1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

“Kürre-i Arz’ın Makarrı ve Türkiye’nin Alnının Ortası”

Turgut Güler
Van Gölü’nün etrâfında yaşayan insanlarımız, Göl’den bahsederken ekseriyetle “deniz” tâbirini kullanıyorlar. Yakınındaki Erçek Gölü’ne kıyasla, Van Gölü’nde elbette deniz heybeti var. Lâkin, Hazar Denizi-ki, bâzılarına göre o da göldür -ile yan yana konduğunda, Van Gölü’nün deryâ sevdâsı mânâsız kalır. Hani, meşhûr Guliver’in cüceler ve devler diyârında başına gelenler gibi, Van Gölü de aynı hesap.

Göle deniz diyenlerin, denizi görmemiş olmalarını, ayrıca düşünmek lâzım. Aslında bunu, Van yöresinden çıkarıp, çok daha geniş bir bölgeye, Orta Asya’ya taşırsak, Türk milletinin yayla tabiatına yaklaşmış oluruz. Oğuz Kağan’ın, adıyla anılan destânın sonunda, milletine gösterdiği:

“Takı taluy takı müren

Kün tuğ bolgıl kök kurıkan!”

hedefi, deniz ve ırmak sıralaması yaparken; Aral, Baykal, Balkaş gibi birer küçük deniz olan gölleri işâret ediyordu. Türk’ün ummân karşısındaki şaşkınlığı ve geç gelen bahriyeliliği, hep bu göl-deniz karıştırmasındandır. Gölü deniz bilince, denize sarf edecek sözümüz kalmıyor.

Aynı zihin karışıklığını, maalesef Türkiye’yi idâre eden kadronun attığı adımlarda da görüyoruz. Kendi milletinin büyüklüğü hakkında kâfi dağarcık yüküne sâhip olamayanlar, önlerine çıkan ilk yabancı örneğe hayranlık duymaya başlıyorlar. İngiliz Kraliçesi’nin son Türkiye ziyâreti dolayısıyla ortaya konan “Angılperestlik”, Türk’ü hacâlet kuyularına düşürmüştür.

Türk târihinin ağırlık ve genişlik ölçülerini bilen şuûr ehli, en çok, basın dünyâsının diline pelesenk ettiği “majesteleri” lâfından bîzâr olmuştur. Bu tarz bir hitap kalıbı, ancak tebaa psikolojisinin eseridir. Türkiye, İngiliz Kraliçesi’nin unvan ve sıfatlarıyla magazin gıdâsı alacak bir memleket midir? Bu aşırı hayranlık, çok geçmeden soytarılık şekline dönüştü.

Ankara’dan sonra, Bursa ve İstanbul’u da Majesteleri’nin (!) uğurlu kademi (!)nin altına, paspas misâli serdik. Câmide, kilise misilli sandalye konforu icâd ettik. Onun ayak bastığı Türk topraklarında, infilâkı beklenen turizm bombalarına teşne, ağzımızı kulak hizâmıza götürdük.

Bunların hepsi, kendi büyüklüğümüzün farkında olmayışımızdandır. Bayat ve cıvık, İngiliz’i methetme yarışı, aynı zamanda bizim içinde bocaladığımız bataklığı da çok ibret-engîz tarzda ortaya koyuyor.

Mimar Sinan’ı, Barbaros Hayreddin Paşa’yı, Fuzûlî’yi, Kâtib Çelebî’yi bağrından çıkarmış bir milletin, “majesteleri” diye bağırarak aşağılık duygularına kapılacağı, bizi bilmeyiz ama, İngilizler başta, dışımızdaki dünyânın, hiç mi hiç hatırına gelmezdi. Çünkü, onların aklı erenleri, Türk milleti ve Türk târihi deyince, hâlâ büyük bir milletten, büyük bir târihten bahsedildiğini biliyorlar.

Mes’elenin özü, göl ve deniz ölçülerini koymakta değil, bizzat yaşamakta yatıyor. “Deryâ içre deryâyı” bilmemektense, “göl içre gölü” bilmek evlâ olmalı.

