1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Kültürümüzün yeni yüzyıla doğuşu

İsa Kocakaplan
BU yazıyı hazırlamaya başlamadan evvel internette bir tarama yaptım. Türkiye’de yapılan ve Kültür ve Turizm Bakanlığı kayıtlarına geçmiş etkinliklere bir göz attım. Karşıma bir yıl içinde yapılan 670 etkinlik çıktı.

Bu etkinlikler mahallî kurtuluş günleri, yörenin bir ürününün adına düzenlenen şenlikler, yörenin yetiştirdiği önemli kişileri anma törenleri, şiir-müzik-tiyatro- sinema festivalleri, geleneksel sporları (yağlı güreş, cirit, okçuluk vb.) yaşatma amacıyla düzenlenen yarışmalar gibi çeşitli kategorilerde gerçekleştirilmektedir.

Etkinliklerin temelindeki amaç, o yöreyi tanıtmak, yörenin turizm gelirini arttırmak, genel kültür panoramasında, yaşanılan yöreye ait kültürel unsurların da yer almasını sağlamak olarak gözükmektedir. Bu, bölgesel ölçekli, hedefleri sınırlı, biraz önce belirttiğimiz gibi yörenin adını duyurma gayretlerinden ibaret şenlik/festival düzenlemeleri, bilhassa yaz aylarında bölgelere hareket getirmekte, ekonomik ve kültürel hayatı canlandırmaktadır.

Ancak Türkiye’de bu yerel endişeyi aşan kutlama-anma, festival-şenlikler de vardır. Bizim kültürel yapımızı etkileyenler işte bu ulusal plâna ulaşabilen etkinliklerdir. İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Konya, Karaman, Bayburt, Erzurum, Kayseri, Kahramanmaraş, Şanlıurfa vb. kültür şehirlerinde düzenlenen etkinlikler diğerlerini elbette gölgede bırakmaktadır. Asıl ulusal ölçekli etkinliklerde çok eski bir mücadele kıyasıya sürdürülmektedir. Bu mücadelenin zeminini, batılı değerler ile millî değerler arasındaki çatışma meydana getirmektedir.

Türkiye’de her sahada yetişmiş insan unsuru büyük ölçüde batılı değerleri hâkim kılma ideolojisinin etkisi altındadır. Bu sebeple folklorik malzeme dışındaki çalışma ve etkinlikler, medyada ve devlet katında pek kabul görmez. Meselâ Ankara’nın bizim kültürümüze ait bir sembolle temsil edilmesine entelektüeller karşı çıkarlar. Hitit Güneş Kursu’nun başkentimizin amblemi olarak kalmasını isterler. Millî Mücadele’nin yönetildiği, millî devletin kurulduğu bir şehre, antik Anadolu’ya ait bir sembol... Hacıbayram Câmiinin etrafındaki meydana, antik Roma meydanlarını hatırlatacak bir düzenleme... İstanbul’da Türk hamam mimarîsinin en seçkin örneklerinden biri olan Bayezid Hamamını yıkıma terk etmek, buna karşılık, aynı bölgede bulunan Bizans Zafer Takı kalıntılarını kaldırımı işgal edecek şekilde yaymak, göz önüne çıkarmak... Arkeolojik kazılarda daima Türklük öncesi eserleri ortaya çıkarma gayreti... Restorasyonlarda Türk eserlerini ihmal etmek... Batı Anadolu, Akdeniz, Orta Anadolu, Karadeniz, Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde Türkçe isimleri yok ederek onların yerine antik döneme ait isimlerin kullanılması... Eurovizyon’da İngilizce şarkı ile temsil ediliş... Daha ileriye gidersek Türkiye’nin arkeolojik açıdan batıya sunulduğu yetmiyormuş gibi, ülkemizin bir de inanç turizmi adıyla batının mukaddes toprakları hâline getirilişi... Bütün bunların üzerine uydu ve internet aracılığı ile batı kültürünü odalarımıza taşıyan teknolojik akını eklemeliyiz...

Evet, bunların hepsi mücadelenin sürdüğünün ve hattâ kaybedilmek üzere olduğunun göstergeleri...

