1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

KKTC seçimleri üzerine

Yakan Cumalıoğlu
14 Aralık 2003 pazar günü gerçekleşen KKTC seçimleri sonucu 50 sandalyeli KKTC meclisinde muhalefet 25 sandalye sahibi olmuştur. Bu muhalefetin bir zaferi midir, yoksa dış dayatmalara “Hayır” diyen “millîci güçlerin” kazanımı veya hezimeti midir? Bu soruların cevabını önümüzdeki günlerde görüp, yaşayacaklarımızın ışığında ayrıca değerlendireceğiz.

1963 yılından beri Kıbrıs millî dâvasına inanan ve bu yolda gayret sarfeden bir kişi olarak; o tarihten itibaren yakın plânda izlemekte olduğum gelişmelerin ışığında tesbitlerimi arzetmek istiyorum.

“-Tarafsız bir gözle” diye başlayan ifade kullanmayacağım başkaları gibi. Bir Türk milliyetçisi olarak tarafsız olamam; bilâkis taraf olmak mecburiyetindeyim. Türk milletinden, kutsal Türk devletinden, Türk millî menfaatlerinden yana olmak zorundayım ve bu duygularla gerçekleri ifade etmekteyim.

14 Aralık 2003 seçimi için bir dönüm noktası olacaktır tabirini kullanmıştık ve şu anda o dönüm noktasının başındayız. Ortalık toz duman.

Seçim öncesi ve sonrası gerek anavatan Türkiye’de, gerekse yavruvatan KKTC’de millî direnişi kırma görevini üstlenmiş “Karen Fog -Bush” çocuklarının faaliyetleri almış başını gitmiştir. Bu zat-ı muhteremlerin seçim sonuçlarından pek de memnun olmadıklarını görmekteyiz. Her ne kadar zevahiri kurtarmak için bu sonucu bir zafer olarak yansıtmaya çalışıyorlarsa da gerçekte ortada bir zafer olmadığının farkındadırlar.

Bu seçim sıradan bir seçim olmamıştır. Seçim öncesi bir referandum görüntüsü yaratılmıştır. Kısaca AB ve ABD dayatmalarının esasını teşkil eden, Rum yönetiminin tek taraflı AB’ne girişinde Kıbrıs Türk’ünün bir azınlık, cemaat olarak egemenlik haklarından vazgeçmiş; Kıbrıs Cumhuriyeti bütünü içerisinde yer almasını sağlayacak Annan plânına “Evet” diyenler ve karşısında yer alarak “ Hayır” diyenler bu referandumun tarafları olmuştur.

AB ve ABD destekli Annan plânına “Evet” diyenler cephesi 25 sandalye ile mecliste temsil edilirken; KKTC varlığı için Annan plânına karşı çıkanlardan üçlü ittifakın (MBP) ve E.Alb. Oğuz Kaleli’nin (KAP) partilerinin neticeye tesir etmeyen, boşa giden oyları seçim sonucunda UBP ve DP oylarının meclise yansıması, temsiliyeti açısından zaafiyet yaratmıştır.

Seçime katılım oranı açıklamalara göre % 85’tir. Katılmayan % 15’lik kesimin bu tercihinin siyasîlere bir tepki, bir mesaj niteliği taşıdığını düşünürsek; ilerde yapılacak yeni bir erken seçimde bu % 15’in tehlikeli bir silâha dönüşebileceğini kabul etmek zorundayız. İfade ve iddia edilen bir takım gerçekler halkın önüne getirildiğinde gerçeklerle yüzleşen bu % 15’lik oy kullanmayan kesim ile rastgele oy kullananların oluşacak tepkisini siyasîler iyi değerlendirmek zorundadırlar.

Ve aslanlar gibi kükreyip “-Türkiye benim ana vatanım değil” diyebilenler bu gerçeği çok iyi görmektedirler. Bu yüzdendir ki siyasî tablonun oluşumunda meydana gelebilecek bir tıkanıklık sonucu gidilecek erken seçimde bu muvaffakiyeti muhafaza edemeyeceklerinin farkında olarak dış destekli tavır değişikliğine hazır olduklarının işaretini vermektedirler.

AB ve ABD yetkilileri de bu gerçeğin farkındalar. Yaptıkları masrafın, akıttıkları paranın karşılığını alamamanın üzüntüsü ve hırsı ile birtakım girişimlerde bulunup netice alma gayretini sürdürüyorlar. Yeni bir erken seçime gitmeden, muhalefetin aldığı sonuçları bir kazanç olarak değerlendirip Annan plânını oldu bittiye getirmek, Türk tarafına imzalatmak, 2004 Mayısından evvel KKTC Türk Devletini tarih mezarlığına gömmek istemektedirler.