Ahmed Cevdet Paşa’nın, Napolyon’dan naklettiği, çok zarif bir İstanbul târifi vardır: “Eğer, Kürre-i Arz tek devlet olmak iktizâ etseydi, makarrı İstanbul olurdu.” Napolyon, bu sözü, Akkâ önünde Cezzar Ahmed Paşa’ya yenildikten sonra, bir sohbet sırasında sarf etmiş. Kendisine, düzenlediği Mısır ve Orta Doğu Seferi’nin nihâî maksadını sormuşlar, o da: “İstanbul’u ele geçirmek” şeklinde, net bir cevap vermiş. “Niye İstanbul?” dediklerinde de, yukarıdaki “Kürre-i Arz’a makarr olacak şehir.” portresini çizmiş.

İstanbul’un, yeryüzündeki yerini ve önemini anlatmak için, Napolyon’a ihtiyaç yok. Bizâtihi İstanbul; duruşuyla, bakışıyla Dünyâ’nın merkezi olduğunu anlatıyor.

İstanbul, bunca horlanmaya ve istiap haddini aşan kalabalığa rağmen, aslâ pes etmiyor. O, hâlâ güzel, hâlâ en câzip şehir. Türk illerinde ve yâd ellerde İstanbul’a rakîb bulma hevesleri, her zaman peşin mağlûbiyetlere uğramıştır.

Bir vakitler, San Fransisco için: “Dünyâ’nın en güzel şehri” tarzında bir etiket hazırlanmıştı. Golden Gate dedikleri köprüyü içine alan kartpostalların arka yüzünde, İstanbul’u göremeyen zavallıların avunma hâllerine tercümân olan cümle ve ibârelere rastlıyorduk. Güzellik, her göz için farklı olmakla berâber, İstanbul’da tecellî eden şehir güzelliği, aynî farklılıkları ber-havâ gücüne sâhip görünüyor. Birtakım müfessirlerin, Kur’ân-ı Kerîm’de muhtelif âyetlerde geçen “Belde-i tayyîbe”, “Belldetün tayyîbetün” lâfızlarının, İstanbul için istimâl olunduğunu söylemeleri; ayrıca “fetih hadîsi” ile “Nebî muştusu”na mazhar olması, İstanbul’u kutlu ve saâdet-bahş bir mekân yapmıştır.

Türk târihini, pek çok ölçüye göre tasnîf etmek mümkündür. İstanbul da, bu tasnîfe esas olan mühim bir kriterdir. Türk milletinin hayat hikâyesi, 1453 yılına kadar İstanbul’u fethetmek için girişilen meşakkatli yolculuğu; 1453’den içinde bulunduğumuz zamâna kadar da, İstanbul’u gayrıya vermemek uğruna katlandığı fedâkârlığı anlatır. Bir şehrin, bir milletin kaderinde böylesine ağırlıklı yer tutması, ilk bakışta mübâlâğalı gibi gelse de, bunun bir hakîkatin ifâdesi olduğu, nazar derinliği ile anlaşılacaktır.

İstanbul’u, şehir ve belde kategorisinde tutar, değerlendirirseniz, varacağınız netice çok satıhta kalır, aldatıcı olur. Hâlbuki, İstanbul, bir şehir olmanın çok ötesinde hasletler taşımaktadır. Fâtih Sultan Mehmed’in müşfik eline geçtiğinde de, İstanbul, şehir değil, devletti.

İstanbul, hiç ummadığınız bir sokak arasında, hattâ ufkun kapandığını sandığınız bir kör noktada, birdenbire derinleşiveren sihirli lâbirent gibidir. Ondaki bu efsun gücünü keşfetmek için, serâzâd biçimde dolaşmak, dolaşmak lâzım.

Yahyâ Kemâl ile Ahmed Hamdi Tanpınar’ın İstanbul’u tanıma turları, günün her saatine; yılın her mevsimine ayrı perspektifler kazandırmıştır. İstanbul’u sevmek, Türk milletini sevmekle aynı mânâya geliyor. Zîrâ, Türk’ün yaptıklarının en zengin hülâsâsı, bu şehrin rûhuna sindirilmiş. Napolyon’u, bir Fransız edâsıyla benimsememiz, elbette mümkün olamaz. Ama, İstanbul’un değer bilirleri listesinde Napolyon, üst sıralarda bulunuyor.