Bu ürkütücü tablo ile ancak millî kültürü referans edinmiş entelektüeller vasıtasıyla mücadele edebiliriz. Yani batının bize karşı kullandığı propaganda araçlarını onlar kadar iyi kullanabilen yetişmiş kişiler yoluyla. Eğitim kurumları, güzel sanatlarda ortaya konulacak eserler, filmler, romanlar, şiirler, tiyatro eserleri, mimarî eserler, millî kültürden beslenen üretim anlayışı, ürettiğimiz mallara ve şirketlerimize vereceğimiz Türkçe isimler..

Çizgi romanlar, çizgi filmler, bilgisayar oyunları...

Elbette bunları yapabilmek için, öncelikle ciddî konular dışında çok benzemek istediğimiz batılıların ilmî disiplinlerini almamız gerekiyor. Batılı kültür araştırıcılarının kültürel konulardaki ana fikirleri, her ülkenin kültür araştırmalarında ve değerlendirmelerinde kullanılabilir.

Bizimkilerin yaptıkları tam bir kapılanmadır. Kendimizde ne var? Bunları nasıl dünya çapında değerler hâline getirebiliriz? Düşüncesi semtimize hiç uğramaz. Belki İkinci Viyana Bozgunu ile başlayan aşağılık kompleksi bizi kendi değerlerimizden nefret etme duygusuna sürüklemiştir. Halbuki batılı bir kültür araştırıcısı tavrı ile baksak, onların metodu ile işe başlasak bu kompleksten kurtulacağız ve değerlerimizi işlemeye koyulacağız.

Prof. Dr. Mehmet Kaplan batılı kültür araştırıcılarının kültüre ve medeniyete bakışlarını üç ana maddede toplar1:

“1. Her medeniyet maddî ve manevî unsurları ile bir bütündür.

2. Kültür ve medeniyetler tarih boyunca oluşur ve gelişir.

3. Bir medeniyeti vücuda getiren her şey birbirine bağlıdır.”

Bu bakış açısından Türk kültür ve medeniyeti bütün un urları ile bir bütün olarak görülür. Dil, din, müzik, edebiyat, mimarî eserler, folklor verimleri, el sanatları, tarih, plâstik sanatlar, şehircilik anlayışı, çevreye bakış, ülkenin tabiî güzellikleri, milletin yetiştirdiği kültürlü insanlar başta olmak üzere, o milletin maddî manevî bütün değerleri bir bütün olarak ele alınır.

Meselâ, “Halk şiirini herkes anlıyor o zaman halk şiiri millîdir, divan edebiyatını kimse anlamıyor öyleyse o bizim edebiyatımız değildir.” cinsinden ucuzluklara kimse tenezzül etmez. Kültür ve medeniyeti bir bütün olarak görmeye ve onu oluşturan unsurları anlamaya çalışır.

Bu noktada anlaşırsak, işimiz kolaylaşır. İki zıt anlayıştaki insanların birbirlerini alt etmek için sarf ettikleri beyin, ruh, kol ve teknoloji kuvveti, ait olduğumuz kültürü ve medeniyeti yüceltmek, onu dünyaya tanıtmak için birlikte kullanılabilir.

Böyle bir uzlaşmaya vararak elimizde mevcut kültürel değerleri tesbit etmekle işe başlayabilir, çağdaş imkânlarla onları yeniden işleyebiliriz. Geçmişe baktığımızda, bizim “modern çabalarımıza” yetecek malzemenin diğer milletlerden daha çok bizde olduğunu görebiliriz. Tiyatro, roman, senaryo konusu olacak zaferlerimiz de vardır yenilgilerimiz de... Dünya ölçüsünde sanat eseri olabilecek trajik olaylarımız da vardır, kahramanlık hikâyelerimiz de... Belgesellere konu olabilecek coğrafî, tarihî ve mimarî zenginliklerimiz senelerce çalışılsa yine de tükenmeyecek kadar çoktur. Şarkılara, filmlere, romanlara tiyatrolara, çizgi filmlere, bilgisayar oyunlarına konu olacak pek çok tarihî olay, kişi ve eserimiz mevcuttur.

Bu dâva yalnız Türkiye Türklüğünün dâvası değildir. Bütün Türk dünyasının aydın ve sanatçıları bir an evvel silkinmeli ve kültürel değerlerimizi komplekse kapılmadan yeniden işleyerek,-ama mutlaka estetik endişeyi ön planda tutarak- 21. yüzyılda Türk kültürünün “gelişerek devam etmesine”2 katkıda bulunmalıdır.

