1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Kültürel milliyetçilik ve Siyasal İslâm (1)

Prof.Dr. Orhan Türkdoğan
Ulus-Devlet Oluşumu

Bu yazıda, Türk milliyetçiliğinin sosyolojik açıdan bir yorumunu ele almak istiyorum. Yakın tarihimizde “ulus-devlet” oluşumunun felsefesini belirleyen bu akımın yaklaşık yüz yıllık bir tarihi vardır. Bu nedenle, konuya hem kanın tazelenmesi hem de eleştirel anlamda bir kimlik kazandırmak istiyorum. Bunun için de Kültürel Milliyetçiliğe yeni bir yaklaşımda bulunmak suretiyle konunun irdelenmesi gereğine inanıyorum. Zira, yakın tarihimizde hem Kültürel Milliyetçiliğin hem de siyasal milliyetçiliğin yansımalarına tanık olduk. Bu dönemlerde, Türk Milliyetçiliğinin kültür ortamından siyasal alanlara taşınması sonucu, ne büyük yaralar aldığını ve nasıl dışlanır bir duruma düştüğünü hepimiz birlikte yaşadık, birlikte tanık olduk. Kültürel milliyetçiliğin, eğer tarihsel kimliğini korumak istiyorsa, siyasal ortama kaymasından, parti çıkar ve kombinezonlarının âleti durumuna düşmesinden korunması gerekmektedir.

Çünkü, Türk demokrasi modeli değer üretmeyen, inanç ve değer tüketen bir kaosun içindedir. “Demokrasi bir erdemliliktir” noktasından çoktan kaymıştır. Aynı şeyler İslam için de geçerlidir. Siyasal İslamcılık yarım yüz yıl içinde Kültürel İslamcılığı yörüngesinden çıkarmış, sekülarist gruplara pirim sağlayan bir istikamete itmiştir. Kültürel yaşantımızda kutsal değer ve normların bazı hizip grupları tarafından çıkarları doğrultusunda sömürülmesine, diledikleri biçimde kullanılmasına, hattâ karşıt gruplar olarak algılanmasına, eleştirel bir yaklaşımda bulunulmasına sessiz kalınması büyük günahtır.

Bilindiği üzere, Gökalp sonrası, Türk Milliyetçiliği birçok aşamalardan geçmiştir. Bazen resmî tarih yolu ile tutsaklanmış, bazen destek görmüş, bazen de dolu-dizgin siyasal arenanın içinde yerini almıştır. Türk Milliyetçiliğinin yakın tarihinde ortaya çıkan bu üçlü toplumsal dönüşüm, ne oranda birbirleriyle çelişiyor veya ne oranda birbirlerini tamamlayarak kültürel bir uyum meydana getiriyor; kanımca bunlar akılcı bir biçimde tartışılmalıdır.

Bu tür bir yaklaşımı ele alırken, ilkin kültür tarihimizde filizlenen milliyetçilik sisteminin tarihsel rolü, önemi ve dinamik yönünü belirtmek istiyorum. Kavmini veya “budununu” tanıma, sevme anlamında Türk Milliyetçiliğinin, kültür tarihimizde bir fantezi, bir romantizm veya “kavim asabiyesi” tarzında algılanması büyük yanılgı olabilir. Bu nedenle, sistemin yeri, önemi hakkında kısa da olsa birkaç noktaya değinmek istiyorum.

