ı bölecek bir Kürdistan.

Bu, uzun zamandır süren ve Türkiye’nin aleyhine olan bir siyaset. Artık kamuya açılan gizli eski İngiliz arşivleri, Şeyh Sait İsyanının nasıl İngiltere tarafından başlatıldığını ve bu sayede Musul petrollerini elden kaçırmamızı gözler önüne seriyor.

Gerçek şu ki, bir devletin içindeki farklı unsurlar gaflet siyaseti güdülürse ve o devlet zayıflarsa, dıştan kışkırtmalar ve içten dolaplar sonucunda bölünmelere varılıyor.

Yakın tarihimizi hatırlarsak, Sovyetlerin yıpranmasıyla birlikte, yalnız Türkler değil, “özerk, otonom cumhuriyetler” lâflarına boş veren Ukraynalılar, Beyaz Ruslar, Gürcüler ayrılıp bağımsız cumhuriyetlerini kurma yolunu seçtiler.

Yugoslavya o tarihlerde yıpranmış da değildi; Tito’nun gücü sayesinde tek devlet hâlinde yaşayan Slovenler, Hırvatlar, Boşnaklar diktatörün ölümünden sonra ayrı devletler hâlinde bölünüverdiler, Sırpları Karadağ’la yalnız bıraktılar. Çekoslovakya, Yugoslavya gibi çatışmaya girmeden, yavaşça bölünüp Çekya ve Slovakya hâlini aldı.

İspanya’da Bask’lar ve Katalanlar, bir sürü özerklik ve federasyon gibi haklar onlara merkezî hükûmetçe tanındığı hâlde tam bölünme peşinde teröre başvuruyorlar.

Onun için Kürt vatandaşlarımıza dil ve kültürün ötesinde daha farklı siyasî ayrıcalıklar tanınırsa ve hele Irak’ta müstakil bir Kürt devleti “kurdurulursa”, Türkiye’de de bölünme kargaşası tekrar yaşanmaz mı?

KİM HAKLI?

Şimdi, ister samimî, ister “gıllıgışlı” deyin şöyle bir soruyla karşılaşmaz mıyız: Onların da, istiyorlarsa, ayrı devletlerini kurma hakları yok mu?6

Bir konuda “haklılık” pek çoklarının sandığı gibi, bir tek tarafın tekelinde değildir. Nasreddin Hoca, kadılık yaparken, sanığa da, davacıya da, mübaşirine de “sen de haklısın, sen de haklasın, sen de haklısın” cevabıyla bu gerçeği çok güzel gözler önüne sermiştir.

Kürtler böyle bir hak iddiasında bulunmuşlarsa, Türk kökenli Türkiyeliler de birçok “hak” sayabilirler:

• Anadolu’yu, yalnız cihangirliğimizle değil, göçlerimizle biz tek bir yurt yaptık. Bugün kâh Ermenilerin, kâh Kürtlerin sahip çıkmak istedikleri bölgeler Türkmen toprağıydı ve “Türkmenia” idi.

• Doğusundan batısına, kuzeyinden, güneyine bu toprakları yollarla, hanlarla, camilerle, medreselerle donatıp “Türk-İslâm” ülkesi yapan da Türklerdir.

Yıllar önce TRT için yazdığım “Bir Toprak Ne Zaman Vatan Olur?” senaryosu (Altan Deliorman da katkıda bulunmuştu), 1. Kılıç Arslan’la bir Bizans prensesi arasında geçen işte böyle bir tartışmayı konu yapmıştı;

• Bu Türk topraklarını 8 Haçlı Seferinin Anadolu üzerinden geçmeye çalışan 5-6 sürüsünü sonuna kadar çarpışıp defeden, Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda saldırgan filoları ve orduları yüzbinlerce şehit kanıyla sulayıp durduran da çoğunluk Türklerdi.

• Güneydoğu Anadolu’ya GAP barajlarının kurulmasını, petrol yataklarının işletilmesini Türk devleti ve çoğunluk olan bütün Türklerden alınan vergiler kazandırmıştır; yani pazarın büyük kısmı Türklerin cebinden çıkmıştır.