Bâzı mefhûmları ifâde ederken seçilen kelime veya kelime grupları, seçenin niyet ve karakterini de açıklayıcı izler taşıyor. Meselâ, “tüberküloz” dediğimiz zaman, tıp literatüründen bir hastalığın adını telâffuz etmiş olursunuz. Aynı sârî marazdan “verem” diye söz açarsanız, köşe-bucak kaçılacak, nice elîm hâtırâlar bırakmış sosyal bir felâketi tedâi ettirirsiniz. Yok, bu iki ismi de kenâra koyup “ince hastalık” kelimelerine selâm gönderirseniz, Türk mâşerî nezâketinin, belâyı bediî hâle koyan medeniyet ışıltısını görürsünüz.

Arka arkaya, genç yaşta hükümdâr ölümlerine sebep olan bu “ince hastalık”, II. Mahmûd’un cülûs yıllarından başlayarak imparatorluk coğrafyamıza dalga dalga yayıldı. Tanzîmât’ın taşıdığı hareket enerjileri arasında, hikâye ve roman türündeki edebî eserler, “ince hastalık” temasını çok sık tekrarladılar. Servet-i Fünûn nesrinin hâkim rengi, hep bu “teverrüm” tonunda ortaya çıktı. Tıbbın, ilim ve teknoloji desteğindeki, akla durgunluk verecek ilerleyişi; tüberkülozu yendi, onu tıbbî atık bidonuna koydu. Bir zamanlar deprem, kasırga gibi âfetler kategorisinde yer alan verem, artık müzelik hastalıklar arasına katıldı. Lâkin, aslen olmasa bile, mecâzen verem, tüberküloz ve ince hastalık tâbirleri yakamızı bırakmıyor.

Aynı vatan havasını teneffüs eden insanlar, sâhip oldukları nimetin pek farkında görünmüyorlar. Ya dış mihrakların tezgâhladıkları oyunda rol kapıyorlar, yâhut nâdân ehline şuûrsuzca iltihak ediyorlar. Vereme rahmet okutacak bulaşıcı hastalıkları, el birliği ile icâda çalışıyorlar.

Hakîkaten, bâzı toplulukları huzûr ve saâdet rahatsız ediyor. Sanki, dünyâ dağdağası dâimî kaos istermiş de, Türkiye’deki zalâm-keşler, bu dâvete icâbet ederlermiş. İnsanın aklına başka bir şey gelmiyor.

Ne kadar tekrâr edilse, işin kâra yöneldiğini göremiyoruz ama, memleketin ocağına dikilmeye çalışılılan incir ağacının kökleri, cehâlet batağından gıdâlanıyor. Birileri, can damarımızı pek dâhiyâne keşfetmiş. Türk’ü, bal mumu kıvâmında evirip çevirmenin tek yolu, mânevî fukarâlığa mahkûm etmek. Onlar da, bu işi kendi şiârlarına uygun biçimde kotarmışlar.

Kaanûnî’nin saltanat yıllarında, esir olarak Türkiye’de bulunan bir İspanyol, Türklere ve bilhassa İstanbul’a dâir düşüncelerini yazıya geçirmiş. Asırlar sonra gün yüzüne çıkan Pedro’nun Türkiye hâtırâları, meşhûr hâriciyecilerimizden Fuad Carım’ın tercümesiyle dilimize kazandırılmış. Bu, hacmi küçük, fakat mesajı büyük eserde Pedro, Müslüman ve Türk kelimelerini, birbirinin yerini tutacak şekilde, neredeyse her satıra koymuş. Yâni, Muhteşem Süleyman’ın Dünyâ’yı dize getirdiği o mes’ûd çağın idrâkinde Türk, Müslüman; Müslüman da Türk demek. O kadar ki, bizim “ihtidâ etmek” diye bildiğimiz İslâm’a gönüllü geçiş fiiline bile Pedro, “Türk olmak” diyor.