•••

Annan plânı çerçevesinde ve bütün toplumlararası görüşmelerde Rum’a terkedilmesi istenen Güzelyurt bölgesinden muhalefetin yüksek oy alması başlangıçta garip gözükebilir. Ne var ki oynanan oyunun detaylarına inildiğinde bölgedeki insan faktörünün davranışını şimdilik hoşgörüyle değerlendirmek zorundayız.

Seçimler arefesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Luisidu dâvası ile ilgili vermiş olduğu kararı, Türkiye’nin uygulamaya koyarak kabul etmesinin ve tazminatı ödemesinin toplum üzerinde menfî etki ve propaganda gücü oluşturması bu sonucu doğurmuştur.

Her ne kadar dış baskılara itaati görev addeden yetkililer bu kararın emsal teşkil etmeyeceğini, gereken protokolun sağlandığını, ifade ediyorlarsa da; bunun gerçek olmadığını, mahkeme kararlarının bağlayıcı siyasî protokollarla peşinen pazarlık konusu yapılamayacağını cümle âlem biliyor ve de anlatıyor.

Netice Luisidu dâvasında ödenen tazminatın bilâhare açılacak dâvalara emsal teşkil edeceği kesin. Demoklesin kılıcı gibi Türkiye’nin üzerinde, açılacak binlerce tazminat dâvası bekletiliyor. Kıbrıs’tan istenen tavizler verilmediği takdirde bu dâvalar sırasıyla karşımıza dikilecek. Tazminatı ödemektense Kıbrıs’ı terketmek daha ehven olacak diye düşünen birtakım aklı evveller; fırsat bu fırsat diye KKT C seçimleri sonucunda Denktaş’ın savunduğu millîci görüşleri önce iflâs ettirmek, sonra da ellerini yana açıp ne yapalım Kıbrıs Türk’ünün tercihi bu yönde olmuştur kolaylığı ile aradan sıyrılmak istemektedirler. Bu fikrin dürtüsü ile siyaset oluşturma gayreti ağır basan “ver kurtul takımı” Güzelyurt’ta yapılan menfî ve yıkıcı propagandaya tarafsız kalmak adına ses çıkartmamıştır.

Hattâ “seçim sonrası yeni yönetim” ifadeleri ile birtakım mesajlar verilmekten de geri kalınmamıştır.

Neticede propaganda; Luisidu dâvası da örnek gösterilerek Güzelyurt’un elden çıkartılacağına, buradaki Türk varlığının haklarının zayi olacağına dayandırılmıştır. Türkiye’den göç edenlerin geri dönüşü için birtakım Euro cinsinden tazminat ile AB girişte bazı imkânlar da tanınabileceği palavraları sıkılarak; zaten ekonomik baskı altında tutulan, inleyen vede 3-5 Türkiyeli sahtekâr ihracatçının gadrine uğramış yerli halk ile devlete güvenini kaybetme noktasında muhalefet propagandasının kurbanı memur kesiminin etkilenmesi Denktaş muhaliflerinin netice almasını sağlamıştır.

•••

Anavatan Türkiye ve yavruvatan KKTC Türk varlığına batılı dostlarımızın, sözde müttefiklerimizin hangi gözle baktığını görmekteyiz. Yaşadığımız bu coğrafyada Türk varlığına tahammül edemiyenler gerek Türkiye’de gerekse KKTC’de yönetimler üzerinde etki yaratacak bir siyasî tablo yaratma gayretindedirler. Ekonomik ve siyasî atraksiyonlar, operasyonlar sonucu 3 Kasım 2002 seçimini takiben Türkiye’de siyaset istedikleri gibi şekillenmiştir. Ekonomisi IMF ve Dünya Bankasının kontrolünde; siyasî geleceği AB ve ABD telkin ve istekleri doğrultusunda kontrol altında tutulmaktadır. Uyum yasaları adıyla anılan “uydu yasaları” çerçevesinde Türk kimliği ve geleceği hacir altına alınmaya çalışılmaktadır. Hâl böyleyken; KKTC’nin garantörü Türkiye üzerinde bu kontrol tesis edilmesine rağmen; KKTC’nin siyasî geleceğine hükmetme, hâkim olma gayretiyle yapılan bu seçimde gerek AB gerekse ABD’li dostlar istedikleri neticeyi alamamışlardır. Paralar ve gayretler boşa gitmiştir. KKTC Türk’ü bütün olumsuzluklara rağmen oynanan oyunu bozmuştur.

