1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Kürt Sorunu

Nefi Demirci
Bazı köşe yazarlarımızın yazıları beni, eminim, benim gibi Türk milliyetçisiyim deme, ilân etme zorunda kalanları hayrete düşürür: “Doğu sorunu, Kürt sorunu, Güneydoğu sorunu”. Nedir bu Kürt sorunu? Türkiye’de yaşayan bir vatandaşın ne gibi sıkıntıları olabilir? Türkiye şartları içersinde hayat zorluğu, pahalılık, sağlık, işsizlik vs. Ama gelin görün ki, bir Kürt sorunudur tutturulmuş gidiyor. Bir Allah’ın kulu, bir babayiğit çıkıp da bu “Kürt sorunu Kürt Devleti kurmak, kurdurmak istemedir. İşte sorun budur”, deme lütfunda bulunamıyor.

Sorun (mes’ele), genel olarak, iki kişi, iki grup arasında vuku bulan olayları çözmektir (iki devlet arasında çıkan anlaşmazlıklar, barış yolu ile çözülmezse harbe sebep olur, ehemmiyetli ve halli müşkül şey). Sözlüklerde kelimenin tarif edilen anlamı budur. Sorunum var diyenleri taraf olarak mı kabul ediyorlar da şanlı Türk milletinin karşısına koymaya lâyık görüyorlar? Biz, ne hakta ne hukukta ne de hakikatte böyle bir tarafın ne varlığına ne de olduğuna inanmaktayız.

Her ne kadar bizi kardeş kabul etmeseler dahi (kabul edenleri tenzih ederim) bizim kardeşlerimiz acaba bu cennet vatanda nelerden mahrum edildiler de her fırsatta, şeref ve namus koruyucularının kanını dökmekten haz duymaktadırlar, ecdadımızın kanları ile sulanan topraklarımızdan pay istemektedirler?

Her Türk’ün bilmesi gereken önemli nokta, SORUN veya MES’ELENİN anlamı budur. Artık Kürt sorunu dendiğinde, halkımızın anlamakta güçlük çektiği yuvarlak lâflar yerine, açık, net ifadeler kullanılmalı ki herkes maksadın, maksudun ne olduğunu bilsin, fikir, zikir anlaşılsın. Bizler de aklımızı başımıza, külahımızı önümüze koyup geç kalmadan düşünelim, dost düşmanı ayırt edip karar verelim.

Güneydoğu! Hangi Güneydoğu? Sanki başka bir ülkeymiş gibi, Türkiye’nin Güneydoğusu demekten bilerek kaçınan bu cebin kişiler ve sözde dost olan devletler, topraklarımızda HADEP bayrakları eşliğinde toplantılar yapıp, “çözüm idam değil, demokratik cumhuriyet”, “anadilde eğitim”, sorunumuz ekonomik değil, siyasîdir”, “yaşasın demokratik cumhuriyet”ten söz ediyorlar. Demokrat ve insan haklarından söz eden, vatana yan bakan bu kişiler, hiç sıkılmadan, utanmadan bu sözlere yorum getiriyorlar, sahip çıkıp öğüt veriyorlar.

Türkiye’nin önünde çok cetin bir yol var, geriye dönüp arkaya bakmak gi i bir şansı yok. Yoldaki dikenler görülüyor ki milletimizi incitecek, kanatacak. Lâfla, nutukla Siyasî Kuzey Irak’ta Kürt Devleti kurdurtmam demekle, kurulan devletin ancak isminin ilânını geciktirir, bu arada da Güneydoğumuzda siyasal Kürktçülük kökleşmesini tamamlayabiliriz.

Bugün ister Radyo, ister TV. de olsun, Kürtçe yayınlar yapılmakta, Türkiye’nin yardımları ile Kuzey Irak’ta kurulan uydu yayın yurdumuzun her yerinden seyredilmekte. Yazılı yayın zaten var. Kısa süre önce 10 milyon TL.ye satılan Kürtçe sözlük piyasada mevcut. Kuzey Irak’la ticaretin ve altında yatan siyasî faaliyetin olduğunu gizleyen yok, bu konuda da teşvikler veriliyor.

