1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

KRASNOKAM’YANKA

Yahyâ Bâlî
Hayâtının uzunca bir kısmını Lonra’da geçirip orada tamamlayan büyük Türk edîbi Cengiz Dağcı, Kırım’ın ve bilhassa Kızıltaş ile Gurzuf’un iç burkan hasretiyle yana-tutuşa, kelimelere serdârlık etti. 22 Eylûl 2011 günü, İngiltere’de Hakk’ın rahmetine kavuşan Dağcı, büyük bir kadirbilirlik eseri olarak Kızıltaş’ın toprağına yatırıldı. Ne yazık ki, o beldenin adı resmî kayıtlarda artık Kızıltaş değildi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Ukrayna’nın sınırları içinde kalan Kızıltaş’a, –yazması, söylemesi insana sıkıntı veren bir imlâ ve diksiyonla- Krasnokam’yanka diyorlar.

Kırım, Türk milleti için pek zengin bir hayat kaynağıdır. Bunu kemiyete dökmek ve mikdârını ifâde etmek, imkânsızdan ötedir. Çünkü Kırım, Anadolu’nun Karadeniz’le kolkola girmiş özbeöz kardeşidir; Deşt-i Kıpçak denilen geniş Türk coğrafyasının bel kemiğini Kırım teşkîl eder. Millî hâfızamızdaki Kırım menşe’li kültür hamûlesi; Budin’den Ötüken’e, Nil Vâdisi’nden İdil sâhillerine kadar asırlarca Türk’ün adını yüceltmiştir.

Kızıltaş da, Gurzuf da, Kırım’ın kalbi mesâbesinde bir yerde duruyorlar. Cengiz Dağcı’nın şahsî hayâtında pek mühim sahnelere dekor olan bu iki cennet diyârı, esef üstüne esef rüzgârları estirecek tâlihsizlikte gelişmelerle, bugün dışımızda kaldılar. Gur zuf’la Kızıltaş’ın hüznünü yüreğinin ortasında hissetmeyen; bizim târihimizden de, tâlihimizden de behredâr olmamıştır.

Cengiz bakıyesi devletlerden Altın-Orda, Timur’un üstün gayreti (!) ile tuşa geldiğinde, Timur’dan daha fazla Türk hasletleri taşıyordu. Türk milletinin sızma yoluyla hâkimiyetini elde ettiği bu büyük ve ihtişamlı teşekkül, yıkıldıktan sonra, ardında adını yaşatacak bir kısım hanlıklar bıraktı. Bunlar içinde en merkezî duranı ve ömrü uzun olanı Kırım Hanlığı idi.

Hiçbir Moğol özelliği kalmamış, tamâmen Türkleşmiş Kırımlıların, Tatar diye anılmaları, Türkçenin aynasına vuran bir başka güzelliğin aksidir. Buradaki Tatar’la, Moğol’un zerre kadar münâsebeti yoktur. Hem Kırım, hem de Türkistan’ın muhtelif yerlerindeki Tatar mahâlleri, Türk Yurdu’nun şeref-bahş mekânlarıdır. O, bizim Tatarlar, Oğuz ve Türkmen kıvâmında canlardır.

Fâtih Sultan Mehmed’in, Gedik Ahmed Paşa mârifetiye Osmanlı hâkimiyetine aldığı Kırım, kendi hânları tarafından idâre edilmeye devâm ederek, çok çok özel bir statüye kavuştu. Rus Kazaklarını, Osmanlı Devleti adına haraca bağlayan, Moskova ve Kiev knezliklerine eşik öptüren Kırım Hanlığı, her zaman atı eyerlenmiş, kılıcı kuşanılmış vaziyetteki ordusuyla, Osmanlı sefer-i hümâyûnlarının demirbaşı oldu. “Kırım’dan gelen atlar”, hep bizim nefesimizi soludu.

1683’de Merzifonlu Kara Mustafa Paşa serdârlığında Tuna’ya ve de Viyana’ya saldığımız muazzam derecede kalabalık ordu- Fındıklılı Mehmed Ağa’nın “Silâhdar Târihi”nde ifşâ ettiği gibi- cihângîrlik rûhunu kaybetmiş, süflî ve behimî çirkinliklere dalmış bir vaziyetteydi. Kaanûnî Sultan Süleyman’ın, bağdan geçerken kopardığı üzüm salkımlarının yerine, asmalara altın bağlayan askerleri, çok geride kalmıştı. Bu ordunun zafer kazanması, ancak tesâdüflerle mümkün olabilirdi, o tesâdüfler de yaşanmadı. Böyle bir târihî vâkıâ varken, hezîmetin bütün kabahatini Kırım Hânı’nın muhâlefetine ve itaatsizliğine yüklemek, büyük haksızlık olur. Osmanlının tamâmının paylaşması gereken bir cürmü, Murâd Giray’a havâle etmek, eğri oturup eğri konuşmak olur.

Viyana önündeki apansız bozgun ve ardından sökün eden fâciâlar zinciri, bizi Kırım’dan koparıp attı. Kızıltaş’ın ve Gurzuf’un hazîn mâcerâsı, aslında Tuna sâhillerinde yazıldı. Cengiz Dağcı, “Genç Timuçin”de, Moğolistan coğrafyasının nehir, dağ ve ovalarını tasvîr ederken, çadır medeniyetinin ihtişâmını yazıya döker. O tasvîrlerde, Kırım atlılarının Karadeniz sularını etrâfa sıçratarak çıkardığı âhenkli sesleri duyarsınız. Zaman zaman sefâleti de anlatılan çadırlar, bir bakıma bizim “Kendi Gök Kubbemiz”dir.

İkinci Dünyâ Savaşı’nda Rus ordusu mensûbu olarak Almanlara esir düşen ve Müttefik Devletlere sığınmayı başaran Cengiz Dağcı, vefâtına kadar yaşadığı Londra’da kendini dâimâ o, bize âit “Gök Kubbe”nin altında hissetmiştir. Evinin bahçesine, “Türk çiçekleri” dikmiş, Wimbledon Common ve Southfields’de Kızıltaş’la Gurzuf’u aramıştır. Bu nasıl bir vatan hasretidir ki, uykudayken de, uyanıkken de Kırım’da dolaşıp durmuştur.

Gâzî Giray’ın:

“Râyete meylederiz kâmet-i dil-cû yerine

Tûğa dil bağlamışız kâkül-i hoş-bû yerine”

diyerek vatana ordugâhdan bakan dilâverliğinde, Kızıltaş ve Gurzuf’un her çeşit görünüşü vardır.

Kızıltaş’a Krasnokam’yanka dedirten gelişmelerde yığınla hatâmız, gafletimiz, hattâ ihânetimiz sıralanıyor. Peki, Aydın’ın Yenihisâr’ını Didim’e tahvîl eden iz’ânı nereye koyacağız? Yenihisâr asâletinden rahatsız olan idrâk, nasıl bir sıfata lâyıktır? Didim kelimesinin, arkaik elbisesi içinde, turistik ve arkeolojik vasıflarda hayat sürmesine, bugüne kadar kimse itirâz etmemiştir. Durup dururken, o levendâne Yenihisâr’ı Didim cüceliğine fedâ etmenin, mantıkî bir îzâhı var mı? Krasnokam’yanka diyen Rus ve Ukrayna hançeresine kızma hakkımızı, Didim hacâleti elimizden aparıp gidiyor…