1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

KÜLTÜR POLİTİKASIZLIĞI YAHUT POLİTİKA KÜLTÜRSÜZLÜĞÜ

Cengiz Aslan
Prof.Dr. Zeynel Cebeci’ye göre, “politika” kavramının içeriği yaygın olarak aşağıdaki tanımlarla ifade edilmektedir:

- Politika her şeyden önce bir yönetme sanatı veya bilimidir, yani siyaset bilimidir.

- Hükümet/devlet icraatlarını etkileme, değiştirme veya yönlendirmek işidir.

- Devlet yönetimini veya kontrolü ele geçirme ve elde tutma bilgisi veya sanatıdır.

- Bireyler ve gruplar arasında güç ve liderlikle ilgili olan rekabettir.

- Birtakım maharet ve hünerlerle, çoğu kez dürüst veya ahlaki olmayan şekilde uygulamalarla karakterize edilen etkinliklerdir.

- Bir toplumda yaşayan insanlar arasındaki ilişkiler karmaşasının bir toplamıdır.

- Yaşanılan zaman veya gelecek için kararlar almak ve uygulamak için koşullar ve verilerin ışığında alternatifler arasından seçilen eylem veya eylemleri ortaya koymak, belirlenen yöntem veya biçimlerde uygulamaktır.

- Özellikle bir devlet organının uygulanabilir icraat ve genel amaçlarını ana hatlarıyla açıklayan yüksek düzeyli planlardır. (http://ab.org.tr/ab03/sunum/Tarimsal-Bilisim-Politikalari.doc)

Politikanın onlarca tanımını yapmak ve bölgelere göre farklı anlamlar yüklendiğini tespit etmek mümkündür. Bu yazının konusu politikadan ziyade, özellikle eğitim-kültür hizmetlerindeki ilkesizliği, tutarsızlığı, plansızlığı ve buna bağlı olarak programsızlığı irdeleyerek “milli/ulusal kültürün” durumuna ve hareketine yeni bakış açıları getirmektir.

Kültür algılaması ve planlaması tartışmalarının iki temel noktası oldukça ilginç ve bir o kadar da çözümsüzdür. Birincisi; şartlara ve durumlara göre parçalara ayrılmış çoklu programlarlar çerçevesinde, kültür sektöründeki hizmetler geçekleştirilmelidir ve sektörde devletin katkısı, programların uygulanmasına teşvikten ibaret olmalıdır. İkincisi ise, devletin temel ulusal kültürü kapsamında, geçmişten geleceğe yönelmiş ve programı önceden kesinleştirilmiş resmi yatırımlar ile sivil teşvikler biçimde tanımlanabilir.

Kültür hizmetlerinin, programlarla veya ana hatları belirlenmiş ve millilik yönü kuvvetlendirilmiş politikayla gerçekleştirilmesi hususundaki yaklaşıma baktığımızda; “ (…) Planlı kalkınma döneminde ‘kültür politikaları’ açısından gerçekleştirilen en önemli değişmelerden birinin Kültür Bakanlığı'nın kurulması olduğunda hiç kuşku yoktur. (…) Ayrıca Kültür Bakanlığı'nın varlığı, hükümetlerin kültür işlerine verdiği önemin de bir göstergesi[dir.] (…) 2 Nisan 1998'de Stocholm'de yapılan UNESCO tolantısında, üye ülkeler tarafından hazırlanan ve 7 Nisan 1998 tarihinde onaylanan ‘ Kalkınma İçin Kültür Politikaları Eylem Planı ‘ dokümanı, 6 Ağustos 1982 yılında Mexico City'de yapılan ‘ Kültür Politikaları Dünya Konferansı’ nda kabul edilen sonuç bildirgesinde kültür için esas alınan tanıma atıf yaparak başlıyor:Buna göre kültür sadece sanat ve edebiyat alanlarını değil, aynı zamanda ‘ bir yaşam biçimlerini, temel insan hak ve özgürlüklerini, değer sistemlerini, gelenekleri ve inançları da kapsar. ” (Kongar: 1998) 1 tespiti, bizi resmi politika yönünde karar vermeye zorlamaktadır.

