1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Küreselleşme karşısında yurtseverlik ve ulus-devlet bilinci

Cengiz Aslan
Giriş

Yurtseverliği, milletlerarası düşmanlığın ve toplumlararası eşitsizliğin temel nedeni kabul ederek karşı çıkan Martha C. Nussbaum, kozmopolitanizmin insanlığın kurtuluşu olabileceğini savunarak, küreselleşmenin çirkin yüzünün, yine yurtseverliğe dayalı emperyalist eğilimden kaynaklandığını vurguluyor ve eğitimin ulusalcılıktan kopartılarak “ dünya vatandaşlığı merkezine” oturtulması gerektiğini öne sürüyor.

Peki, dünya vatandaşlığı merkezinin denetimi ve yönetimi kimin ve kimlerin kontrolünde olacak? Yer yüzüne, gök yüzüne ve içindekilere kim ve kimler hâkim olmalı?

Çağımız bilgi, iletişim ve hız çağıdır. Bilgi ve iletişimde egemen olan kişiler, toplumlar ve milletler güçlüdür. Gücün sistemli olarak paylaştırılıp, görev ve sorumluluklarla dağıtılması ise, aslında, denetim amacına yöneliktir.. Denetleyen bir gücün, değiştirme veya yeniden düzenleme gibi müdahaleleri de var demektir. Denetleyen, müdahale eden ve düzenleyen güç, egemenliğini sürekli kılabilmek için, gücünü ve denetimini doğal olarak, yaygınlaştırmak ve zorla da olsa kabul ettirmek ister.

Dünya egemenliği ve denetimi, güçlü olan ülkelerle paylaşılmıştır. Paylaştıran ise müdahaleci olan, baskın güçtür. Müdahaleci baskın gücün, dünya dengelerini kendi çıkarına göre düzenlemesinin, yaygın olarak kullanılan terimi ise, küreselleşmedir. Küreselleşme ve yeni dünya düzeni ekonomik rant paylaşımının adıdır. Dünya kaynakları “tröst ve klan”larca parsellenerek pay edilmektedir. Bu paylaşma sürecinde, direnişin ve savunmaların yerinde kırılması ve yaygınlaşmadan bastırılması için, çeşitli sivil güçler oluşturulmuştur. Bu sivil güçlerin bir kısmı misyonerlik yaparken, Soros Fonu ve Açık Toplum Enstitüsü gibi örgütler ise “etnolojik ayrıştırma projeleri” sürdürmektedir. Milyar dolarlık bahis paraları, milletleri ve toplumları parçalayacak çalışma, çatıştırma ve savaştırma projelerine akıtılmaktadır. Küreselleşen güçlerin karşısında durabilecek toplu bir güç var ise, bu güç hedef tahtasına alınarak, öncelikle psikolojik yıpranmaya maruz bırakılıyor. Sonra çeşitli ambargo kararları alınıyor. Ardından, o gücün direncini kıracak iç muhalefet veya karşı güç yaratılarak işe başlanıyor. Gerektiğinde ise BM, NATO, AB ve İnsan Hakları Örgütleri gibi küreselleşmenin yan destekçi örgütleri devreye sokuluyor. Türkiye gibi kalkınmakta olan ve aynı zamanda maşa gibi kullanılmak üzere ayakta kalması istenen ülkeler ise, IMF gibi para tacirlerinin borç/faiz boyunduruğuna alınıyor ve asla kendi imkânları ile kendi sorunlarını çözmesine fırsat verilmiyor. Bütün bunlar yapılırken kalkınma, demokrasi, barış ve güvenlik adına pazarlanabiliyor.

Bu pazarın borazancıbaşı ise, sömürenlerin sözcüsü konumundaki yazılı ve görsel medyadır. Küreselleşme veya yeni dünya düzeninin kısa özeti budur. Küreselleşmeye karşı, sömüren ve sömürülen ülkelerin aydın toplumları birlik olup mücadele vermektedirler. Ancak bu tepki örgütlü, organize ve mukavemet gücüne sahip değildir. Fakat ulus / üniter devletler ve ortak din sahibi milletlerin yeni sömürü sistemi olan küreselleşme karşısında gerekirse silahlı mücadeleye bile girerek direnmesi mümkündür.

