1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

KÜRESELLEŞME… NEREYE KADAR ?

Oğuz Çetinoğlu
ocetinoglu@ttmail.com

‘Küreselleşme’ kavramına henüz Türkçe karşılık bulunamadı. ‘Sel-sal’ takılarıyla uyduruk Türkçe kullanmak istemeyenler ‘Globalleşme’ diyorlar. Bu kelime de Türkçe’yi yabancı kelimelerden koruma titizliğinde olanlar tarafından benimsenmiyor. Bütün bunlara rağmen küreselleşme, Türkiye’mizde yaşanan bir gerçek. Kimilerine göre tehdit oluşturuyor, kimilerine göre bize fırsatlar demeti sunuyor.

Batılı değerlere bağlı liberaller ile, milliyetçiler ve kendilerini ‘ulusalcılar’ olarak tanımlayan kesimler, küreselleşmeyi farklı şekillerde yorumluyorlar. Yorum ve târifleri şöylece özetlemek mümkün:

KÜRESELLEŞME NEDİR ?

1- Ülkeler arasındaki iktisâdî, sosyal ve siyâsî ilişkilerin gelişmesi, farklı toplum ve kültürlerin inanç ve beklentilerinin daha iyi tanınması, milletlerarası ilişkilerin yoğunlaşması gibi birbirleriyle bağlantılı konuları içeren bir kavramdır.

2- Tarihî süreç içerisinde oluşan genel kabul görmüş kültürel kavramların yerine; siyâsî ve iktisâdî güç olarak önde olanların , kendi kültürlerinin ürünü olan yeni anlayışları, bütün dünyada veya imkânlarının elverdiği coğrafya içerisinde yaygın hâle getirme çalışmaları ve bu çalışmalara destek verilmesidir.

Uygulayıcılarına ‘küreselci’ deniliyor ve karşı cephede görülüyor.

SAPI OLMAYAN HANÇER

Küreselleşme olgusuyla birlikte ortaya çıkan endişeler, iki kesim tarafından da dile getiriliyor. Bu endişeler; ‘aynılaştırıcı’, ‘hâkim ve köle sınıflar oluşturmaya yönelik düzen’, ‘yeni emperyalizm’ suçlamalarıyla özetlenebilir.

Küreselleşme süreci; kazananları ve kaybedenleri, fırsatları ve tehditleri içinde barındırdığı için tartışmalar hep devam edecek.

YENİ DÜNYA DÜZENİ

S ovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin dağılmasından sonra askerî bakımdan Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin önderliğinde, ‘dünya düzensizliği’ olarak da adlandırılan ‘tek kutuplu bir dünya düzeni’ kurulduğu iddia edilse bile, zaman içerisinde üç kutup oluştu: 1- ABD, 2- Avrupa Birliği (AB), 3- Yerini Çin Halk Cumhuriyeti’ne terk etmekte olan Japonya. Yakın bir gelecekte Hindistan’ın, ‘altın üçgen’ olarak adlandırılan sac ayağını, kareye dönüştüreceği iddia ediliyor.

Dünya ülkeleri, bu güçlerin yatırımlarını ülkelerine çekme yarışını başlatınca, küreselleşme zincirinin halkaları çoğaldı.

Ne var ki yatırımlar, üretim ve istihdamdan çok; banka, borsa, faiz üçgenine yerleşti. Bu kadarla da kalmadı. Özellikle ABD ve ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ olma yolunda olduğu için ‘ABD 2’ diyebileceğimiz AB, kendi kültürel değerlerini de küreselleşmeye açık devletlere ihraç etmeye başladılar. Bu çalışmalara, Konfüçyüs Kültür Merkezleri açarak Çin de katıldı.

Muhafazakârların ve onlarla aynı çizgide olduklarını söyleyen ulusalcıların ‘aynılaştırma’ şikâyetleri bu sebeple başladı.

Dünyayı veya etkileyebilecekleri coğrafya dilimini küreselleştirerek kendilerine büyük bir köy oluşturmaya çalışan güçler; aynılaştırmanın sonunda, tek veya benzer kültürel ve ahlâkî değerlere sâhip bir dünya kurmayı hayâl ediyorlar. Gerçekleştirmeye çalışılan oluşum için câzip ve mâsum bir gerekçe ileri sürülüyor: ‘Dünya barışına katkıda bulunmak, savaşsız bir dünya oluşturmak !’

Bu, ulaşılamayacak veya ulaşılması çok zor bir hedef. Biliniyor ki, aynı değerlere sâhip insanlar ve milletler arasında kavgalar ve savaşları önlemek mümkün olamıyor.