PKK’nin, silâhları bırakın talimatından sonra topluca silâhların teslim alınmadığı gerçeği ortada. Elit takımının nerede olduğunu soran araştıran yok. Sahi, bunlar nereye gitti? Azerbaycan’a gitmiş olabilirler mi? Orada petrol istasyonlarında çalışıp ilerisi için bir plânları olabilir mi? Bu gidişle, idam kalkar ve baş serbest kalır, siyasete atılabilir mi? Bu ve buna benzer sorular, Türkiye’nin önünde bulunan dikenler yolumuzu -MHP’nin direnmesine rağmen- Diyarbakır’dan geçmeye zorlar mı?

Ayağımıza batan dikenin sebep olduğu kana bakarsak, Musul ve Kerkük’ü neden kayıp ettiğimizi, Şeyh Said denilen isyankârı hatırlamamak mümkün mü? Şeyh Said İngiliz lirası ile sözde din elden gidiyormuş diyerek, din yerine toprağımızı giderdi. Kanı ile canı ile vatanı düşman istilâsından kurtarmaya çalışan, aç susuz, yalın ayak o mübarek Mehmetleri arkadan vuran Kürtlerin kahraman adamı! Sen Mehmetlerimi arkadan vur, vatana hıyanet et, sonra da bu vatan toprağından pay iste. Bugüne baktığımızda, 40 bin şehit katili, idamlık vatan haini, Kürdüm der, ama Türk ekmeği yediği için Türkçe düşünmek, yazmak ve ortak dilleri olmadığından aralarında konuşup anlaşmak zorunda kalan Öcalan ve yandaşları da bugün bizi AB kapısında zorluyor. Vatan haini Şeyh Said adına Almanya’da kurulan Şeyh Said Vakfı, dostlarımız Almanların destek ve himayesinde Türk Milletine kin kusmaktadır. Sorun varsa onların değil, bizim olmalıdır. Bu hainleri nasıl uslandırırız, işte asıl sorun budur.

Bu önemli konuları milletvekillerimiz Büyük Millet Meclisi’ne getirip açık tartışmaya açmalıdırlar.

Lozan’ın 39. maddesinin son fıkrası, “Türk vatandaşı olan bir kişinin, özel, ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her türlü yayın konusunda, toplantılarda, herhangi bir dili kullanmasına kısıtlama konulmayacaktır.”Azınlıklar için geçerli olan bu maddeye istinaden zaten yasak konulmamış, engel de yok. Bu maddeyi kimse başka yöne çekmesin, açık ve net olarak bu yalnız azınlıklar için geçerlidir. Türkiye’de Müslüman AZINLIK YOK. Dikkat edilecek önemli bir nokta da okullarda azınlıklar dışında, başka dille eğitim yapılır, yapılabilir diye bir cümle, kelime de yok.

Sayın Turgut Özal ne düşündü, gerçekten çözmek, anlamak zor. Damarlarında dolaşan kan O’nu ve haleflerini yolumuzun Diyarbakır’dan geçmesine mi itti? Hatırlanırsa, 12 Eylül döneminde 3932 sayılı “Türkçe’den Başka Dillerde Yapılacak Yayınlar Hakkındaki Kanun”un ikinci fıkrası ile yasak dilleri şöyle tanımlamıştı: “Türk Devleti tarafından tanınmış bulunan devletin birinci resmî dili dışında herhangi bir dille düşüncelerin açıklanması, yayılması veya yayın yapılması yasaktır. “ Arnavutça, başka Müslüman dilleri gibi Kürtçe de yok, kanun gereği yasak edilmiş. Ancak, 1991 yılında 2932 sayılı Türkçeyi koruyan bu kanun yürürlükten, Terörle Mücadele Kanunu’na konulan bir madde ile kaldırıldı. Boşluklar da o sayede açılmış oldu. Sayın Özal’ın Kerkük’ü Güvenli Bölge dışında bırakma mahareti nasıl ki Türkmenlerin erimesine neden olmuş ise, Kürtçe’nin ve 39. maddenin tartışılması ortamı da bu şekilde bilinçli olarak yaratılmıştır. Bu beyefendiler zahmet buyurmasınlar, zira Lozan’ın bu 39. maddesi azınlıkları kapsar ve Yüce Atatürk’ün dediği gibi “Türkiye Türklerindir, dili de Türkçe’dir.”