1900’lerden itibaren düşünce sistemimizde yerini almaya başlayan Türk Milliyetçiliği veya Gökalp’ın deyimi ile “Türkçülük”, döneminin dinamik bir akımını temsil ediyordu. Selçuklu ve Osmanlı’dan beri “Hanedan” motifine dayalı bir patrimonyal yönetim biçimi, yanlış algılanan bir “ümmet” felsefesi uğruna “kavmini tanıma ve sevme” yani “milliyet” duygusunu devreden çıkarmış, “Türklük” olgusunu arka plana itmiştir. Eğer, Halil İnalcık’ın teşhisi doğru ise 17. Yüzyıl’da artık Osmanlı’nın Türklüğü kalmamıştır. Oysa, Göktürklerden beri anıtlara kazılan “Ey Türk Budunu” ifadesinde dinamikliğini koruyan “Türklük” niçin devreden çıkarılıyor, niçin dışlanıyordu? Buna gerek var mıydı? İslamiyet “kavmini tanıma hakkını” ortadan mı kaldırıyordu? “Kavmimin en hayırlısı kavmine hizmet edendir” hâdisini gereksiz mi kılıyordu? Arap ve Fars milletleri niçin bir ümmet ideolojisi uğruna kavim asabiyelerini silip atmıyorlardı? Sosyo-antropoloji anlamında “millet-üstü” bir kimlik ileri sürenler ülkemizde iki kategoride yerlerini almaktadırlar: “Ümmetçiler” ve “mozaikçiler”. Her iki grup da teleolojik nitelikte diyebileceğimiz görüş sahibidirler. Ümmetçiler, “milliyet” bağını ortadan kaldırmak suretiyle “Türklük” olgusunu devreden çıkarmakta, fakat alt bilinç olarak kendi kimliklerinin dışlanmasına bir savunma mekanizması olarak- destek sağlamaktadırlar. Aynı şekilde, “Mozaikçiler” de farklı “halklar” şemsiyesi altında “farklılıklar zenginliğimizdir” teranesi içinde “mensubiyet” duygularını sürdürmek istemektedirler. Her iki yaklaşımın da ne bilimsel ne de kültürel yaşantımız açısından bir değeri olmadığı gözlenmektedir. Çünkü, ümmetçiler ve mozaikçiler, bir çan eğrisi durumunda olan büyük çoğunluğu, yani Türkçe konuşan, Türk kültür ve değerlerini temsil eden topluluğu dışlamakta, yerine farklılıkları ikame etmek suretiyle, mikro-milliyetçilik diyebileceğimiz bir saplantının içindedirler. Oysa, Lâtince bir söz vardır: “Cius regio, cius lingua”, yani -”hükmeden kimse, onun dili geçerlidir”.. Bundan doğal bir şey olamaz. Çünkü, dil ve mensubiyet duygusu (community feeling) “ulus-devlet” oluşumunun temel felsefesini teşkil eder. Sosyolojik ifadesiyle, “ulus-devlet” aynı dili konuşan, aynı duygu ve kültürü paylaşan insanların birlikteliğidir. Birleşik Devletler’de, WASP teori bunun en güzel örneğidir. Bu ülkede Egemen Toplum veya Büyük Toplum, bir diğer anlamda “çan eğrisi”, “Beyaz-Anglo-Sakson-Protestan” ilkesine dayanır. Onlara göre, Birleşik Devletler’i kuranlar bu niteliğe sahip olanlardır.

Bugün, pek çok Amerikalı, hattâ Asyalıların büyük bir kısmı, Amerika’nın gerçek bir topluluğun oluşması için çok fazla bireyci ve farklılık gösteren bir yer olduğunu ileri sürüyor. Oysa, 19. yüzyılın ortalarında, ABD toplumunu -özellikle iş dünyasını- karakterize eden Amerikan yaşam biçimi, aşırı derecede konformist ve homojen olduğu gerekçesiyle eleştiriliyordu. O dönemde yapılan belli başlı iki toplumsal analiz-William Whiyte’in Organizasyon ve İnsan (The Organization Man) ve David Riesman’ın Yalnız Kalabalık (The Lonely Crowd)-konformizmin topluma yayılmasının getirdiği tehlikelere işaret eder. Bilindiği üzere 19. yüzyılda ülkeyi inşa eden Amerikalılar, dinsel veya mânevî ilkeler tarafından kendi içlerine döndürülmüştü. Bu nedenle, 19. yüzyılın ortalarında beliren bu etkileyici kurumsal şirket dünyasını yaratan iş hayatının elitleri, Almanya ve Japonya’daki gibi cinsiyet, ırksal, dinsel ve etnik olarak homojenlik gösteriyordu. Bu durum, ayni zamanda ulus-devlet olmanın yolunu da açıyordu. Gerçekten büyük Amerikan şirketlerinin direktörleri ve yöneticilerinin hepsi erkek, beyaz, Anglo-Sakson ve Protestan’dı (WASP). Ara sıra da olsa Katolik veya Anglo-Sakson olmayan Avrupa kökenlilere rastlanıyordu. Bu oluşum, ABD’nin ulus-devlet bilincine yükselişinin dokusunu oluşturuyordu. Hattâ, 1790’da ABD nüfusunun % 60’ı İngiliz kökenli idi(1). Böylece, ABD halkının birliği ve dirliği, Anglo kökenli elitin göç yolu ile gelen herkese kendi imajını vuruyordu. Bu elitin dinî, siyasal ilkeleri, gelenekleri, zevkleri ve ahlâka ait standartları 300 yıldan beri ABD kültürüne egemen olmuştur. Günümüzde, ulusal kimliğini kazandıktan sonra ABD artık “çok kültürlü, çok ırklı, çok dinli bir toplumun arke tipine dönüşmüştür.