Zamâne dilinde Türk’ü İslâm’dan kovma tekerlemelerinin hiç eksik olmayışı, aslında bizi iğdiş etmeye çalışanların, hedefi on ikiden vurduklarını anlatıyor. Pedro’nun torunları, reçeteyi deşifre etmişler. Kendimizden menkûl hamâkate bir daha yanmaz mısınız?

“Bayram” olarak idrâk edilen günler üzerinde sosyal mutâbakat sağlamak, milletlerin rûh sağlığı bakımından çok önemli. Ekseriyetin inancı istikâmetindeki dinî bayramlarda, bu mutâbakat büyük ölçüde sağlanıyor. Yine, milletin ortak ürperişlerine tercüman olan millî bayramlarda da, toplu kabûller ağır basıyor. Fakat, marjinâl grupların dayatmaları sonucu ilân edilen bayram müsveddeleri, aslâ bayramdan sayılmadıkları gibi, millî tesânüdü parçalama tarzında bir sevimsiz vazîfeyi de ifâ ediyorlar.

Son asra sığan o kadar çok nev-zuhûr bayram var ki, hepsi de sahte bayramlar mezarlığına gömüldü. Bunlardan, adını hatırlamakta sıkıntıya düştüğümüz nicesinin, ansiklopedi ve târih kitaplarında bile izleri zor bulunuyor. Kurban ile Ramazan bayramlarının, haftalar öncesinde gönüllere taşıdığı ferahlık, hakikî bayramın şiârı hakkında da lâzım gelen ipuçlarını veriyor.

Belli mihrakların pompaladığı; İslâm’ın rûhuna, Türk’ün karakterine aslâ uymayan tedâriklerle, son zamanlarda bayramı turizme kurban verir olduk. Bayram kutlamanın, cemiyet kitabını dik ve ayakta tutan gıdâ usâresini -hangi akla hizmet ediyorsak?- çöp torbasına koyduk. Ondan sonra da, dönüp serî cinâyet ve âsayiş bültenlerinde anketörlük yapıyoruz.

Çocukları tarafından öldürülen annelerin listesi, her gün biraz daha büyüyor. Kan donduran bu manzara, pek çok sâikle berâber biraz da bayramsızlığın eseridir. Hacı Bayrâm-ı Velî’nin:

“Bayram’ım imdi, bayramım imdi

Bayram ederler yâr ile şimdi

Hamd ü senâlar, hamd ü senâlar

Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm.”

diye seslendiği insanlara ne oldu da, kesici âletlerle anne biçer hâle geldik?

Bayramı hak etmek lâzım. Yoksa, âile fertleri birbirlerini boğazlama pususuna yatarlar. “Dünyâ’nın şirâzesi çıktı.” tarzında umûmî hükümler savurursak, mes’eleyi kangren sınırına götürürüz. Bizim, dillere destân olmuş âile yapımız, maalesef sokağa ve ekrana yenildi. Sonunda, cümle bayramlık düşüncelerimizi hurdaya çıkardık. Turizmin, ekonomide patlayacağı sanılan bombaları, annelerimizin şah damarında infilâk etti.

Son yıllarda; an’ane, örf, âdet gibi mefhûmlar hayli hırpalandı. “Bayram” tâbirini de “festivâl”le aynı mânâda kullanır olduk. Hâlbuki, festivâl bir başka dinin ve o dinden beslenen bir başka kültürün unsurudur. Bayramdan festivâle geçerken fedâ ettiklerimizin yekûnu, dudak uçuklatacak miktardadır. Üstelik, bu yekûna giren değerlerimizin hepsi, anneleri evlâd elinden kalkan hançere koruyacak evsaftadır.

“Bayram” deyip geçmeyin. İki bayram arasına dünyâ zevki sığdırmayı, bayramlara saygısızlık addeden bir duru kaynağımız var. Bugünkü lehim tutmaz vaziyete, bayramların hakkını veremediğimiz için düştük. Bunu anlayabildiğimiz gün, epeyidir şuûrsuzca tepindiğimiz festivâl ve faşing kortejlerinden ayrılacağız ve silkinip kendimize geleceğiz.