Dikenli, çetin yolumuzda Kıbrıs, Ege ve Türkiye’deki bazı Arnavutların millî düşüncelerimizle ilgili olan durumlarını uzmanlarına bırakıp Kürt, Kuzey Irak ve Güneydoğu konusunda âcil olarak:

1. İkiye bölünmüş olan Türkmenleri birleştirme yollarına bir an önce gidilmeli, âcil çareler aranmalı. Bir kısmı Arap, diğerleri Kürt bölgesinde kalan bu toplum, değişik iki baskı altında kalmış. Lâfla değil gözle görülen fiilî yaptırım lâzım.

2. PKK militanlarının, savaşı bırakın talimatından sonra, teslim etmedikleri silâhları aranıp bulunmalı.

3. Azerbaycan’da bulunan PKK militanlarının orada ne yaptıkları, hangi maksatla oraya agittikleri tespit edilmeli.

4. İKDP ile TKDP arasındaki ilişki araştırılmalı.

5. Habur sınır kapısından elde edilen malî kaynağın ne amaçla ve kimlere verildiği tespit edilmeli, millî menfaatlerimiz doğrultusunda kullanımı sağlanmalı.

6. KDP (İKDP) Ankara temsilciliği kapatılmalı.

7. Türk bölgelerinden, özellikle Güvenli Bölge dışında bırakılan Kerkük’ten GÖÇ önlenmeli, bu konuda çok âcil tedbir alınmalı. Türkiye’ye göç edenlerin geçici de olsa kalmaları sağlanmalı. Zira buradan Avrupa ülkelerine gidenlerin bir daha öz topraklarına dönme ihtimali yok.

8. Türkmen kuruluşları, millî menfaatler doğrultusunda, bilimsel bir şekilde yeniden gözden geçirilmeli.

9. Coğrafî Kuzey Irak’ta Türkmenler anavatanın güvencesidir. Arka bahçemizin “SITARA” SIDIR (Duvarıdır). Tahrip olan ve edilmeye çalışılan bu duvarı, 75 yıldan beri kendisini koruyabilen, uğrunda binlerce şehit veren bu topluma her Türk destek vermelidir, ne pahasına olursa olsun ayakta kalması temin edilmelidir.

10. Lozan’da ve 1926 Ankara Anlaşması’ndan sonra Musul vilâyeti yapay olarak ihdas edilen Irak Devleti’ne bırakıldı. Bugünkü güney sınırlarımız da daha önce Sevr’de tespit edildiği gibi kabul edildi. Bu sınırlar, bizim Misak-i Millî sınırlarımız olarak kabul edilmiş topraklarımızdır. Bugün bu bölgeler hiçbir hukukî dayanağı olmayan bir şekilde işgal edilmiştir. Bölgede otorite boşluğu bulunmaktadır. Hal böyle iken, Ankara Anlaşması’nın bölge ve sınır ile ilgili hükmünün gözden geçirilmesi gerekmektedir. Atatürk’ün şartlar ve ahval elverişli olduğu zaman cihandaki sulhu Türk Milletinin lehine çevirdiğini, bizim olan Hatay’ı toprağımıza kattığını unutmayalım. Güneydoğumuzun bir uzantısı olan coğrafî Kuzey Irak bizimdir, şartlar bugün buna müsaittir. Bu fırsatı şanlı ordumuzun değerlendireceğinden eminiz.

11. BM. Bireysel ve Siyasî Haklar Sözleşmesi imzalanırken umarım büyüklerimiz Anavatanımızın geleceğini, bölünmez bütünlüğünü güvence altına almışlardır. Zira bu sözleşme Türkiye’yi yalnız cok ciddî yükümlülük altına sokmakla kalmıyor, aynı zamanda sözleşmeyi imzalayanlara birbirlerinden şikâyetçi olmaları imkânı da veriyor. Böylece yıllardan beri Türkiye’ye “Kürtlerin kimliklerini tanıyın” baskısı, “azınlık” kelimesi Kürtler için kullanıldığı malûm olduğuna göre, şikâyet etme kapısının açılmasını sen istedin, öyleyse gel bu MES’ELE yi çöz bakalım, yoksa AB kapısı sana AÇILMAZ.