Bu nedenle, birlik ruhu bulunan bütün güçler, dağıtılmak üzere hedef tahtasına gerilecektir. Birlikte yaşama ülküsü olan milletlerin yurtseverlik ahlâkı ve bilinci, yeni dünya düzeninin düşmanıdır.

Birlik Ülküsü

Ord. Prof. Ali Fuat Başgil, “millet” nedir sorusuna, gerçek görünen ve bilinen (=objektif) ve gerçekliği tartışmalı olup, bilinen fakat görünmeyen (=sübjektif ) olarak iki farklı tanımla cevap veriyor: “…Objektif görüşte, geniş azınlık dünyasındaki millet gruplarının teşkili müşterek soy, dil, ülke gibi tabiî ve sosyolojik faktörlere; manev-i amillere bağlanmaktadır. Bu görüşlerin her birinde birer hakikat payı bulunmakla beraber her biri başlı başına alındığı takdirde millet teşkilini izah edememektedir. Tarih-i ve aktüel müşahedelerden çıkan hakikat şudur ki, bir millet, her şeyden evvel bir ruh ve gönül anlaşmasıdır. Ruhları birbiriyle sevişen, gönülleri birbirini çeken, birbirine karşı hasret duyan insanlardır ki, bir araya gelir, daimî bir hayat ve mukadderat ortaklığı halinde bir millet vücuda getirir. (…) Bunun doğması için müsaid ve müşterek bir zemin ister. İşte bu zemin, soy, dil, ve ülke birliği gibi objektif faktörlerle, geçmişte atalar şahsında yaşanmış müşterek hatıralar, inançlar ve müşterek mukaddesat gibi ruhî (=sübjektif) bağlardır. Bu bağlar millet fertlerinde müşterek bir duygu yaratır ki, ‘ Milliyet ‘ yahut ‘ millî duygu ‘ denir. (…) Filhakika muasır devletler hukuku, Milliyetler Prensibi’ne dayanmakda ve milliyeti istiklâlin şartı görmektedir.”1

Egemen bir devlet olmak için, uluslararası hukuk kuralının ilk ilkesinin “millet” e dayanması gerçeğini bilen uluslararası para sermayedarları, ilk hedef olarak ulus/üniter devletleri göstermiş ve açık bir fertleştirme, yalnızlaştırma, yozlaştırma ve tüketicileştirme savaşı başlatmışlardır. Bu savaşın en çarpıcı örneği, dağıtılan Yugoslavya’dır. Ve şimdilerde bütün yoğunluk, İslâm kimliğine sahip ülkeler ve milletler üzerindedir.

İslâmî kimliğe sahip üniter devletlerin, yer altı ve yer üstü zenginlikleri, küresel sermayeye çok hızlı entegre edilemediğinden, bu gibi dışa kapalı ve içte birlik şuuru olan ülkelerin toplumsal dokusunun parçalanması planları, en ucuz müdahale uygulamasıdır. Önce “genetik” harita üzerinde duran küreselci bilim adamları, birlikte barış içinde yaşayan toplumları, “sizin genleriniz farklı” diyerek ayrıştırma yöntemini “ sivil örgütleri “ ile destekleyerek, “üniter devlet erki”ne karşı isyana hazırlamışlardır. Bu isyan modeli ise, Türkiye üzerinde denenmektedir. Türkiye üzerinde kısa vadede sonuç alınmayacağını anlayan sömürücü büyük sermaye ortakları, etnik ve inanç yapısı farklı olan Irak üzerinde bu sefer “emperyalizmin süper gücü” ile planlarını uygulamaya sokmuşlardır. Buradaki Kürt, Türkmen, Sunnî, Şiî ve Hıristiyan grupları bölerek, siz farklısınız ve bir arada yaşayamazsınız, size erk ve para verelim, bizim şirketlerle ortak olun” dayatmasını denemektedirler. Sivil toplum örgütleri ile çok çabuk bir sonuç alınmayacağı ortadadır. Fakat, ulus devletlerin içine sokulan “etnoloji virüsü” ile sopa/havuç birlikteliği, dünyayı sarsacak kaos ortamını da yaratmıştır. Her etkinin doğal bir tepkisi vardır. Etno bölücülüğü besleyerek, milletleri yozlaştıran sömürüye dayalı güç ortakları, kendi elleriyle kendi düşmanları olan küresel terörün doğuşunu da hızlandırmışlardır.