Ulus-Devlet, Batıda Yeni-Çağ döneminde başlayarak 300-400 yıl içinde tamamlanmış ve ulusal birliklerini kurmuşlardır. Nitekim, İngiltere kıta Avrupa’sında ulus-devlet olmanın ilk örneğini teşkil eder. Ulus olarak toplu hâlde kalkınma, 1500’lerden itibaren ilk kez İngiltere’de başlamıştır. İngiltere, ekonomik alanda Almanya ve Fransa’nın gerisinde olduğu hâlde bu ülkeleri yüz yıl içinde gerilerde bırakmıştır. İngiltere bu atağını hiç kuşkusuz uluslaşma anlayışına borçludur. Çünkü, ekonomi yabancılara değil İngilizlere teslim edilmiş, Hansiatik (yabancı) unsurlar ülkeden uzaklaştırılmış, onlara verilen imtiyazlar yerli girişimcilere verilmiştir. Böylece, yerlilik (nativistic) kimliğini kazanan iş adamları İngiliz ulusunun yüksek çıkarları için gerektiğinde zarar etmeyi de göz önüne alarak, ulusun tüm çıkarlarını gözeten bir zihniyeti temsil etmeye çalışmışlardır. Ekonomik kalkınmada amaç, ulus çıkarlarını ön plânda tutmak suretiyle ileri atılımları gerçekleştirmek olmuştur. Oysa, Hollanda ekonomisi 17. yüzyılda dünyanın en güçlü ekonomisi olduğu hâlde, Hollanda halkı ve aydınları ulus olamadıkları için bu yarışı kaybetmişlerdir(2).

Durum Osmanlı ve onu izleyen Cumhuriyet döneminde ne yazık ki, öteki alanlarda gözlendiği üzere, ekonomi sektörü de tamamen yabancı soyluların elinde bulunuyordu. Deyim yerinde ise, Osmanlı ve Cumhuriyet “Hansiatik” grubundan kurtulamadığı için ulus-devlet olgusunu gerçekleştirememiştir. Bu sürece biraz aydınlık getirmek gerekirse şöyle bir yaklaşımı ileri sürebiliriz: “Hanedan-ı Osmanî” veya Patrimonial yönetim, “ulus” kavramını ortadan kaldırmış, marjinale itmiş, merkeze yukarıda belirttiğimiz üzere-yanlış algılanan bir “ümmet” ideolojisini koyarak ulusal birliği devreden çıkarmıştır. Bir yanda, yönetimi Ermeni, Rum, Yahudi, Slav, Hırvat, Arnavut kökenli dönme gruplara tahsis etmiş ve kendi öz halkından esirgemiştir. Onları, toprağa bağlı bir köylü veya halk tabakası (reaya) konumuna getirmiştir. Bu dönüşüm Türk tarihine karşı işlenmiş en büyük cinayettir. Çünkü, günümüzde de izlerine rastlandığı üzere, bu azınlık zümresi stratejik noktaları ele geçirmeleri nedeniyle hem Türk Milliyetçiliğinin hem de Atatürk’ün karışısına çıkmışlardır.

Kısacası, Osmanlı’nın izlediği bu metodoloji, yönetim ve askeriye gibi iki stratejik alanın -kendi öz halkından esirgenerek “devşirme” gruplarının ellerine geçmesi sonucunu yaratmıştır. Böylece, “Türklük” bir toplumsal kaynak olarak, merkezden uzaklaştırılmak suretiyle “çevreye” itilmiş, dışlanmıştır. “Hanedan-ı Osmanî” veya sosyolojik deyimi ile patrimonyal yönetim biçimi biricik varlık alanı olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır. Bu durum, Osmanlı’dan cumhuriyete, büyük ölçüde kendi inanç ve değerler sistemine bağlı rafine bir tabakanın yokluğunu ortaya koymaktadır. Ulus-devlet sürecinin raylarına oturmaması bu tarihsel oluşumun bir sonucudur. Batı toplumları, özellikle İngiltere, Almanya ve Fransa, İtalya gibi ülkelerin yanında ABD’nin de gündeme getirdiği WASP teorisi ile ulus-devlet olgusu sosyolojik seyrini tamamlamıştır.