• Türk dünyasıyla açık köprü durumunda olan Doğu Anadolu’da ve ilimiz Hatay’da bir devlet kurularak kopmasına razı olmamak hakları da var Türklerin.

• Ve AB’nin, ABD’nin bu konuda gizli açık baskılarına, “öyleyse sizler Manhattan’ı Kızılderililere, İspanya’nın kuzey topraklarını Bask’lara, Fransa’nın bir bölgesini Bröton’lara vermiyorsunuz? Belçika’da hâlâ neden iki ayrı devlet (Walon’lar ve Flaman’lar olarak) kurulmadı diye sormak da haklarımızdan.

Böyle durumlarda, “daha güçlü olan”, ya da uzlaşmayı en iyi beceren kazanıyor. Biz de Türkiye’de kendi hakkımıza sahip çıkarak çözümler üretmeli ve uygulamalıyız. Kendi haklarını Türklerin hakkını zedeleyecek şekilde uygulamaya kalkışan PKK’yı güç kullanarak şimdilik durdurduk. Ama Kuzey Irak’ta tehlike devam ediyor. Uzlaşma yoluna gelince ekonomik yatırımlardan tutun, Kürtlerin bazı haklarını kabul etmeye kadar (dillerinin ve kültür faaliyetlerinin serbest bırakılması yürürlükte).

Fakirler mi, refah içinde olanlar mı ayrılmak ister?

Bu son noktada fazla hayâlperest de olmamalıyız: Yalnız fakirlik değildir bölünmeye sebep olan: Karadenizli vatandaşlarımızdan bazı iç bölgelerde yaşayanları, Kürtlerin çoğunluk olduğu bölgelerden daha çok fakirlik içindedirler, fakat bölünmeye kalkışmıyorlar. Aksine, zenginlik ve refah içinde olan bir bölgenin ayrılmaya kalkıştığı oluyor: Slovenya, Yugoslavya’nın zengin bölümüydü, ilk ayrılık isteği oradan çıktı. İskoçyalılardan İngiltere’den ayrılmak isteyenler yıllardır yüzde 2.5 oranını aşamıyorlardı; kıyılarının yakınında petrol keşfedildikten sonra yapılan referandumlarda bölücülerin oyu yüzde 34’e yükseliverdi!

Bir de güçlü, gelişmiş, övülen ülkelerde bölünme ve ayrılma cereyanlarının en asgarî derecede olduğunu unutmayalım. Hırvat kökenli Sokullu, Osmanlıların güçlü döneminde yaşadığı için, bu devletin en sadık, en faydalı sadrazamıydı. Güçlüyken Osmanlı İmparatorluğu’nda ayrılık hareketleri pek yoktu ve azınlıkların hepsi “biz de sizdeniz, biz de Osmanlıyız” diye övünürlerdi.

İkinci Dünya Savaşı’nda Süper Güç olan Washington, Amerika’ya il statüsünde bağlı olmayan Porto-Rikoluların ayrılma ve kendi devletlerini kurma taraftarlarına itiraz etmiyordu. Bu konuda referandum yapılıyor, her sefer de Amerika’dan ayrılmak istemeyen Porto-Rikoluların oyu % 92-93 oranında oluyordu!

Çünkü Amerika güçlüydü; “Biz de sizdeniz” deyip pasaportsuz gelip gidiyor, iş buluyorlardı. “Fırsatlar ülkesiydi Amerika.”

ABD’nin Viyetnam savaşlarından yenik çıktığı yılları çok iyi hatırlıyorum. “Biz Polonya kökenliyiz! Biz İtalyan kökenliyiz” sloganları ve kendi dillerinde eğitim diye tutturanlar her yerde görülmeye başlamıştı. Hattâ Amerikalı zenciler “dört ilde bağımsızlık isteriz” gibi herkesi güldüren lâflar bile etmişlerdi.