Maddenin hâkimiyetine giren mânâ gemimizi, aklın ve hikmetin limanına çekmek için, hâlâ vaktimiz var. Ama, kalan zamânın tamâmını eğitime ayırsak, yine de yetecek gibi görünmüyor.

Eğitim anlayışımızda öyle bir noktaya geldik ki, ortaya konmaya çalışılan ameller toplamında, “eğitim”e dâir sıfatlar bulmak müşkil. Tabiî, bu anlayış, Hükûmet mârifetiyle icrâ mevkiine çıkarılan resmî bakış açısı. Şahsî etiket taşıyan çok daha ciddî ve seviyeli eğitim reçeteleri olmasına rağmen, sahnedeki Bakanlık mevzuâtı, kalite arama işinin sona erdiğini gösteriyor.

Önce, ilkokulun ilk üç yılında uygulamaya alınan “mecbûrî üst sınıfa geçiş”, sonra beş seneye yayıldı. Derken, ilköğretim okulu tamâmen “serbest geçiş sâhası” ilân edildi. Şimdi, bu, atâlete pey süren gayr-ı aklî okul iz’ânı, liseleri de aynı tencereye tıkıyor. Artık, şöyle gerine gerine övünmenin vaktidir. Üniversite öncesindeki bütün okul kademelerimizde hiçbir barîkat kalmamıştır. Üniversitelerimizde de, sınıfta kalmayı gerektirecek bir müşkilât bulunmadığına göre, Türk eğitim sisteminde okullar, tam mânâsıyla “yolgeçen hanı” na dönmüştür.

Çalışanla çalışmayanın, bilenle bilmeyenin ayırt edilmediği böylesine çapaçul bir tahsil programı, tâlibe de, matlûba da çukurluk getirir. Dolayısıyla, Türkiye’nin ufku, hem daralmakta, hem de kararmaktadır.

“Mecbûrî eğitim” sözünü, “haybeden eğitim” tarzında anlayıp uygulamaya koyduk. Hâlbuki, herkesin asgarî ölçüler içinde bilmesi, öğrenmesi gerekenler birkaç yıla sığdırıldıktan sonra, kâbiliyet ve zekâ seviyelerinin elemeye tâbi tutulacağı çok ciddî, tâvizsiz eğitim merhaleleri konulsaydı, Dünyâ’nın gittiği yere doğru yönelecektik. Şimdi, eşi, benzeri olmayan “tersine” hareketin mûcidi diye değerlendiriliyoruz.

Bütün millet ve memleketler için geçerli olan hayâtî sistemler arasında, başı eğitim çekiyor. Bu, Türkiye için birkaç kat daha önem kazanıyor. Çünkü; Alman, Japon, Amerikan gibi teknik hamlelerini belli kıvâma getirmiş milletlerin yanında, Türkiye’nin yemesi îcâb eden fırınlar dolusu ekmek bulunuyor. Montaja dayalı atölye çalışmalarına “sanâyi” diyerek, sâdece kendimizi avutuyoruz. Zâten, bu çeşit bir “vida takma” ameliyesinin sanâyiden sayılmayacağını, okula gitmeyenler de biliyor.

Mes’ele, sanâyi penceresini açıp kapatmakla bitmiyor. İşin, daha derin ve daha öze müteallik kısmı, mânevî hasletlerimize sâhip çıkma noktasında toplanıyor. Elimizdeki mevcut tablodan, herhangi bir kurtuluş reçetesi çıkarmak, Güneş’i batıdan doğdurmaktan daha zor. Yâni, imkânsız.

Bütün bu yürek yakan vîrânelikler yetmiyormuş gibi, üniversitesi olmayan ilimiz kalmadı diye, fahriye çalımları atıyoruz. Keyfiyeti yerlerde sürünen kemiyet, kime fayda getirmiş ki, bize getirsin?

İç ve dış mihraklar el ele vermiş, Türkiye’yi alnının ortasından vurmanın hesâbını yapıyorlar. Bilmeyenler, bilenlerden öğrensin: Bu memleketin alnının ortası eğitim sistemidir. Sınıfta kalmayı yasaklayan maarif mantığı, niye okul inşâ eder ve niye bunca personeli kadrosunda tutar? Nüfus cüzdanıyla berâber, diplomalar da verilsin, iş tamamdır...