Küresel terörden de rant sağlama yolları arayan uluslararası sermaye sahipleri, yeni bir uyanışa neden oldular. Dünyanın en müreffeh toplumları bile küreselleşmeye karşı güç birliği başlatmışlardır. Dünya kaynaklarını barış içinde paylaşmak isteyen ve bunu sağlamak için eylemler yapan grupların ve oluşumların sayısı, gittikçe artmaktadır. Bununla birlikte, bir olgu yeniden ve mecburen dirilip canlanmıştır: Yurtseverlik bilinci…

Dünya vatandaşlığını savunan ideolojiler bile “yurtçuluk” veya sahip olduğu yer ve göğü koruma fikrini, çok canlı ve aktif hale getirme eğilimine girmişlerdir. “ Yurdunu ve milletini özünden çok seven” toplumların ana ve esas unsurları, ayrılıkçı, işbirlikçi ve küreselci grupları, vatan ve millet düşmanı ilân ederek, gerekirse şiddetle bastırma yollarını, göz ardı etmemeye başlamışlardır. Özbekistan’ın 2005 yılı Andican Ayaklanması’nı şiddetle bastırarak, küresel sömürü ağından kaçması, çok çarpıcı bir örnektir.

Yurtseverlik bilincini besleyen kaynakların başında, küresel ağalığa dayalı ve doğrudan güdümlü, “bölgesel derebeylik” süreci vardır. Bu süreç, G8 ve IMF kontrol / müdahale sürecidir. Artık bu durumu okuması olmayan köylü bile bilmektedir. Köylü kendi toprağının kölesi olarak G8 ve IMF’ye çalışmak istemiyor. İşçi, memur, işsiz, esnaf, öğrenci, küçük çaplı sanayici, çiftçi ve hatta özürlüler bile küresel emperyalizmin sömürü ve köleleştirme tehdidini yurtseverlik bilinciyle aşmak istiyorlar.

Yurtseverlik Bilinci Nedir?

Bir ırkçılık değil. Milliyetçiliğin bir aşaması olup, siyasî ve ideolojik etki olmadan, doğal olarak milletin ortak değer ve kararlarının dikkate alınması hareketidir. Bu nedenle toplumlararası ortaklıktır ve kendi coğrafyası ile sınırlıdır. Oysa, ırkçılıkta coğrafya veya sınır söz konusu değildir. Irkçılık küresel bir tehdit olarak algılanabilmektedir. Ve hatta, terörizmi besleyen etkileri nedeniyle, yasaklanması söz konusu olabilmektedir. Yurtseverlik ise, toplumcu, insancıl ve uzlaşmacı bir bilinçlenmeden kaynaklanmaktadır. Milliyetçilik ile Yurtseverlik birbirini tamamlayan iki olgudur. Toprak, su ve canlı gibi birbirine bağımlıdır ki, milletini sevmeyen ve öz değerlerine, töresine saygı göstermeyen toplumlar, yurtsever olamazlar. Kendi değerlerini savunamayan kişi ve toplumlar ise, başkasının değerlerini ve ölçülerini saygıyla karşılayamazlar. Bu dünyanın, içindekilerin ve bütün âlemlerin sahibi olan Allah, insanları birbiri ile imtihan etmektedir.

İmtihan ederken, iyiliği, adaleti ve toplumsal barış ve dayanışmayı emretmektedir. Evrensel ölçü şudur: Haklar ve kurallarda denge… Haklar ve kurallarda dengenin kurulması geniş bir uzlaşmışlığı ve yüksek bir fedakârlığı gerektirmektedir. Eğer, karşılıklı olmak şartı ile, uzlaşmacı ve fedakâr değilseniz, milliyetçi ve yurtsever olmanız mümkün değildir. İnsanî ve evrensel kaygıları olan kişilerin, önceliklerî sıralamasında yurdu ve milleti daima birincidir. Böyle pek çok örnek insan vardır. Ve bunlardan birisi de, lider ve rehber Mustafa Kemal Atatürk…