Ulus-devlet tasarımı, gözlendiği üzere, bir toplumun kendi kaderinin kendi halkı tarafından yönetilmesi anlamında sosyolojik bir oluşumdur. Nazi Almanyası ve günümüzde İsrail’de gözlediğimiz türde bir “seçkinci kavim” veya ırk üstünlüğü değildir. Cumhuriyetin milliyetçilik ideolojisi; Asyatik kökenli bir halkın Anadolu topraklarında yönetime sahip çıkması ve ülkesini çağdaş toplumlar düzeyine yükseltmesi için halkının kaderine el koyması misyonunu temsil etmektir. Kemalist sistemin Dil ve Tarih Tezi tamamıyla bu bir tür kültürleşme çizgisini izler. Aynı coğrafya üzerinde yaşayan, aynı dili konuşan ve aynı kültürü paylaşan insanların bir ortak paydada birleşmeleri Kemalist sistemin milliyetçilik anlayışını ortaya koyar. Selçuklu lar ve Osmanlılar, yanlış bir ümmet inancı uğruna kavmini tanıma ve sevme duygusunu dışlamışlar, âdeta mozaikleşmiş bir yapılaşmaya dönüşmüşlerdir.

Oysa, aynı dinî sistemi paylaşan, aynı coğrafya ve kültür sahasında varlıklarını sürdüren Araplar ve İranlılar kavim bilinçlerini İbn Haldun’un deyimi ile- kavim asabiyelerini “İslam”la uyum sağlayacak tarzda geliştirirken, Osmanlı’nın tüm bu değerlerini devreden çıkarmasının nedenlerini anlamak çok güçtür. Tarihçiler, sosyologlar ve farklı alanlardan akademisyenler bu oluşumu tartışmalıdır. Bu husus aynı zamanda tarihsel bir zorunluluktur. Zira, aşağıda sıralayacağım kültürel tortuların temellerinde bu zihniyetin derin etkisi vardır.

a) Osmanlı modeli, yönetim ve askerî alanda kozmopolit bir tabakayı yaklaşık altı yüz yıl beslemek suretiyle “yerlilik” niteliğini kaybetmiştir. Kendi halkını toprağa bağlı kılmak, köylü (reaya) durumuna getirmek, yönetimi farklı bir kan ve kültürden gelen unsurlara (devşirme) terk etmek akılcı bir yönelim biçimi olmasa gerek. Yer yüzünde bunun bir örneğine rastlamak mümkün değildir. Batılı sosyologların da dikkatini çeken bu husus, kültür yaşantımıza ikili (dual) toplum tipolojisini getiriyordu. Çünkü, bir yanda inanç ve kültürüne bağlı, öz değerleri temsil eden halk yığını, öte yanda bu değerlerden yoksun, Batılı norm ve oluşumları taşıyan aydın tabakanın varlığı, Osmanlı’nın Cumhuriyete terk ettiği en kötü miraslar arasında idi. Reaya ve Enderun, bu iki toplumsal tabaka Osmanlı modeli içinde tam anlamı ile birbirine yabancılaşmış bir yapılaşmayı temsil ediyordu.

b) Askerî ve bürokrasi sınıfının bu etnik yapısı, “yerlilik” kimliğini devreden çıkarmak suretiyle yönetimin tamamı ile kozmopolit bir kadronun eline geçmesine yol açıyordu. Asyatik kökenli halk, köylü, esnaf konumuna getirilerek farklı soy, inanç ve kültürlerden gelen unsurlara, stratejik sektörler terk edilmek suretiyle, bu ikili yapılaşmanın temelleri artık iyiden iyiye güçlendiriliyordu. Uzun süren imparatorluk boyunca bu tabaka giderek kurumlaşmak suretiyle sistemin hücrelerine kadar yerleşiyordu.