Oğuz Kağan, Bilge Kağan, Ahmet Yesevî, Dede Korkut, Ahi Evren, Mevlânâ, Karatay Medresesi, Süleymaniye Camii, İbni Sina, Yunus Emre ve başka âlimler, sanatkârlar, gönül adamları, kütüphaneleri dolduran eserler, geleneksel sanatlarımız... Bunların hepsi kendilerini yeniden ele alacak, yorumlayacak Türk aydınlarını ve sanatkârlarını beklemektedir.

Avrupa Birliği’ne girmek için tüm çabamızı sarfettiğimiz şu günlerde, orada kendimizi kişilikli bir üye olarak bulabilmemiz için, kültürel değerlerimizi yeniden işlememiz elzemdir. Bunun nasıl yapılacağını, takip edilecek metotları bir an evvel ortaya koymanın zamanı gelmiştir.

Bayburt ve Bayburtlular, dokuz yıldır Dede Korkut Kültür ve Sanat Şölenlerini düzenleyerek millî kültürün işlenmesi yolunda önemli bir adım atmışlardır. Bu aşk zamanla diğer şehirlerimizi de saracaktır. Türk milleti tarih boyunca güçlü kültür ve medeniyetlerle karşılaşmış, onlardan yeni bileşimler çıkarmayı başarmıştır.

21. yüzyılın başında ülkemizin her yöresinde yapılan mahallî kutlamalar, bu yolda atılmış adımlardır. Bunu Kuvay-ı Milliye’nin hemen başlarında “Yararlı Cemiyetler”in ortaya çıkışına benzetebilirsiniz. Ülkemizin her yöresi kendince sahip olduğu güzellikleri, tarihî eserleri, ünlü kişileri muhafazaya veya keşfetmeye çalışmaktadır. Bundan sonraki merhale bu tür çabaların birleştirilerek, modern medyanın imkânlarını kullanmak, kültür ve sanat savaşında bizim de var olduğumuzu, eserlerimizle bütün dünyaya göstermektir.

Bayburt şehri yıllardır Türk dünyasından ve Türkiye’nin her yerinden sanatçıları, bilim adamlarını toplayarak önemli bir görevi yerine getirmeye çalışıyor. Dede Korkut gibi bütün Türk dünyasında yansımaları bulunan önemli bir kişinin izlerinin ve bu kişinin anlatıcılığı sayesinde günümüze kadar yaşayan hikâyelerdeki olaylara ait hatıraların Bayburt’ta bulunması, bu şehrimizi Türk dünyasına seslenme konusunda avantajlı hâle getirmektedir.

Zira, etkinliğe hareket noktası olarak alınan tarihî şahsiyet, bütün Türk dünyasında tanınan, sevilen ve bağlanılan bir model-insandır. Ahmet Yesevî, Yunus Emre ve Mevlânâ da böyledir. Demek ki bu şekilde hinterlandı geniş şahsiyetler etrafında düzenlenen etkinlikler, birleştiricilik ve etkileyicilik bakımından öne çıkarlar. Mevziî olarak yapılan diğer etkinlikleri de bünyeleri içine alırlar. Düzenlendikleri yerler dışında da yankı bulurlar.

Dede Korkut Hikâyeleri anlatıcısının şöhreti yanında, edebî metin olarak da büyük bir öneme ve etkileyici bir üslûba sahiptir. Bu bakımdan Dede Korkut’u ve hikâyelerde yer alan “Kalın Oğuz Beyleri”ni günümüzde canlı olarak muhafaza ettikleri gibi, bu özelliklerini geleceğe de taşıyacak edebî kuvvettedirler. Yunus’un “Her dem yeni doğarız/ Bizden kim usanası” dediği gibi, hikâyeler de her okunuşta yeni güzellikler ve bilgiler sunarlar, yeni ufuklar açarlar.