Süper güç hâline gelememiş ülkeler için başka tehlikeler de söz konusu: Küreselleştirme çalışmalarının öncüleri; ‘alt kimlik’ olarak kabul ettikleri farklılıkları sâhiplenerek çatışmalara, bölünmelere zemin hazırlamaktan geri durmuyorlar.

Cevaplandırılması gereken soru şu: Ülkelerin siyâsî bağımsızlığını, milletlerin kimliğini nasıl bir gelecek bekliyor ? Küreselleşme; ülkeler için tehdit mi, fırsat mı ?

İkisi de olabilir. Küreselleşme dayatmasına mâruz kalanların bakış açısına bağlı. Karnını doyurmaktan, daha iyi bir hayat yaşamaktan başka bir isteği olmayanlar önlerine çıkan küreselleşme fırsatının hazzını doya doya yaşayabilirler.

Ya millî hassasiyetleri olanlar, bağımsızlıklarından toplu iğnenin sivri ucu kadar tâviz vermeye râzı olmayanlar ?

İKİLEMİN ÇÖZÜMÜ

Küreselleşme olgusu, dünya milletleri arasında kaynakların paylaşımı, ticârî târifeler, seyahat vizeleri, ulaşım ve iletişimle sınırlandırılacak şekilde yatay bir çizgide geliştirilebilir. Son zamanlarda sıkça kullanılan ve doğrusu ‘kazan-kazandır’ şeklinde olması gereken formül uygulanırsa, küreselleşme hiç de fena bir olgu değil. Kültürel farklılıkları bir taraftan yok ederken, diğer taraftan ülke içindeki kültürel farklılıklara azınlık statüsü kazandırmak, sonra da bağımsızlık tanımak şeklinde çifte standart ile dikey küreselleşmeye ‘evet’ demek büyük ve hatta kabul edilmesi mümkün olmayacak fedakârlıktır.

Ekonomi ile ilgili küreselleşmeye kimsenin ciddî bir itirâzı olmasa gerek. Fakat orada da belli ölçüler bulunmalı.

Bütün milletlerde; hürriyet ve bağımsızlık, kendisi ile ilgili kararları kendisinin vermesi, kendisini yönetecek kadroları işbaşına getirdiği gibi, zamanı gelince işbaşından uzaklaştırabilme imkânlarının elinde bulunduğunu bilmesi… huzurlu ve mutlu yaşamanın, iktisâdî kalkınma yanında vazgeçilemeyecek unsurlardır. Bu unsurları ihmal etmeyecek küreselleşme insanlık için fırsat olarak düşünülebilir.

YENİ EMPERYALİZM

Uygulamaya baktığımızda farklı görüntüler göze çarpıyor. Çağımızda küreselleşme hareketlerinde, devlet dışındaki güçlerin siyâsî ve iktisâdî etkinliklerini, hâkimiyete dönüştürme eğilimi var. Çalışmalar, ideoloji hâline getirilmiş durumda.

Küreselleşme ideolojisi, bir taraftan sivil toplum kuruluşları aracılığı ile toplumları etkilerken, diğer taraftan o kuruluşların törpülediği devlet otoritesine destek vererek kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeye zorluyor.

‘Dünya ile bütünleşmek’ olarak tanıtılan çağımız küreselleştirme anlayışı; bu yönü ile hedef milletlere, ‘dünya değerleri’ ambalajı içerisinde kendi değerlerini dayatıyor. Millî değerleri, kendi değerleri içerisinde eritmeye çalışıyor. Tercih edilen iktisâdî faliyetler; üretim hareketleri değil, finans hareketleridir. Bir başka ifâde ile paranın üretimde ve fabrikalarda değil, borsada değerlendirilmesi destekleniyor.

Küreselleşme olgusu ayrıca, gelir eşitsizliğini hem ülke içinde hem de ülkeler arasında dramatik olarak artırıyor.

Ekonomisi güçlü ülkelerde yaşayan % 20 üst gelir dilimiyle, fakir ülkelerde yaşayan % 20’lik alt kesim arasındaki gelir farkı 1960 yılında 30 kat iken, bu oran küreselleşme sebebiyle 2000 yılında 75 katına çıktı. Dünyanın en zengin 200 insanı, net kazancını 1995-2000 yılları arasında iki kat artırarak bir trilyon doların üzerine çıkardılar. Bunun karşılığında en fakir 200.000.000 insanın geliri yarı yarıya azaldı.

Küreselleşme işte budur: 200 kişi, 200.000.000 kişinin ekmeğini çalıyor.