1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

KÖNİLİK

Ertuğrul Söğütlü
Türk töresinin temel direkleri arasında bulunan könilik(adâlet), en tanınmış vasıflarımızı, kendi boyasıyla renklendirmiştir. Yûsuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig’de, devletin taşıması lâzım gelen hasletleri dört başlıkta toplamıştı. Bunlar; adâlet, eşitlik, faydalılık ve kişilik şeklinde bugünkü Türkçeye aktarılabilir.

Türk yaşayışının dört ayağından biri, târih boyunca hep adâlet zemînine basmıştır. İtilâ ve tereddîleri, adâlet penceresinden göremeyen göz ve kalemler, hatâ yapma riskinden kurtulamazlar. Adâletin insana yaraşır biçimde tahakkuk ettirildiği dönemlerde, Türk’ün yükselişi ve haşmeti; tersi durumlarda da maalesef en aşağı seviyedeki zilleti târihin aynasına aksetmiştir.

Hem Gök Tanrı inancının, hem de İslâm dininin özünde, adâlet üzre olmanın insan olmakla bir olduğu anlatılmıştır. Bu yüzden, Türk’ün âdil idâre ve sistemler kurmasında, önce lik veyâ sonralık tasnifine yer yoktur.

“Adâlet, mülkün temelidir.” sözü, millî düstûrumuz olarak, zamân içinde devredilip alınan meş’ale tarzında anlaşılmıştır. Burada bahsi geçen “mülk” ifâdesiyle, vatan tuttuğumuz topraklarla berâber, devlet de kastedilmiştir. Aynı kelimenin sofrasına, huzûr içinde yaşayan cemiyetimiz kurulmuştur.

Ferdî davranışlarda tecellî etmeyen adâlet, sosyal vâkıâ olarak bir “hiç”ten ibârettir. Doğruluk, dürüstlük, yalan söz ve fiilden kaçınmak, hîle ve desîseden uzak durmak, emânete sıdk ile sâhip çıkmak, iftirâ ve bühtânı küfürden saymak, sübûta ermemiş suça suçlu sipâriş etmemek ve nihâyet mâşerî vicdanda menfî kanaatlerle mahkûm olmamak, adâletin icrâcıları için, elzem vasıflardır.

Mukaddes kitâbımız Kur’ân, tamâmen bir adâlet müessisi mevkiindedir. Dede Korkud Kitabı, baştan sona, adlî hasletleri sıralar durur.

Türk milleti, hem millî kaynakları, hem de dinî referansları bakımından, adâletin timsâli olarak şöhrete ulaşmıştır. İstanbul’un Fethi’nden sonra, Ortodoks Patriki’ni makâmına yeniden oturtan Fâtih Sultan Mehmed’in bu engin hoşgörüsü, eski Bizans artığı Hristiyanlara yeni isteklerde bulunma cesâreti vermişti. Bu meyanda, Türk Hükümdârı’ndan özel mahkeme talebinde bulunan Nasrânî ulemâsına Fâtih, önce Türk mahkemelerinde muhtelif duruşmaları tâkib etmelerini, bilâhere bu arzûlarını görüşmeye hazır olduğunu bildirmişti.

Edirne’den Bursa’ya, Kütahya’dan Konya’ya seyâhat edip, buralarda değişik mahkeme safahâtını dinleyerek İstanbul’a dönen Ortodoks hukukçular, hazırladıkları raporu Osmanlı Pâdişâhı’na sunmuşlar ve kat’iyyen ayrı mahkeme istemediklerini ifâde etmişlerdi. Çünkü; görüp, dinleyip şâhit oldukları mahkeme duruşmaları, onlarda adâletin yüceliği ve şaşmaz ibresi hakkında şaşırtıcı bir tesir bırakmıştı. İnsana yaraşır adâlet bu idi ve İstanbul’un Türkler tarafından ele geçirilişinde, “Şâhî” toplardan ziyâde anılan adâlet anlayışının rolü vardı.

Kamu vicdânında aslâ kabûl görmeyen umûmî aflar veyâ kapısı affa açılan örtülü hareketler, ne kadar kaanûnî kılıf bulunursa bulunsun, cemiyet huzûrunu bozmaya yönelik kasıtlı hamlelerdir. Hele, siyâsî ve fikrî seviyede farklı adâlet uygulamaları; milletin, devletin altına tahrip gücü yüksek bomba yerleştirmek demektir.

Her hususda ve çizgide şikâyete vesîle olan eğrilikler, yanlışlıklar telâfi edilebilir ama, adâletin bunlara hiç tahammülü yoktur. Zedelenen, görünüşte adâlet mefhûmu olsa da, aslında millî bekâmız ve varlığımızdır. Veylü’l- li’l-mutaffifîn(Vay o eksik, hîleli tartanlara!) itâbı, en fazla adâlet terâzisini tutanlara hitâb ediyor…