Derken rakip 2. Süper Devlet Sovyetler çöktü; Amerika’da Bush’un babası Körfez Savaşı’nı başlattı ve kazandı. Gene o sıralarda Amerika’daydım (bypass ameliyatı için). Azınlıkların amerikan milliyetçisi davranışlarını ve yıldızlı bayrağa deliler gibi sarılışlarını bir görseydiniz!

Özet: Biz, Türkler de güçlü, gelişmiş ve iftihar edilir bir devlet hâline gelirsek, Kürt vatandaşlarımız da, diğerleri de “biz de sizdeniz!” demekte yarışacaklardır. Buna eminim. Gücün bir yolu da, 300 milyonluk Türk dünyasının Ortak Hareket etmesidir.

Not: 1) Kürt nüfusu kasıtlı olarak abartılıyor. Türkiye’dekiler kâh 25 milyon, kâh 15 milyon gösteriliyor. Çok sıkıştırılırsa bu Kürtçüler “12 milyon da değil miyiz?” diyorlar. Hani bir palavranın “bir yılan gördüm, 100 metreydi” iddiasına “attın!” diyenler olunca, “canım, bir metre de değil miydi yani?” yollu kaçamak gibi.

Eski Adalet Partisi kurucularından Mehmet Turgut, yaptığı bir araştırmaya göre, 1992’de Kürtlerin Türkiye’deki nüfusunu 4 milyon 500 bin Zazaların ise yarım milyon civarında buldu. (“Kürtçe konuşan vatandaşlarımızın sayısı meselesi”, Yeni Forum, Haziran 1992).

Beş yıllık artış nisbeti o bölgede yüzde 12 olarak saptanmıştır. Turgut Beyin 1992 tarihli rakamlarını, geçen 12 yıla göre tekrar hesaplarsak, Kürt nüfusunun bugün (2005’te) 7.5-8 milyon olması lâzım, Zazalar da 1 milyona yaklaşmış olmalılar. Kürt ailelerin Türklerden daha fazla doğum yaptıkları doğruysa da, 5 yılda % 12 artış bunu dikkate alan bir rakam çıkarıyor.

Kürtçü bölücüler, Zazaları da Kürt sayıp, bölgelerinde yaşayan Arap, Süryanî ve diğer azınlıkları da sayılarına katıp şişirme rakamlarla, “Türkiye’nin aslî unsurlarından” gibi gözükmeye çalışıyorlar.

2) Kürt kökenlilere Türkler tarafından ayırım yapılmadığını, cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, Ticaret Odaları başkanı, şair, romancı, profesör gibi makamlara gelebildiklerini yeterince belirtmiyoruz. Bu çok önemlidir.

DİPNOTLAR

1- Cevap alamadım: 1980 darbesinden birkaç ay önce Celâsun Paşaya sordum, haberi yoktu ama o iki tehlikeye ilâveten “sol-sağ terörünü” öne sürdü.

2- Bir hatırlatma: Fütüroloji Vakfı olan “World Future Society” (Dünyanın Geleceği Derneği)nin 1960’lardan beri “profesyonel” üyesiyim. “Türk 2000’ler Vakfı’nın da başkanı.

3- Raporun grafikler bölümünü birkaç yıl önce Orkun’da bir makalemde yayınlamıştım.

4- Grafik sonuçtaki “3. İhtimal” hemen hemen aynen gerçek oldu.

5- “Biz Kimiz”, 1989, sah, 61, 62; “Türkkan 2000 Ansiklopedisi, Mayıs 1991, III, 36, 37; “12 Ana Hedef 1993, sah.4-10; “Yükselen Milliyetçilik”, 1995, sah, 209, 466... vb.

6- Gerçi bazıları çıkıp “Kürtler tarih boyunca kendi devletlerini Salahattin Eyyubî’ye rağmen kuramadılar” diyebilir; Kürtler de “Afrika zencileri Fildişi Kıyısı Cumhuriyeti’ni kurarlarsa biz neden, Kürt devletleri kurmayalım” der!

Düzeltme: Orkun’un Ocak 2005 sayısındaki yazımda (sah: 20, 2. sütun) “Varoş” kelimesi “vazo” olmalıydı.