Türk kimliğinin ve töresinin, kültür politikalarının esas unsuru olmasından taviz vermek isteyen kimi batılı aydınlar ile Türk toplumunu kendi siyasal yaklaşımlarına göre biçimlendirme eğiliminden vaz geçmeyen siyasi partiler arasında, Tanzimat-ı Hayriye’den beri önemli çatışmalar ve fikir ayrılıları yaşanmıştır. “ … Ülkemizde, kültürün ideolojik çatışma mevzuu bir gerçektir. Ürk halkının yerli kültürden hiçbir şikâyeti yoktur; ancak aydınları ifratla tefrit arasında çatışır, çelişir ve kavga eder dururlar. Bir kısım aydınların yerli kültür batı kültürü arasında bir a’raf sendromu içinde bocalayışları, batıya kıyasla kendi kültürünün hiçbir değer taşımadığı kanaati, daha doğrusu yerli kültürün nelerden ibaret olduğunun farkında olmayışlarıdır ki uzun zamandır Türkiye’nin kültür politikalarında etkili konuma gelmiş, Türk kültür değerlerinin korunması, yaşatılması, geliştirilmesi ve medeniyet birikimine dönüştürülmesi hususunda yadsınamaz bir zaman kaybına kapı aralanmıştır. Ne zaman ki örnek alınan yabancılar, yerli kültürün değerlerini takdir edip hayranlık göstermişlerdir, bazı aydınlarımız ancak o zaman kendi kültürlerinin farkına varmışlar, fakat burada da yazık ki kendi eksiğimizi gidermek yerine batılıları tatmin etmek uğruna mesai harcamayı yeğlemişlerdir.” (Pala : 2006) 2

Türk toplumunun batılı anlamda homojen bir yapıya dönüşemeyişi ve ortak kültür değerlerinin “üst / ideal kültür çatısı” olarak siyasilerce benimsenmemesi, yaşam biçimimizden tutun da din ve ahlak anlayışımıza kadar bütün alanların çok kolay biçimde işgal edilmesi ile sonuçlanmıştır. Kültürel işgal ile kazanılan zaferler, savaşlar ile kazanılanlardan daha etkili ve kalıcıdır. Avrupa Birliği’nin “Avrupalılık” kültürü büyük savaşlar, Reform, Rönesans ve büyük uzlaşmalar sonucunda oluşturulmuştur. Avrupalı liderlerin harcadıkları mesai, Avrupa kültür politikalarının geçekleşmesiyle boşa gitmemiştir.

“Mesai harcayanlar” deyiminden Türkiye’ye baktığımızda, siyasi liderler ve idarecilerin kastedildiği anlaşılmaktadır. İdarecilerin veya üst düzey bürokrasinin devlet memuru olmaktan öte, hükümet memurluğu yaparak siyaseten etkili olduğu bilinmektedir. Türk bürokrasinin “batıllılaşmak heyecanı”nın temelinde zorlukları karşılamadan ve batı ülkelerinin geçirdiği evrelerin zahmetlerine katlanmadan “hazırlanmış /sunulan medeniyete sahip çıkmak” psikolojisi ile açıklanabilir. Hem idarecilerimizin hem de siyasetçilerimizin batı hayranlığı, tedavisi mümkün olmayan bir hastalık haline gelmiştir. Batının dini ile dinileşmek, batının ahlakı ile yaşam biçimi oluşturmak “kendine güvensizliğin ve hatta mandacılık zihniyetinin” sonucu olsa gerek.

Kültürde mozaikleşme tezinden sonra, zamanımızda çok açıkça gözlemlenen Bizanslaştırma veya “evrensel kültür birlikteliği” gibi yoz kavramların içinin doldurulması gayretleri, Türk kültürünün bu ülkeden silinmesine yönelik planlı uygulamalardır. Türk kültürünün batı kültürüne kıyasla barışçı ve hoşgörücü yönünün kuşatıcılığından ürken batılılar, ferdiyetçi ve dünyaperestçi felsefesini “çağdaşlık” kılıfıyla sürekli Müslüman Türk toplumuna dayatmaktadır. Bu yaklaşımın bir kültür emperyalizmine dönüştüğünün en çarpıcı ve dramatik örneği ise, “ Türkçenin bilim dili olamayacağı ve İngilizce bilmeyen Türklerin, mandacı Türk aydınların terazisinde adam değeri taşımayacağı” mesaj ve uygulamalarıdır. Ne yazık ki, Türk kültürünü İngilizce takip edenlerin ve tefrikacılıkla bilim yaptığını zannedenlerin imajı, küresel destek görmektedir.