“Kalın Oğuz Beyleri”; “Kaza benzer kızlar, gelinler”; “Dili acı öksüz oğlanlar”; “Kâfir elinde esir kardeşini kurtaramadığı için el içine çıkamayan muzdarip yiğitler”; “Oğuz’da yakışıklılıklarından dolayı yüzleri peçeli gezen yedi kahraman”, sosyal yaşayışla ilgili kurallar, gelenekler; engin bir misafir-perverlik; ata sözleri, meseller, sağlam bir aile yapısı, eşsiz bir hiyerarşi, aktif bir dünya görüşü bugün de bizleri etkilemeyi sürdürür. Yüce dağ başlarından kopup gelen pınarlar gibi berrak ve etkileyici bir Türkçe, bütün lezzetiyle benliğimizi sarar. Bu dil, Oğuz’u canından bezdiren bir canavarın (TEPEGÖZ) gözünü kaybettiğinde söylediği ağıtta, okuyanı hüzünlendirecek bir lirizmi ortaya koyma gücüne sahiptir. Evet biz, Tepegöz’ün gözünü kaybettikten sonraki yasını okurken üzülürüz, hüzünleniriz, hattâ Tepegöz’e acımaya başlarız. Bu, hikâyenin kötü kahramanını bile sevimli kılan bir anlatım gücüdür. Bu, eşsiz güzellikteki Türkçedir. “Ağzımızda annemizin sütüdür.”3 Bu anlatım gücü büyük âlim Prof. Fuat Köprülü’yü bile öylesine etkiler ki ona: “Bütün Türk edebiyatını üterazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koysanız, yine Dede Korkut ağır basar.” sözünü söyletir4.

Bayburt edebî eserin ve edebiyatın bu gücünü anlamış ve Türklüğün çağlar aşıp gelen değeri Dede Korkut’a ve onun eserine sahip çıkmıştır. Dede Korkut Hikâyeleri her şeyden önce birer edebî metindir. Kültürel unsurların muhafaza edilip yayılmasında edebî eserlerin, yani edebiyatın önemli bir yeri vardır. Biz biraz önce saydığımız sosyal hayatla ilgili özellikleri, kültürel motifleri Dede Korkut Kitabında bunun için buluyoruz.

Milleti yaşatacak, ona diğer milletler arasında saygın bir yer sağlayacak değerler bütününün, o milletin kültürü olduğu bilinen bir gerçektir. Bu bakımdan kültür-edebiyat ilişkisi büsbütün önem kazanmaktadır. Hocam Prof. Dr. Mehmet Kaplan bu ilişkiyi şöyle ele alır:

“Kültür kelimesi edebiyat kelimesine nazaran daha geniş bir mânâ taşır. Edebiyat dışındaki bütün güzel sanatlar resim, musiki, dans, heykel, mimarî ilh. kültür sahasına girdiği gibi, güzel sanatların dışında insanoğlunun elinden çıkma eşya, yiyecek, içecek, elbise, silâh, âlet vesaire de kültür sahasına girerler. Böyle olmakla beraber, ben şahsen edebiyatı hemen hemen kültüre denk buluyorum. Denklik ayniyet demek değildir. Aynadaki hayâl, kendisine akseden eşyaya benzer. Edebiyat, bu mânâda kültürün aynadaki aksine benzetilebilir. Bu demektir ki, kültür sahasında ne varsa, onların akislerini edebiyatta bulmak mümkündür.”5

Edebiyatçılarımız tarafından oluşturulacak edebiyat eserleri, kültürümüzün çeşitli vechelerinden izler taşıyacaktır. Bunlar esas alınarak yazılacak senaryolar, yapılacak filmler, bilgisayar oyunları, Türk kültürünün hem yayılmasını hem de gelişmesini sağlayabilir.

Her alanda gelenekten faydalanarak yeni eserler ortaya koyabildiğimiz zaman, diğer kültürler karşısında ezilmeden, komplekse kapılmadan ayakta durmamız mümkün olur. Eğer bunu başaramazsak AB’ye girsek de girmesek de değişecek bir şey yoktur. Kültürel ve ekonomik bakımdan üstün olan, diğerlerini etkilemeyi ve kendi bünyesinde eritmeyi sürdürecektir.

Türk Edebiyatı Dergisi’nin Temmuz sayısında yayımlanan bir yazıdan birkaç anekdot aktarmak istiyorum:

“ABD Princeton Üniversitesi 1954 yılında bir atlas yayınlar. Adı : İslâm Tarihi Atlası. Bu atlasta yer isimleri, ait oldukları asırlarda güçlü olan dil esas alınarak verilmiş.