Atatürk, “ Şahsınıza ait bir buluşun başkaları tarafından kullanılmasından ve mesut neticelerinin isminize değil, mensup olduğunuz cemiyete ve millete mal edilmesinden endişeniz olmasın. Millet bunun kadrini bilir. Millet sevgisi kadar büyük mükâfat yoktur. İstiklâl Harbi’nde benim de milletime ettiğim bir takım hizmetler olmuştur zannederim. Fakat bunlardan hiçbirini kendime mal etmedim. Yapılanın hepsi milletin eseridir dedim; aranacak olursa doğrusu da budur. Mazide sayısız medeniyet kurmuş bir ırkın ve milletin çocukları olduğumuzu ispat etmek için yapmamız lâzım gelen şeylerin hepsini yaptığımızı ileri süremeyiz; bu gün ve yarına bırakılmış daha bir çok büyük işlerimiz vardır. İlmî çalışmalar da bunlar arasındadır. Beni seven arkadaşlarıma tavsiyem budur: ‘ şahsımız için değil, fakat mensup olduğumuz millet için elbirliği ile çalışalım, çalışmaların en yükseği budur.”2 diyerek, yurtseverlik bilinci ile milliyetçiliği ve hatta “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini milleti ve insanlık için çok açık ifadelerle önermektedir.

Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” özdeyişi, Yunus’un “ yaratılanı severim, yaratandan ötürü” insancıllığı ile bütünleştirilebilir. Vatanseverliğin köklerinde, kendi millî değerlerinin yüceliğine inanmak ilkesi vardır. Her vatansever, kendi ulusal üstün özellikleri ile övünür ve onu töreleştirme idealinden asla geri durmaz. “ …Vatanseverlik, kendi ulusuna karşı, bu belirli ulusun özelliklerine ve başarılarına özel bir saygı duymayı içerir. Başarılara pratikte, üstünlükler ve başarılar olarak değer verilir ve üstünlük kazanım olarak öz nitelikleri, vatansever tutum için bir neden oluşturur. (…) Böylece vatanseverlik sonunda bir ulusa karşı bütünüyle meşru, tarafsız ahlâksal bakış açısının çizdiği sınırların asla aşılamayacağı bir sempati/eğilim olarak görülebilir.”3 Bu eğilim genellikle yurtseverin o ülkedeki statüsü, maddî ve manevî kazanımları ile ölçülür. Örneğin, Afrika kıtasından köle olarak getirilen bir aile, Avrupa’da bir ülkede, bir Avrupa asili kadar haklar ve kurallar karşısında eşit ise, kazanımları gereği, Avrupalı vatansever bir zencinin durumu, normal karşılanabilir. Afrika ile Avrupa arasındaki bir çatışmada bile Avrupalı zenci, Afrikalı zenciye karşı ülkesini savunabilir. Ancak, kazanımları olmayan ve savaşının sonunda maddî ve manevî bir getiri beklemeyen bir zencinin, Avrupa’daki ülkesi adına ölümü göze alması şüphelidir…

Öyleyse yurtseverliğin daha derin kökleri olmalı. Yaşamsal kaynakların bolluğuna ve o bolluktan yararlanma gerçeğine dayalı yurtseverlik bilinci, ahlâkî, dinî, millî ve töresel değerlere aykırı olduğundan “ bilinçlenme” olarak tanımlanamaz.

Önce vatan mı, önce

çıkarlar mı?

Söz konusu olan, batılı modern, liberal toplumların ahlâkı ve yurtseverliği ise, bu noktayı biraz daha açmakta yarar var. Batlı sanayi toplumunun vatan veya yurt kavramı, küresel ve maddîdir. Manevî değerleri ve dinî ilkeleri, içinde barındırması söz konusu değildir.

Batı toplumu için dünyevî çıkarlar önceliklidir. Evrensel ahlâk kuralları ve dinî bakış açıları, reform ve Rönesans ile yıkılmıştır. Kişisel arzular ve moderncilik, ahlâk ve dinin yerine ikame edilmiştir. Batı toplumunda din ve ahlâk, toplum içinde bir anlam taşır. Kişi, tek başına ahlâklı ve dindar olmakla, genel toplumsal yararlılık için çok fazla etkili olamaz. Batılı hayat tarzına göre “olması da beklenmemelidir.”