Nemelâzımcılığın vitrinden ve neon lâmbalarından inmediği günler yaşıyoruz. Hemen her ağzını açan, yabancı ve düşman kategorisine girenlerin emeline hizmet ediyor. O havasına, suyuna, toprağına minnet ve şükran borçlu olduğumuz “vatan”, meğer cilâlı lâflardaki sermâyeden ibâretmiş.

Birileri kalkmış, demokrasi havârîliği yapıyor. Sandık ve seçmen mugâlâtası içinde, taktığı sahte çiçeklere baka baka, bahçemizin suyunu kurutuyor. Onların karşısında durduğunu iddia eden ekibin dilinde de, mukaddes değerlerimiz perîşan hâle getiriliyor. Esas üzerine titrenilmesi lâzım gelen “vatan” ve “millet” mefhûmları, moda aksesuarı olarak bile kaale alınmıyor.

Türk milleti daha çok uzağa gitmeden, bu filmi gördü. Ama, neylersin, “hâfızâ-ı beşer nisyân ile mâlûl.” Rahmetli Mehmed Âkif’in dediği gibi; “Hiç ibret alınsa, târih tekerrür eder mi?”

Cem’-i gafîri Müslüman olan Türk milletinin, hangi çıfıt hesaplarla, dinî hassasiyetleri ip yapılıp üstüne cambaz çıkarılır? Herkesin en asgarî ölçüde bilmesi gereken husus, “bu topraklara tesâdüfen gelmediğimiz” dir. Bizi buraya getiren şuûr, Türk’ün Müslüman hâlidir. Üstelik, aynı şuûr sâyesinde, dünyânın en güzel ve mübârek toprağını vatanlaştırdık.

Zaman zaman “Anadolu” edebiyâtına kurbân edilen vatan coğrafyamız, serî hamâkat ve zihin heyelânları yüzünden, kırpıla kırpıla bu hacme indirildi. “Türkiye” ile “Anadolu” sözleri, bilmeyenlerin elinde ve dilinde aynı mânâya kullanılır oldu. Hâlbuki, Kaanûnî çağındaki muhteşem sınırların içine giren kıtalar arası topraklara da “Türkiye” deniyordu. Tıpkı, teknik zorlamalar yüzünden değil, yeryüzüne hâkim olan anlayış dolayısıyla, Osmanlı tebaasının tamâmına “Türk” denmesi gibi. Tek farkla ki, aynı tebaaya bir kısım mahfillerde “Türk”le aynı mânâda “Müslüman” adı veriliyordu.

Vatansız demokrasi hangi mantığa oturuyorsa, bugünkü hây u huy itişmesi aynı direğin tepesine bakıyor. Her çeşit teferruâtı sayıp dökenler, ne hikmetse “vatan”ı görmezden geliyorlar. Aliyyü’l-âlâ bir kıyâfetin dahi, üzerinde denenmesi gereken vücûda ihtiyaç duyduğunu bilmeyenler, ha bire rejim tekerlemesi yapıyorlar.

Bugün, Türkiye’nin etrâfı tam çevrilidir. Ateşten çember içine alındığımızı görmek için, yüksek râkımlı tepelere çıkmanın lüzûmu yok. Aşağılardan da dehşet manzarası fark ediliyor. Milletçe güçlü ve birbirimize kenetlenmiş olmamızı, bizde gözü, hesâbı olanlar, ustaca engelliyorlar.

Devekuşu misâli, kafamızı kuma gömdükçe, bu acınası vaziyetten kurtulmamız mümkün değil. Dışımızdaki dünyâdan bir Allâh’ın kulu, Türk’ün iflâh olmasını, rahat etmesini istemiyor. Elhak, içimizde de aynı istek programı tekrarlanıyor.

Mes’ele, târihin en eski ve köklü milletinin vâr olma, yok olma mes’elesidir. Gerisi lâf ü güzaftır ve de teferruâttır. Bu özü kavrayıncaya kadar, umalım ki, altımızdaki atı alanlar Üsküdar’a geçmiş olmasınlar...