Ziya Gökalp, Osmanlı’nın son döneminde bu gerçeği ilk kez gören düşünürümüzdür. Ona göre, Türk aydını kozmopolittir. Enderun’da yetişmiş bir devşirme zümresidir. Bu nedenle millî kimliği yoktur. Halk ise, millî kültürün taşıyıcısı, değerler sistemine sahip bir tabakayı oluşturuyordu. Bu ikili yapının birbiriyle uyum sağlamaları ancak, aydının halka gitmesi ve halktan kültür ve değerler sistemini alarak millîleşmesiyle mümkün olacaktı. Bu Memlûk Tarzı yönetim biçimi, bu iki tabakanın karşıtlık kimliği -iradeli ve gayeli bir biçiminde- ilk kez Gökalp tarafından eleştiriliyordu.

c) Cumhuriyet rejiminin gündeme gelmesiyle, altı yüz yıldan beri egemenliğini sürdüren bu üst yönetici grubunun bir iyot tabakası gibi havaya uçmadığı, aksine sistemin içinde kadrolaşmak suretiyle yeni güçler oluşturduklarına tanık olmaktayız. Bu yapılaşmayı tüm çarpıklığı ile algılayan Mustafa Kemal, Büyük Nutkunda sözlerinin altını çizerek aynen şöyle diyordu: “Efendiler; Bu vesile ile muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki, sinesinde yetiştirerek, başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevheri aslîyi, çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin”. Mustafa Kemal’in yine aynı Nutkun son kısmında yer alan beyanında da bu misyon: “Ey Türk Gençliği muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” tarzında vurgulanmaktadır.

Tarihsel kökenlerden kaynaklanan bu “absurd” tabakadan kurtuluş ve Türk toplumunun kanının tazelenmesi için atılacak adımlar önemli idi. Kemalist sistemin hareketlilik yasası da büyük ölçüde bu atılımlara dayanıyordu.

Açıkça gözleneceği üzere, Mustafa Kemal’in Türk Milletine ve Türk Gençliğine emaneti; para ve servet edinme, yükselerek yeni statü kazanma gibi dönemin yaygın tercihlerinden ziyade, “kanlardaki ve vicdanlardaki cevher-i aslîye” güvenmekten kaynaklanıyordu.

d) Cumhuriyetin kurulması ile “patrimonial” Osmanlı modeli devam edemezdi. Halkın iradesine dayalı bir yönetim sisteminin kurulması gerekiyordu. Bir ideal sistem olarak Cumhuriyet -kendi tarihi içinde yüzyıllarca horlanan, dışlanan ve arka plana itilen- Türk halkının yönetime yürümesinin yollarını açacaktı.

Bu nedenle, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın en önemli credo’sundan biri de “halkçılık” ilkesidir. Halk, artık çevreden merkeze yürümek suretiyle tarihsel yerini alacaktı. Ancak, halkın bu tarihsel rolünü yeniden kazanabilmesi için kendine dönmesi ve kendini kendinde bulması gerekiyordu. Tarihi yapan, toplumun kaderine damgasını vuran artık kozmopolit bir devşirme grubu, bir oligarşi değil, Türk milletidir.

e) Bir millet meydana getirilmesi, Bilge Kağan’ın Orkun anıtlarına taşlara oyulan “Türk Budunu”na yönelik mesajının yeniden tarih sahnesinde yükselmesi gerekiyordu. Gelenekselleşmiş “öteki” karşısında, “Ben kimim” diyebilen bir uyanışa ihtiyaç vardı. Bu, “ümmet” ideolojisinden veya “devşirme” imtiyazından “millet” gerçeğine geçişti. “Yerlilik” kimliğini yitirmiş, tarihsel kökenli kozmopolit bir azınlıkla artık hiçbir yere gidilemezdi. Bunun için de, Büyük Nutuk’ta yerini alan Türk Gençliği, “damarlarındaki asil kana” dayanarak yeni bir kimlik kazanmalı, kendine dönüşü, yeni bir Rönesansı gerçekleştirmeliydi. Bu bir ırkçılık değildi, köklere dönmek, kendini kendinde bulmak ve tarihsel Hansiatik tabakadan uzaklaşmak idi. Bu bir “Türkleştirme Serüveni” değil, Türkleşme, yitirilen kimliğini yeniden kazanma iradesi idi.

Birbirini izleyen Tarih ve Dil Tetkik Cemiyetleri, aynı dili konuşan ve aynı kültürü paylaşan insanların ortak bir paydada bütünleşmelerini öneriyordu. Kemalist sistemin dokusu, görüldüğü üzere ulus-devlet ilkesine dayanıyor, bunun için de yoğun bilimsel bir kültür seferberliği başlatılıyordu.