Günümüz toplumu küreselliğe zorlandıkça, çok farklı tepkiler gösteriyor. Özellikle doğu toplumu ve Türk-İslâm milletleri, küreselcilik karşısında haklı bir endişeye kapılmışlardır. Bu endişe, küreselliği temsil eden “ klan ve tröst”lerin ulusal kaynakları kontrol ederek, toplumlarını sömürme endişesidir. Ayrıca, toplumsal dokunun parçalanarak, küresel ferdiyetçiliğin başlatılması sonucunda, üniter ulus devletlerin yıkılması ve yağmalanması süreci de, derin bir kaygı olmayı sürdürmektedir. Süreç sonucunda, önce vatan diyen milletlerin, “önce kişisel çıkarlarım propagandasına” alet olmaları ve etnolojik ayrılıklarla kaos ortamına sürüklenip dağıtılmaları, ulusal devletleri önlem almaya itmektedir.

Yurtseverliği veya vatanseverliği eleştirmenin en temel dayanağı “statükoculuğun, küresel gelişmeler karşında direnerek, toplumsal paylaşımda adaleti tıkaması” iddiasıdır. Bu iddia bir yurtsever için anlamsızdır. Nedeni ise, “ulusal yapının ve egemenlik ilkelerinin sorgulanarak, tartışmaya açılmayacak kadar kutsal ve önemli olması” inancıdır. Bu inanç, insanlığın evrensel mutluluğa ermesi mücadelesini veren ulus devletlerde, sarsılmaz birliktelik kuvvetiyle yaşatılagelmiştir. Nitekim, Türk devletlerinde “ bir olmak, iri olmak, diri olmak” ilâhî bir anayasa gibi algılanmaktadır ve bu algılama biçimi, yurdunu birlikte sevip, acısını ve mutluluğunu birlikte paylaşma ülküsünü ortaya koymaktadır.

Bir kişi ve grubun yurtsever olmasının temel etkenlerinden biri de “kendisine belirli bir ahlâksal ve politik kimlik vermiş bulunan bir geçmişle arasındaki özel bağ sayesinde, kendi ulusu olan ve gelişmesinden kendisinin sorumlu olduğu projenin geleceğine karşı kendini yükümlü görmesi” dir.4 Her insanın kendi küçük ülküleri vardır. Toplum ve milletlerin de geçekleşmesi için çaba harcadığı büyük projeleri olacaktır. Bu idealler, milleti oluşturan farklı toplumların birlik şuuruna çok büyük katkılar sağlamaktadır. Ulusal projelerde fedakârlık ve sadakat, yalnızca yurtseverlik bilinciyle mümkün olabilir. Aksi durumda, kişisel çıkarlar ön planda tutulur ve millette ayrışma başlar.

Yurtseverlik bilinci ülkü, tarih, coğrafya, din, bayrak ve milliyet gibi, ulusal özelliklerden doğar ve yaşanılır. Eğer, küresel haklar ve kuralları, insanlık için adalet sistemi yapmak ideali olacaksa, bu ideal “milletlerarası birlik hukukunun yasalaşmasıyla olabilir.” Ancak, böyle bir birliğin teşekkülü dünyanın ve insanın var edilmesi amacına aykırıdır ki, dünya hiçbir zaman cennet olmayacaktır. Bu nedenle, küreselcilik ahlâkî ve dinî değerleri içinde barındıramaz. Bu tespitim, dünyayı yöneten büyük imparatorlukların çöküş nedenleriyle de örneklendirilebilir. Bırakın başka milletleri, Osmanlı Devleti’nin müsamaha ve hoşgörüsü altında, yüzyıllarca özgür ve huzurlu yaşayan ırklar bile, Osmanlı hükümranlığını terk ederek, birbiriyle savaşma gereği hissetmişlerdir. Günümüzde, hâlâ savaş içinde olan Osmanlı milletleri vardır.

Yurtseverlik bilinci ile yaşayan milletlerin iktidarları hiçbir zaman tam anlamıyla yok olup gitmemiştir. Egemen devlet olarak tarihin her devrinde yaşamayı başaran milletler, genellikle yurtseverlik bilincinden kopmayan toplumların milletidir. Türkler, tarihin her devrinde yurtseverliklerini töreleriyle birleştirdiklerinden, millet olarak topyekûn bir biçimde, yer yüzünden silinmeleri mümkün olmamıştır. Ulusal kültürünü ve devlet hayatını daima canlı tutan Türkler, ilim adamlarına, bilimselliğe ve çağdaşlığa etkin katılım ve destek verdiklerden dolayı, hiçbir zaman fertleştirilip sindirilememişlerdir. Bu bilinç içersinde yüzyıllarca yaşayan Türkler, canından ve malından önce devletinin yaşatılması ahlâkını, değişmez bir töre olarak benliklerine yazmışlardır. Türklerde yurtseverliğin ölçüsü bellidir: Kutsal Türk devletini, “yurdunu ve milletini, kendi özünden çok sevmek..”