Türkiye’de muvaffak olanlar KKTC de muvaffak olamamışlardır!..

•••

Kıbrıs’ta 2002 yılı içerisinde başlatılan toplumlararası görüşmelerin daha başında beyanları ile taraflı tutumunu saklama lüzumunu hissetmeyen; kendisini müstemleke valisi addeden, küstah AB komisyonu üyesi Gunther Verheugen’in seçimler arefesindeki açıklamaları bardağı taşıran bir damla olmuştur.

Ağzı olanın konuştuğu günlerde AB yetkilileri konuşur da; onların izdüşümünde olanlar konuşmaz mı?..

Onlar da konuştu durdu.

Birileri tarafsızlıktan bahsederken; diğerleri Verheugen’in haklılığından dem vurup adamın yanlış anlaşıldığını savundu.

O günlerde kurbağa bakışlı bu küstah adam dünyayı şaşı bakışlarıyla süzüp Türk insanının geleceğini şu sözlerle değerlendirmekteydi: “-KKTC’de yapılacak seçimlerin muhalefet tarafından kazanılması hâlinde AB sonuçları kabul edecek, aksi takdirde seçim sonuçları tanınmayacak”; “-Biz Türkiye üzerinde baskı yaptık. Türkiye’nin Kıbrıs’ın iç işlerine karışmamasını istedik ve tüm ağırlığımızı koyduk”.

Bu açık, tevili mümkün olmayan ifadeleri ile “-Seçimi muhalefet kazanırsa tanırız” diyebilecek kadar gözü kararan müstemleke valisi kılıklı bu adam seçim sonuçları karşısında yine esti gürledi:

“-Muhalefetin zafer kazanması gerekiyordu. Denktaş iki uluslulukta israr ediyor. Bu sonuçlar sonrasında Türk tarafının AB’ye katılma olasılığı azaldı. Üye bir ülkede 30 bin askeri olduğu hâlde AB’ye giriş görüşmelerine katılan bir ülke düşünülemez...”

Seçim öncesi ve sonrası bu beyanların sahibi Verheugen yalnız kendi görüşünü değil sözde müttefiklerimiz AB ve ABD’nin de samimiyetsizliğini gözler önüne sermektedir.

•••

Seçime bir iki gün kala ABD Ankara Büyükelçisinin basına sızan sözleri saklanmayan niyetlerin bir başka göstergesi olmuştur. Ya seçim sonrası ABD’nin Kıbrıs Koordinatörü Weston’un ayağının tozuyla geldiği Kıbrıs’ta temaslara girişmesi ve 1 Mayıs 2004’ten önce Annan plânı temelinde görüşmelerin derhal başlaması isteğini bildirmesini nasıl değerlendirelim?

Özellikle batılı gözlüğüyle Türkiye’nin geleceğine bakma alışkanlığına sahip iş adamlarımızın Kıbrıs’tan tavize karşılık ABD ile ticari ilişkilerin geliştirilmesi yemi takılmış oltaya nasıl atlayacaklarını düşündükçe!..

•••

Diğer batılı diplomatların, devlet adamlarının beyanları da ortadadır.

Hele Kıbrıs Rum liderlerinin gerek toplumlararası görüşmeler, gerekse Annan dayatma plânı üzerindeki açıklamaları, özellikle kendi samimiyetsizliklerini ve iki yüzlülüklerini ortaya seren sayın Cumhurbaşkanı lider Denktaş’ın ne kadar haklı olduğunu bir kere daha ispatlamıştır.

Kısaca bu beyanlar, bu açıklamalar bir itiraf olmaktan öte suçlama içermektedir.

Kutsal Türk Devletini yönetenleri töhmet altında bırakan ifadelerdir bu beyan. Hâl böyleyken; teslimiyetçi bir zihniyet, her zaman olduğu gibi oluşan millî tepkiyi sıfırlama gayretindedir.

•••

TÜRK’üm diyemiyen zevatın ortalıkta dolaştığı günümüzde maalesef TÜRK milleti hak etmediği davranışlara, sözlere muhatap olmaktadır.

Seçim öncesi AB yanlılarının seçim kaybetmeleri hâlinde sonuçların tanınmayacağı ifade edilerek “bir demokratik eylem” sonucu oluşacak halk hareketi ile Gürcistan benzetmesi yapılması; bayağılık akan “Kıbrıs Türkiye’nin metresi” ifadesinin kullanılması “millîci güçlerin” karşısındaki kesimin adiliğinin de göstergesidir...