Cumhuriyetin temelinin kültür olduğunu ilan eden ve Türkçe’yi yeniden Türklere kazandıran Mustafa Kemal Atatürk’ün kültür ve onun en önemli temel taşı olan dil hakkındaki düşüncesini Prof. Dr. Saim SAKAOĞLU, Atatürk’ün sözleriyle vurgulamaktadır ki; “ Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında [gelişmesinde] başlıca müessirdir [etkendir]. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır. (…) [Sakaoğlu devamla] Bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzünü ağartan ne kadar kültür kurumu varsa hepsi Atatürk’ün sağlığında, onun ısrarlı çabaları sonucunda kurulmuştur. Müzesinden tiyatrosuna, operasından konservatuarına, hepsinde onun izleri vardır. Bugün bazı sanat ve kültür dallarında sesimizi duyurabiliyorsak, bu, onun attığı temellerin üzerine yükselen binalar olabilmektedir. Günümüzün gençleri onun eserlerini, ancak iyi öğretilebilirse kavrayacaktır. Dilimiz ve kültürümüz, zaten var olan cevherine Atatürk’ün kazandırdığı yeni bir ruh ve yeni bir ivme ile gelişmiş, bugün gurur duyacağımız bir seviyeye gelmiştir. Ancak batıdan alınan kelimelerle yabancı kültürlerin etkileri bizi yeniden bir şeyler yapmaya yönlendirmelidir. Bu konuda, Atatürk’ün direncini göstermek zorundayız.” ( SAKOĞLU : 2001) 3 tespitine, ben Türküm diyen herkes saygı duyar.

Türkiye’nin temelleri atılırken, kültür ve eğitim “millilik” temelinin üzerine inşa edilmiştir. Ancak Türkiye üzerine oynanan siyasal oyunlardan biri olan “batılılaşma ve çağdaşlaşma” oyununda en büyük yıkım, kültür alanında geçekleşmiştir.

Hala Osmanlı arşivlerinin tasnif edemeyen tarihçilerimiz ve dilcilerimiz, hala kültür varlığımızın dökümünün çıkartılmasını organize edemeyen kültür adamlarımız, hala Türkçeyi öğrenememiş milyonlarca vatandaşımız, hala dilekçe yazmayı beceremeyen üniversite mezunlarımız, hala kitap okumaktan kaçan ve medyanın sunduğu “televole kokuşmuşluğunu seyreden” milyonlarca ailemiz, hala yarı İngilizce ve yarı argo Türkçe ile iletişim kurmaya çalışan “entelmiz” ve hala kültür ve sanata sırtının dönerek, hangi yol ve yöntemle olursa olsun köşe dönmeye çalışan güya “zenginlerimiz” var.

Bütün bu iç olumsuzluklardan sonra, dışarıdan toplumsal bütünlüğümüze yöneltilmiş “etnokültür” bombardımanı ile karşı karşıyayız. Batı çağdaşlaşmasının tahirip edici teknolojisi ile “ Yüksek Türk Kültürünü” Avrupa ve Amerika’da arayan bir zihniyetin esareti veya vurdum duymazlığı söz konusudur. Karamanoğlu Mehmet Bey’in “ bundan sonra Türkçe dışında hiçi bir dil resmi olarak konuşulmayacak” yasası, geldiğimiz noktadan baktığımızda, ne kadar haklı ve isabetli olduğunu göstermektedir. Ekonomik olarak geri kalmışlığını taklitçilikle gidereceğine inanmış bir aydın tipinin, mankurtçuluğa ve teslimiyetçiliğe hazır olduğunu öne sürmek, abartı olmasa gerektir.

Politika kültürsüzlüğü deyiminden ne anlamamız gerekiyor? Bilgi kazanılmış bir bikrimdir ve nesillerin atalarında daha üstün özelliklere sahip olmasını sağlar. Bu konuyu daha iyi anlatmak için, Almanya ve Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında hızla nasıl kalkınıp küresel güç konumuna yükseldiğini vurgulamakta yara vardır.