Batı toplumlarında 300-400 yıl önce gündeme gelen ulus-devlet olgusu, artık Kemalist Sistem’le tarihsel yerini alıyordu. Bu nedenle, Ümmetten millete yükseliş, Kemalist Sistemin yapı taşlarını meydana getirir.

Asyatik kökenli bu yeni oluşum, yeni dil ve tarih anlayışı, gözlendiği üzere ulus-devlet olmanın veya Kültür Rönesansımızın yollarını açıyordu. Bunun için de “Türklük” şemsiyesi altında birleşen bir Büyük Toplum’a ihtiyaç vardı. Aynı coğrafyada yaşayan, aynı dili konuşan, aynı duygu ve kültürü paylaşanların oluşturabileceği bir ulus-devlet veya milletleşme modeli, kozmopolit oligarşinin yerini alacaktı. Bu oluşumda “milliyetçilik” temel motifi teşkil edecekti.

Karizmanın Yükselişi:Kemalist Sistem

Milliyetçilik, Kemalist Sistem’de bir ütopya, bir romantizm değil, tamamen tarihsel ve sosyal şartların bir gereğidir. Bu nedenle, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın bir ilkesi “halkçılık” ise, öteki umdesi de “milliyetçilik”tir. Milliyetçilik, gözlendiği üzere, “millet-olma”nın itici bir unsurudur. Halkçılık ve milliyetçilik, Asyatik Türk insanının yeniden tarih sahnesine çıkışının yolunu açacak ve ulus-devlet olgusu gerçekleşecektir. Böylece, tarihsel süreç boyunca horlanan, itilen kakılan köylü (reaya) artık Kemalist sistemle “efendimiz” durumuna geçecektir.

Kemalist Sistem, tüm nitelikleriyle tarihsel bir misyonun taşıyıcısı olacak ve kültürel ağırlıklı bir eğitim yönlendirilmesiyle üzerine düşen misyonu gerçekleştirecektir. Bilindiği üzere, 1900’lerin milliyetçi akımları ve aydın kişilerin ön sezisine dayalı etkinlikler Kemalizm’in yapı taşlarını oluşturacaktı.

Ziya Gökalp ve çevresinin taşıyıcılık rolünü yüklendiği Türkçülük akımlarının oluşumunda Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali Bey ve Mehmet Emin Resulzade gibi ön plânda gelen Azerî düşünürlerin milliyetçi kökenli tarihsel düşünce sistemlerinin rolleri büyüktür. Özellikle, sistemin oluşumunda, Atatürk’ün “fikirlerinin babası” olarak kabul ettiği Gökalp’ın doğrudan etkisi büyük olmuştur. Türkçülük akımı (milliyetçilik), çağdaşlaşma veya asrîleşme yanında, Türk tarihinin kendi iç dinamiğinden kaynaklanan ve Osmanlı modeline bir tepki unsuru olarak ortaya çıkan halkçılık ve laiklik gibi dönemin iki yeni akımının da bunlar arasında olduğu söylenebilir.

Kemalist dönem, gözlendiği üzere Kültürel Milliyetçiliğin odak noktasını oluşturur. Siyasetten arınmış, maceradan uzak, sadece millî devlet anlayışına dayalı bir eğilim güçlü bir yapılaşmayı ortaya koyuyordu.

Dankwart A. Rustow, Mustafa Kemal’deki bu coşkulu milliyetçilik anlayışının kaynaklarına inerken şu görüşleri ileri sürüyordu: “Sürgüne giden Ruslar komünizm ya da anarşizmi benimserken, Türkler milliyetçilik ve anayasalcılığı çekici bulmuşlardır. Bu tutuma iş başındaki Jön Türklerle Cumhuriyetin kurucuları arasında rastlanmaktadır”. Aynı şekilde tanınmış tarih felsefecisi Arnold Toynbee de, Atatürk’teki bu milliyetçilik duygusunun psikolojik kaynağının, “Bağımsızlık mücadeleleri denilen milliyetçi hareket içinde geliştiği” inancındadır.