Kara Deniz 16-18. asırlarda Kara Deniz, 19-20. yüzyıllarda Black Sea olarak veriliyor. Ege Denizi 16-19. yüzyıllarda Ege Denizi –aslında Adalar Denizi olması gerekirdi- 20. yüzyılda Aegan Sea; Hazar Denizi 12-18. yüzyıllarda Hazar Denizi, 19-20. yüzyıllarda Caspian Sea; Kıbrıs 17-19. yüzyıllarda Kıbrıs, 20. yüzyılda Cyprus; Aral Gölü 10-18. yüzyıllarda Aral Gölü, 19-20. yüzyıllarda Araiskoe More olarak veriliyor.”6

Bu şu demektir: Kültürü ve ekonomisi güçlü olanın dili de güçlüdür. Ve herkes o dili öğrenmeye mecburdur. Kültürümüz hâkim olursa, dilimiz de tekrar eski hâkimiyetini kazanacaktır. Bu bakımdan Bayburt’un sahip çıkıp yaymaya çalıştığı “Dede Korkut Şuuru”nun bütün ülkeye yayılmasını bütün benliğimle temenni ediyorum. Yayılacağına da bütün kalbimle inanıyorum.

Zira Dede Korkut, hikâyelerde içinden çıkılmaz güçlükleri hâlleden bir bilge kişi olarak karşımıza çıkmaktadır. Onun Türklük üzerindeki etkisi öylesine güçlüdür ki Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda bile bu güçten istifade edilmiş ve bu durum tarih kitaplarına kadar yansımıştır.

Yazıcızâde Ali’7nin 15. yüzyılda yazılmış Tarih-i âl-i Selçuk isimli eserinde, hanlığın Kayı boyuna verilmesi gerektiğinin Korkut Ata tarafından buyurulduğu belirtilir. Yazıcızade’nin eserindeki ifade ile Dede Korkut Kitabı’nın mukaddime bölümünde bulunan ifadenin aşağı yukarı aynı olduğunu görüyoruz. Bu bilinen cümleleri tekrar etmekte fayda var:

“Peygamber aleyhisselam zamanına yakın zamanda Bayat boyundan Korkut Ata kopdu. Oğuz kavminin bilgesiydi. Her ne dese olurdu. Gâibden haber söylerdi. Dedi: hir zamanda gerû hanlık Kayı’ya değe, dahı kimesne ellerinden almaya dedi. Dediği Osman Rahmetullah neslidir.”8

Kayı boyunun diğer Oğuz boylarından üstün olduğunu, bu sebeple Osman Gazinin bey seçildiğini bildiren tarihçi Edirneli Ruhi Çelebi9, de eserinde bu devreyi anlatırken rivayeti Dede Korkut’a dayandırır. Ruhi’nin 16. yüzyılın ilk yarısında yazdığı Tevârih-i l-i Osman isimli eserinde olay şu şekilde yer alır:

“Selâtin-i Osmaniye Oğuz Han oğullarından Kayı Han evlâdıdır. Kayı Han Oğuz Han’ın oğlu idi ve Oğuz Han şöyle vasiyet etmiş idi ki, kendinden sonra han, Kayı evlâdı ola, mâdâm ki ânın evlâdından bir kimse ola ki hanlığa yaraya, gayri taifeden han olmaya. Bir nice zaman vasiyet mucibince hanlık Kayı Han nesline kaldı, ama sonra Selçukîler ve diğer Türk beğleri galebe ile han oldular. Osman Beğ devrine dek. Sonra Selçukîlere nikbet yetişince ulu Türk beğleri asıl vasiyet ile amel edip, Osman Beği kendilerine han eylediler. Korkut Ata’dan naklederler ki, hanlık Oğuz Han vasiyeti mucibince âhir Kayı Han evlâdına düşse gerektir, tâ kıyamete dek onu ol nesilden kimse almasa gerek.”10

Son olarak daha bir çok tarih, destan ve velâyetnamede bulunan Dede Korkut tesirini, Müneccimbaşı11’nın 17. yüzyılda yazdığı ünlü tarihinden alınmış bir cümle ile tamamlayalım:

“Kadimü’z-zaman Türkmen kabaili beyninde Korkud Ata nam, bir ehl-i hâl aziz vardı. Bir gün buyurdu ki: Saltanat akıbet Oğuz Hanın vasiyeti üzere oğlu Kayı han evlâdına nakledilip ilâ-ahirü’z-zaman berdevam olur.”12

Bütün bunlar Dede Korkut’un yüzyıllar boyunca etkisini sürdürdüğünü gösterir. İşte bugün 1995 yılından itibaren, Bayburt şehri de Türklüğün 21. yüzyılda yeniden doğuş mücadelesine bu “ehl-i hâl aziz”in adıyla başlamıştır. İnşallah tarihte olduğu gibi günümüzde de bu yeniden doğuş başarılacaktır. Bunu başarmaktan başka çaremiz yoktur. Görev de bizim omuzlarımızdadır. Önemli olan bu görevin lâyıkıyla yapılması ve konuşmamızın başından beri gerçekleşmesini dilediğimiz “Türklüğün 21. yüzyıldaki kültür ve sanat hamlesinin” bir an önce başlamasıdır.

Gelecek Türk nesilleri, kendi kültür unsurlarının modern dünyanın her başkentine yayıldığını; filmlerinin, piyeslerinin seyredildiğini, romanlarının okunduğunu, Dede Korkut hikâyelerindeki bir kahramanın, meselâ Bamsı Beyrek’in maceralarını konu alan bir romanı almak için, insanların gece yarısı kitapçılar önünde kuyruğa girdiğini gördüklerinde, bu kültür ve sanat hamlesinin meş’alelerinden en aydınlatıcılarından birisinin de Bayburt’ta yakıldığını hatırlayacaklar ve “Dede Korkut Kültür ve Sanat Şölenlerini” düzenleyenleri gıpta ve teşekkürle anacaklardır.

DİPNOTLARI

1- Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil, Dergâh Yayınları, İstanbul 1982, s. 14.

2- Ahmet Hamdi Tanpınar’a ait olan sözün tamamı şu şekildedir: “Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek.”

3- Söz Yahya Kemal’e aittir.

4- Bk. Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, İstanbul 1971, s. X.

5- Mehmet Kaplan, s.11.

6- Ayşe Göktürk Tunceroğlu, “Haritaların Dili”, Türk Edebiyatı, Temmuz 2003, s. 53-54.

7- Yazıcızade Ali: Tarihçi, 15. yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır. Eseri Tarih-i l-i Selçuk’u Sultan İkinci Murat’a sunmuştur. (Bk. Büyük Larousse, C. 24)

8- Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, Ötüken Yayınları, İstanbul 1994, C.1, s. 23.

9- Edirneli Ruhi Çelebi: Tarihçi (Edirne?-İstanbul 1521) Hayatının ayrıntıları hakkında kesin bilgi yoktur. Şeyhülislam Zembilli Ali Cemalî Efendinin oğlu olduğu sanılmaktadır. Tevarih-i âl-i Osman isimli eserini (Ruhi Tarihi de denilir) yalın bir dille yazmıştır. Eser, Lütfi Paşa, Müneccimbaşı ve Mustafa Âli tarihlerine de kaynaklık etmiştir. (Bk. Büyük Larousse, C. 19)

10- Aksun, s. 23.

11- Müneccimbaşı Ahmet Dede: Tarihçi, bilgin, bestekâr (Selanik 1631- Mekke 1702) Selanikte doğdu. Mevlevî tarikatine intisap etti. 1654-55’te İstanbul’a gelerek Galata Mevlevihanesi’nde Şeyh Aziz Dedenin hizmetine girdi.Sultan IV. Mehmed tarafından müneccimbaşılığa getirildi (1665). 1687’de görevinden azledildi. Mekke’ye giderek ordaki mevlevîhanede şeyhlik yaptı (1692-1694). Medine’de ders verdi (1694-1700). Mekke’ye döndü, ölümüne kadar oradaki mevlevîhanede şeyhlik yaptı.

Müneccimbaşı Tarihi diye bilinen Câmiü’d-düvel adlı dünya tarihi çok ünlüdür. Eser, Şair Nedim’in başında bulunduğu bir heyet tarafından Sahâifü’l Ahbar fi Vekayii’l-sârr adıyla Türkçeye çevrilmiştir (Bk. Büyük Larousse, C. 16).

12- Aksun, s. 23.