Yaradan’a kul olmak varken, insan insanın kulu olur mu? 16. yüzyılın başlarında, Antalya dolaylarında terör estiren “Karabıyıkoğlu”, Safevî Şâhı İsmâil’e kul olduğunu ilân etmiş ve “Şah Kulu Baba Tekeli” müsteâr adıyla şöhret bulmuştu.

Şâh İsmâil’in, Anadolu’daki taraftarları arasına arka arkaya gönderdiği “Erdebil” müridlerinden biri de Hasan Halîfe idi. Vaktiyle Şâh’ın babası Şeyh Haydar’a kapılanan, sonra Teke yöresinin halkını şeyhine bağlama vazîfesini üstlenen Hasan Halîfe, Antalya’nın “Yalınlı” köyüne yerleşmişti. İşte, meşhûr “Şah Kulu”, Hasan Halîfe’nin oğlu olarak, bu köyde dünyâya gelmişti.

Baba-oğul, Yalınlı civârındaki bir mağaraya yerleşmiş ve emsâlleri olan diğer zâhid ve sûfîler gibi münzevîce ibâdete yönelmişti. Kısa zamanda, Hasan’la oğlunun şöhreti bütün Anadolu’ya yayılıp, İstanbul’a ulaşmıştı. Hattâ, Sultan Bâyezîd-i Velî, başına örülecek çoraplardan habersiz, bu Teke zâhidlerine her sene altı-yedi bin akçe atiyye yollamaya başlamıştı.

Târihimizin mümtaz simâlarından Sultan İkinci Bâyezîd, başka hiçbir özelliği olmasa bile, Fâtih’in oğlu, Yavuz’un babasıdır. Kaldı ki, onun kendi şahsına münhasır pek çok fazîleti ve vasfı bulunmaktadır. Çok sönük geçtiği zannedilen saltanat döneminde de; hem karada, hem denizde hiç hafife alınmayacak muvaffakiyetler kazanılmıştır.

İspanya’daki Endülüs bakiyesi Müslümanlarla kılıç artığı Yahûdîleri Afrika, Balkanlar ve Anadolu’ya taşıyan hükümdâr olması, “Bâyezîd-i Velî” adının ebedîleşmesine yetmiştir. Elbette, “Cem Sultan” mahreçli bilgi katarı, Bâyezîd devrine burukluk, kekrelik ilâve etmiştir. Bunun ve diğer bahtsızlıkların tamâmını Bâyezîd’e yüklemek, her bakımdan tâlihsizlik damgası yer.

Zâten, Bâyezîd-i Sânî’nin en büyük dezavantajı; öncesinde Fâtih, sonrasında Yavuz gibi iki parlak yıldızın arasında bulunmasıdır. Yâni, Bâyezid’in babası ile oğlu, öylesine mücellâ görünüyorlar ki, bunların rakîbi, yarışı daha başında kaybediyor.

“O kadar ref’-i taayyün etdik ki, Neşâtî

Âyine-i pür-tâb-ı mücellâda nihânız.”

diyen şâir, Bâyezîd’in rûh hâline ne güzel tercümân oluyor.

“Şâh Kulu” hâdisesi, yalnız Osmanlı târihinin değil, aynı zamanda umûmî Türk târihinin poliklinik vak’alarından biridir. Buradan çıkarılacak ibret çubukları, târih şifâhânesinde çok işe yarayacaktır. Bir tarafta “velî” sıfatını hak eden ve “Allâh’a kul”luk şiârından tâviz vermeyen Bâyezîd; diğer yanda “Şâh’a kul” olduğunu fâş etmekten en ufak rahatsızlık duymayan güdük insan sûreti.

Şâh Kulu Baba Tekeli isyânının; dinle, mezheble hiçbir münâsebeti yoktur. Doğrudan siyâsi ve de Osmanlı Devleti’ni yıkmaya yönelik bir tanıdık anarşi hareketidir. Ardındaki finansör ve lojistik desteğin adı da, “Safevî” renkli bütün boyalara verilebilir.

Dünyâ siyâset terminolojisine “Yavuz Sultan Selîm” maddesini yazdıracak en mühim mürekkep hokkası, Şâh-Kulu’dur...