Her iki milletin okuryazarlığı ve bilgi birikimi (=kültürü) düzeyi, hizmet ve sektörlerin iş ve üretimini yeniden planlayacak ve gerektiğinde değiştirip dönüştürecek kapasiteye sahipti. Eğitilmiş ve alan uzmanlığında kendisini geliştirmiş insan gücü potansiyeli mevcuttu. Bu nedenle yeniden yapılanma ve dönüşüm süreci çok kısa zamanda gerçekleşmiş ve hedefe yönelik politikalardan hiçbir taviz verilmemiştir. Zira, hem siyaset, hem bürokrasi hem de toplum “neyi nasıl, nerede ve ne zaman gerçekleştireceğinin bilincindeydiler.

Oysa Osmanlı Devleti’nde böyle bir tolum yapısı yoktu ve kültür bilinci azınlıklarda daha üst seviyedeydi. Bu nedenle Atatürk, Türklüğün ulusal kültür dokusunu yeniden canlandırma politikasını bütün alanlarda benimseyerek uygulamıştır.

21. yüzyıl Türkiye’sindeki eğitim, adalet, sağlık ve ekonomi buhranlarının özünde “bilgi birikimsizliği” vardır. Bilgi toplumu olamamanın asıl nedeni ise, kültürsüzlüğün ve politikasızlığın kabullenilmesidir. Bu kabullenme sonucunda tabanın talepleri çok cılız kalmakta, devletin çatsı ve direkleri altındaki küçük bir azınlık kitlesi devletin tavanının istediği gibi yönlendirme gücünü ve sorumluluğunu kendisinde görmektedir.

Bu yönlendirme gücünün sadece getirim ekonomisine dayanması sonucunda, “ para tanrısallık kazanmış ve inançlı-inançsız bütün kitlenin hedefi her şeye rağmen zenginleşmek olmuştur.” her şeye rağmen kazanmak, ahlaki ve dini hükümleri ihlal ve ihmal etmeyi gerektirir. Bir insanın ahlakının yüreğinden ve beyninden çıkardığınızda o insanın niteliklerin hiçbir değeri kalmaz. Çünkü ahlaksız insan mutasyona uğramış hayvan ve insan dışı bir mahlûkat özelliksizliğine dönüşmüştür. Bu dönüşüm genellikle milletlerin ve toplumların tarih sahnesinden silinmesiyle sonuçlanmıştır. Kur’an-ı Kerim’deki kavimlerin başına gelen felaketler bu duruma sürekli dikkat çekmektedir.

Böyle bir yozlaşma, bozulma ve yok olma sürecine müdahale etmesi gereken erk, devlet gücüdür. Çünkü millet, kendi çıkarları ve mutluluğu için devleti kutsal bir organizasyon olarak kurmuş ve onun disiplinleri ve politikalarını gerek mevzuatla gerekse töresel değerlerle kabullenmiştir. Bir hukuk devleti teşkilatını benimseyen millet için hükümetlerin görevi en ideal hizmetleri ona sunmaktır. Çünkü hizmetçilik için milletten vergi toplayıp “mesai ücreti” almaktadır.

Cumhuriyet hükümetlerinin politikasızlık kültürü sonucunda sık sık askeri darbeler yaşanmış, rejim kesintilere uğramış ve milletin egemenliği kayıtlı ve şatlı duruma düşürülmüştür..! Nihayetinde bizi temsil eden hükümetin üyeleri, yine kendi içimizden çıkmaktadır. Kendimize kültür aynasında baktığımızda, ucube bir görüntü ile karşılılaşırız. Ne Türk, ne İslam, ne doğulu, ne batılı, ne Avrupalı, ne de Asyalı olduğu belli olmayan, mutasyona uğramış boş bir biçim. “ … Türk toplumunun ortalama insan tiplerine [=karakterlerine] baktığımızda, bozulmaya o kadar teşne ki, dışarıdan gelen bozucu etkenlere birazcık direnç gösteremiyor. Sanki o da içten içe bozulmayı arzuluyor ve neredeyse kendisini bozan dış etkenlere teşekkür etmediği kalıyor. Orhun Anıtlarında [vurgulan] kültürel genlerimizin yapısal zaafları, aynıyla 21. yüzyılda da ortaya çıkıyor. Soysuzlaşma,, kendine yabancılaşma, marazi boyutlarda yabancı hayranlığı, aşağılık duygusu, esaret ve büyük bedel ödeyerek kurtuluş [süreci…] “ (Güven : 2005) 4