Yurtseverliğin ahlâk, kültür ve eğitim kaynaklarının töreselliği yalnızca Türklerde inkişâf etmemiştir. Onlarca köklü tarih bilinci olan milletlerde de yurtseverlik bilinci en üst seviyede yaşatılmaktadır. Örneğin, Japonlarda yurtseverliğin temel ölçüleri vardır : “ İmparatora ve hanedana kudsî hislerle bağlı olmak, vatana sonsuz sevgi beslemek ve icabında her türlü fedakârlığa katlanmak, Japonluğu ile iftihar etmek ve her vatandaşa kardeş nazarı ile bakmak, ebeveyne ve büyüklere karşı hürmetkâr ve muti, küçüklere karşı müşfik olmak, düşman karşısında cesur olmak ve ölümden korkmamak. Bununla beraber onların da kendi vatanı için çarpıştığını düşünerek, kin duymamak ve hürmetkâr olmak. Amiri adeta, imparatorla kendisi arasında bir vasıta telâkki ederek onun emirlerini noksansız ve kontrolsüz yapmak, çalışkan, vazifesever, azimkâr ve sabırlı olmak. Lüks ve israftan kaçınmak, mahrumiyete mütehammil olmak. Hüsnüniyet sahibi olmak, sözünde durmak ve her türlü içtimaî fenalıklardan içtinap etmek. Ecdada hürmet etmek, dinî ve manevî akidelere karşı mutekit olmak. (…)”5 Türk töresinin ilkeleri ile ortak özellikleri hemen dikkat çeken Japonların yurtseverliği, içinde yaşadıkları çok çetin coğrafyadaki kıt imkânlara rağmen, tarih sahnesinde büyük zaferler elde etmelerini sağlamıştır. Atom bombası ile yok edilmek istenen bu milletin yurtseverliği, yeniden derlenip toparlanarak, dünya güç dengelerine ortak olmasından da açıkça anlaşılmaktadır.

Küreselleşmenin yurtseverlik ile bir arada yaşayabileceği ve birbiri ile uyumlaşacağı iddiası da mümkündür. Fakat, bir dünya hükûmeti görevi üstlenen ve küreselciliğin en üst yönetim kurumu olan Birleşmiş Milletler Cemiyeti (=United Nations), yurdunu işgalcilere karşı korumak isteyen hiçbir mazlum milletin ve topluluğun yanında yer alamamıştır. Çünkü BM’i tesis ederek yaşatanların amacı, BM ile işgal ve sömürüyü meşrulaştırmaktır. Zaman zaman BM’i susturarak ve hatta devre dışı bırakarak, sömürü ve zulümlerine devam etmişlerdir.

BM, isteyerek ve kasten zalimlerin yanında yer almamış fakat, asla mazlumu koruyup haklarını savunma gücünü de bulamamıştır. Küreselcilik ile yurtseverlik doğal olarak bir arada savunulamaz. Yazımızın giriş paragrafındaki soruyu tekrarlayarak, Martha C. Nussbaum’un kozmopolitik yönetişim teorisini eleştirisi ile sonucu bağlamakta yarar var: Dünya vatandaşlığı merkezinin denetimi ve yönetimi kimin ve kimlerin kontrolünde olmalı? Yer yüzüne, gök yüzüne ve içindekilere kim ve kimler yön vermeli?