Kemalist sistem, Hanedan-ı Osmanî’ye bir tepki unsurudur ve temelinde, aynı coğrafyada yaşayan, aynı dil, duygu ve kültürü paylaşan insanların ortak bir paydada birleşimini temsil eden Türk Milliyetçiliği bulunur. Bu açıdan bakıldığında milliyetçilik bir hayat hamlesidir. Mustafa Kemal bu hayat hamlesinin dokusunu şöyle belirliyordu:

“Bizim neslin gençlik yıllarına Osmanlılık telkin ve etkileri hâkimdi. İmparatorluk halkını meydana getiren Türkten başka milletlere, bu arada yanlış bir telkine dayanarak, ırkdaşlarının tesiriyle Araplara ve Arnavutlara özel bir değer veriliyor, onlardan söz edilirken “kavm-i necip” gibi sıfatlar kullanılarak bu duygularının belirtilmesine çalışılıyor, memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz Türkler, ikinci plânda gelen önemsiz halk yığınları sayılıyorduk. Artık bu yanlış görüşe son vermek, Türklüğümüzü bütün asalet ve necabeti ile tanımak gerekmekteydi. Bu gerçeğe bütün Türk’lerin inanmasını, bununla övünüp kendine güvenmesini ülkü bildim”..

f) Mustafa Kemal’in ileri sürdüğü bu hedefler, çözüm yolları ve geleceğe yönelik yeniden diriliş diyebileceğimiz atılımlar tamamen rasyonel, anlamlı ve yarına dönük bir mimarîyi ortaya koyuyordu. Artık, yüz yıllarca kurumlaşmış, fitne ve komplo teorileriyle büyümüş, soylu Türk halkını İdraksiz Türk (Etrak-ı bi idrak) tarzında algılamış yabancı kökenli bir tabakanın yerini, “sınıfsız-kaynaşmış” ve birlikteliği temsil eden yeni bir sistem alıyor, imtiyazlar yıkılıyordu. Artık Türklük, “kavm-i necip” veya “sarayın sadık hâdimi” gibi unsurlara terk edilmiyor, tarihsel rolünü kendisi oynuyordu. Bundan doğal bir şey olabilir mi? Günümüzde “Osmanlılık” veya “Yeni Osmanlılık” modelini isteyenlerin latent olarak kavim bilinci taşımadıklarını veya “Türklük” olgusunu arka plana atmak istemediklerini kim bize söyleyebilir?

1900’ler sosyolojisine damgasını vuran Kültürel Milliyetçilik, resmî ideolojinin temsilciliğinde yeni bir kimlik kazanıyordu. Tarih ve Dil tetkik cemiyetleri, aynı mahiyette kurulan fakülte ve öğretim kurumları yolu ile “köylü efendimizdir” diye anılan reaya çocuklarına toplumsal hareketlilik kazandırmanın yollarını açıyordu.

Kemalist sistemin, tarih bilinci, dil, kültür ve duyguda aynı ortak paydada buluşma diye tanımlanmakta olan Türk Milliyetçiliği artık halkçılık, köycülük gibi ilkeler doğrultusunda Orkun anıtlarındaki kimliğine yeniden kavuşturulmanın heyecanı içindeydi. Ancak, Pareto, hattâ İbn Haldun’da rastlanılan yönetici (aydın) tabakanın kokuşması süreci, ne yazık ki, Atatürk’ün erken vefatı nedeniyle “tarihin çöplüğüne” atılamamış, yeniden kimlik kazanarak -çok yönlü komplo teorilerini kullanarak- tarihsel misyonlarını elde etmişlerdir. Paralardan, pullardan, Tarih ve Dil Kurumlarından, hattâ ders kitaplarından resimleri kaldırılmış, bir “millî şef” modeli oluşturularak “Hanedan-ı Cumhuriyet” diye belirleyebileceğimiz bir yapılaşmaya dönüştürülmüştür. Milliyetçilik -Sovyet modeli göz önüne alınarak- dışlanmış, arka kapıdan kovulmuştur. Bu defa, kozmopolit kadronun öncülüğünde sosyalistleştirme kampanyasının içine girilmiştir. Atatürk sonrası Türk Marksizminin kültürel dokusu incelendiğinde, tüm teorisyenlerinin bu tarihsel tabakadan geldikleri gözlenecektir. Başta, Kültür Bakanlığımızın ön ayak olduğu ve UNESCO’nun da “hazır kıt’a” rolünü oynadığı bu oluşumda daima ilk akla gelen Nazım Hikmet Ran’dır.