Görüldüğü gibi “politikasızlık kültürü” yönetim zafiyetleriyle bütünleşerek “ devlet olamama” noktasına kadar derinleşmektedir. Kültür politikası, devlet olmanın sürekliliğinde kesinlikle ve tartışmasız önemlidir. Bu durumda hem kültürün politikasına sahip çıkmalıyız ve hem de politikanın kültür düzeyini yükseltmeliyiz. Türk siyasi geleneğinin “tahakkümcü ve tek lidere biat etme yapısından” kaynaklanan politika kültürsüzlüğünde niteliğin, nicelikten çok daha önemli olduğunu far etmeliyiz. Mevcut siyasi kirliliğin toplumsal bütünleşmeyi ve topyekün hareket emeyi parçalamaya başladığını artık anlamalıyız. Bunu anlamak için “İkinci Kurtuluş Savaşını” yaşamak zorunda değiliz.

Bazı çokbilmiş aydınlarımıza göre, “bu gidiş bir dibe vurma ve dipten tekrar sıçramayla durdurulabilir” tespiti yapılmaktadır. Bu tespit son derece tehlikelidir ve yurtseverlikten uzak bir düşünceye dayanılarak yapılabilir.

Bana göre hem kültürsüzlük hem de politikasızlık durağanlığından kurtulmanın en güvenli yolu “bilgi tolumu süreci”nin ulusal bir devrim olarak kısa sürede geçekleştirilmesidir. Bilgi toplumuna giden yolun kısaltılması, eğitim ve kültür politikalarında tutarlılıkla mümkün olabilir. Eğitimli ve kültürlü bir toplum ise; adalet, sağlık, iletişim ve ekonomideki çöküntüleri giderme kararlılığını, talepkarlık cesaretini gösterebilir.

Toplumun bütün katmanları okuyan, okuduğunu anlayan, anladığını karşılaştırıp kıyaslayan, kıyasından doğrulara yönelen ve yöneldiği doğruları uzlaşarak benimseyen niteliklere sahip olmalıdır. Bilgi bikrimi veya klasik terimiyle kültürlülük bunu gerektiriyor.

Geçek şu ki, kültür hizmetlerinin planlanmasında “ ulusal kültürden ” popüler kültüre yöneliş dizginlenmelidir. Ve hatta popüler kültürün üreticilerinin ve yayımcılarının uyması gereken kurallar olmalıdır.

Bilge Kağan Diyor ki,

“--İçi aşsız, dışı giyimsiz, zayıf çaresiz millet üzerine oturdum (Tahta çıktım). Küçük kardeşim Kül Tiğin ile sözleştik: Babamızın, amcamızın kazandığı milletin adı sanı yok olmasın diye Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçüğüm Kül Tiğin ve iki şad (şehzade) ile ölürcesine çalıştım…”

Atatürk Diyor ki,

“ Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, Temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir.”

KAYNAKÇA:

1-KONGAR, Emre / Kalkınma Ve Gelişme Stratejilerinde Kültür Politikalarının Yeri: Türkiye Örneği .-- İstanbul : Kültür Girişimi Kültür Politikaları Uluslararası Sempozyumu 1998 ( http://www.kongar.org/makaleler/mak_ka.php)

2-PALA, İskender / İstanbul ve Kültür. <İçinde> : İstanbul Kültür İstanbul Turizm.-- İsanbul: İstanbul Kültür ve Turizm Müdürlüğü, 2006. (15.ss)

3-SAKAOĞLU, Saim / Atatürk’ün Dil ve Kültür Anlayışı.—[Dil Bayramı Kutlama Konuşması, 2001] (http://www.adaminsitesi.com/ataturk_dil_kultur.htm)

4-GÜVEN, Turan / Dünyevileşen Bir Toplumun Ayak Sesleri.—Ankara: Alperen Aylık Siyasi Dergi, 2005, ( Yıl :3, Sayı :12, 33.ss.)