Sonuç

“Nussbaum’un ulusal ve kozmopolitan bilinç arasında ya o ya o bir karşıtlık kurmasını eleştiren Richard Falk ve Amy Gutmann, bu ikisinin birbirlerini içermeleri gerektiğini savunuyorlar. [Nizam-ı Âlem mi?] Gutmann’a göre Nussbaum, öncelikli bağlılığımızın bir cemaate değil, adalete doğru olması alternatifini gözden kaçırıyor. Michael Walzer da kozmopolitanlık ve yurtseverlik arasında birbirini dışlayan değil, birbirini içeren bir ilişki kuruyor. Walzer, tekil olanın daha geniş bağlılıkları, aynı şekilde kozmopolitan olanın daha dar bağlılıkları dışlamaması gerektiğini belirtiyor. Walzer, vatandaşı hissedebileceğimiz, ortak kurumsal yapılara, karar alma prosedürlerine, takvime ya da törenlere sahip bir dünya olmadığını söylüyor. 20. yüzyılın saptırılmış yurtseverlik (faşizm) ve saptırılmış kozmopolitanlık (Leninist ve Maoist haliyle kominizm) idealleriyle gerçekleştirilen suçlara sahne olduğunu belirten Walzer bizi, kozmopolitanizmin tehliklerine karşı uyarıyor. (…) Butler’a göre evrensel olan hâlâ erişemediğimiz bir şey, belki de hiçbir zaman tam olarak erişemeyeceğiz. (…) Charles Taylor, modern dünyada yurtseverliğin iki nedenden dolayı gerekli olduğunu savunuyor: bir vatandaşlık demokrasisi ancak ve ancak üyelerin çoğu, içinde yer aldıkları siyasî topluluğun ortak bir ‘girişim’ olduğunu düşünürlerse işler; geleneksel hiyerarşik modellerden kopmuş modern devletler üyelerinin mobilizasyon, ortak kimlikler etrafında gerçekleşir. Taylor’ın savunduğu yurtseverlik kendi içine kapanık değil, aksine evrensel dayanışmaya açık bir yurtseverlik.”6

Allah diyor ki, “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdâr olandır. “ (HUCURÂT ,13)

“Gelin tanış olalım, sevelim, sevilelim” diyen Yunus, “Gel, yine gel, kim olursan ol, gel! Kâfir, Mecusî, putperest olsan da gel! Yüz kere tevbeni bozsan da gel! Ne olursan ol, gel! Bizimki ümit dergâhıdır!” çağrısında bulunan Mevlâna, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” isteyen Atatürk, insanlığın kurtuluşunu fertler, toplumlar ve milletler halinde kendini köleleştirmeden egemen fakat bibiri ile işbirliği içinde kaynaşmalarını istemektedir. Bu istek, insanın yaratıcısı ve yaşatıcısı olan Allah’ın isteğiyle örtüşen bir istektir ki, Allah,“ birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık“ diyor.

Kozmopolitanizm, küreselcilik veya yeni dünya düzeni, Afrika’da açlık ve susuzluktan ölen çocukları kurtarmak için değil, Hindistan’da kırk milyon çocuk işçinin sömürülmesini durdurmak için değil, dünyanın her yerinde ve özellikle Avrupa’da çocuk yaşta fuhuş sektörüne pazarlanan kızları değil, evsizleri, kanserli hastaları ve AIDS’lileri değil, yalnızca küresel şirket sahiplerini, ailelerini, siyasî partilerini ve kirli heveslerini tatmin için zorla dayatılmaktadır. İnsancıllıktan uzak ve hatta hayvanî bir vahşîlik bile değil, şeytanla ortak olmak denilebilir.

KAYNAKLAR

1- Başgil, Ali Fuat / Millet, Milliyet, Milliyetçilik .- İstanbul: Türk Yurdu, 1959, Sayı:271, 3-5.ss.

2- Atatürk, Mustafa Kemal / Atatürk Anlatıyor [pano] .-İstanbul: Yücel Aylık Sanat ve Fikir Mecmuası, 1942, Sayı:91-92-93, 34.ss.

3- Macıntyre, Alasdaire / Vatanseverlik Bir Erdem midir?; Almanca’dan çeviren : Mustafa Tüzel .-İstanbul : Cogito Düşünce Dergisi, Yapı Kredi Yayınları, 1999, Sayı: 21, 30-47.ss.

4- A.g.e., 43.ss.

5- Karapınar, Şeref / Japonya’da Ruhî Talim ve Terbiye ve Vatanseverlik.- İstanbul: Deniz Mecmuası, 1941, Sayı: 362, 81-107.ss.

6- Günal, Asena / Kozmopolitanizm ve Yurtseverliğin Sınırları.-İstanbul: Birikim Yayıncılık, 1989, Sayı: 111-112, 188-191.ss.