•••

Bu seçim bir referandum görüntüsüne sokulmuştur. AB, ABD, Kıbrıs Rumları ve Yunanistan bu seçimin içinde KKTC Türk seçmeninin üstüne yüklenmeleri-ne rağmen istedikleri neticeyi elde edememişlerdir.

Türkiye’deki bazı zevat için varit olsa bile Annan plânına gözü kapalı teslimiyet KKTC Türk’ü için söz konusu değildi; bu seçimin Kıbrıs adasının Yunanistan’a ilhakına yol açabilecek bir süreci başlatacağına kani olan Kıbrıs Türk’ü sandıkta oyunu nütün olumsuzluklara rağmen gerektiği şekilde kullanmıştır.

•••

Seçim sonrası gelişmeleri; Anavatan Türkiye’deki iktidar sahiplerinin Kıbrıs millî dâvamıza bakış ve davranışları ile beyanlarını da gözönünde tutarak iyice değerlendirmek zorundayız.

12 Aralık 2003 gecesi bir TV kanalımızdaki Kıbrıs seçimleri üzerine yapılan münakaşalı açık oturumda (Kanal 7 İskele Sancak); Denktaş karşıtı olarak tanınan ve AKP iktidarına ve başbakana yakınlığı bilinen bir bayan gazeteci konuşması arasında: “Başbakanın ve kabinenin Denktaş’ın millîci Kıbrıs politikalarından duyduğu rahatsızlıktan dem vurup; KKTC’nin, Türkiye’nin AB’ye girişinde engel oluşturduğunu” kendisine ifade ettiğini beyan etmiştir.

Devamla “-Türkiye’de millî kahraman olarak değerlendirilen Denktaş’a karşı açık bir tavır almanın partisi tabanında yaratacağı rahatsızlıktan” dolayı başbakanın huzursuzluğunu da bu ifadesine eklemekten geri kalmamıştır.

Bu açık ve çarpıcı beyan üzerine diğer konuşmacının, müstehzi bir edayla:

“-Hanımefendi bu ifadeleriniz, iddialarınız AKP tabanında oy kaybına sebep olmaz mı; siz kendi adınıza değil AKP adına beyanda bulunduğunuzun farkında mısınız?” mealindeki sözlerine manidar bir bakışla, cevap vermeyip geçiştirmeyi tercih etmiştir.

•••

Seçim sonuçlarının açıklandığı gece bir TV programında muhalefet partisi CTP liderinin Ankara ve başbakan ile aralarındaki diyalogdan bahsetmesini, açık oturumdaki bayan gazetecinin iddiaları ile örtüştürmek zorunda hissediyoruz kendimizi.

Her ne kadar; 15 Kasım 2003 KKTC’nin Cumhuriyet Bayramı kutlamaları çerçevesinde, Türkiye Cumhuriyeti başbakanının halka hitaben yaptığı konuşmada “Ver kurtulcu değiliz “ sözleri yüreklere su serpmiş ise de; 15 Kasımdan sonra kapalı kapılar arkasında bir mutabakat mı oluştu sorusu kafalarda yer ediyor.

Özellikle 14 Aralık 2003 seçimlerinin ertesinde yetkililerin açıklamaları ve değerlendirmeleri yanı sıra ayağının tozuyla Türkiye ve KKTC”ye gelen ABD’li Weston’un ifadeleri de soru işaretlerini arttırıyor.

•••

Aralık 2003 başı itibarıyla Belçika Senatosunun dış işleri komisyonunda konuşan Verheugen konuşmasının bir yerinde: “– Çözüm Denktaş’ta değil. O kendini güçlü bir kişi zannediyor, herkesi yönlendirebileceğini düşünüyor. Oysa New York, Ankara, Atina, Lefkoşa ve Brüksel arasında görüşmeler oluyor, kararlar Denktaş’ın arkasından (sırtından) alınıyor. Onun bir şeyden haberi yok!...” diyor.

Oldukça ciddî bir iddia; ama ya gerçekse!..

•••

Yerli işbirlikçiler, Denktaş’ı önlerinde bir engel olarak görmektedirler. Bu yüzden Denktaş hedef seçilmiştir. Önce Denktaş’ın çevresi boşaltılacak, sonra desteksiz bırakılacak Denktaş’ın eliyle suya sabuna dokunmadan Kıbrıs millî dâvası bir cenaze olarak kaldırılacak!..

Bu ham hayâlin peşinde koşanların izindeki işbirlikçi basın ve medya, Denktaş’ı yıpratmak amacıyla hemen yayınlarına hız vermiş bulunmaktadırlar. Lütfen yayınları takip edin, ne demek istediğimizi anlayın.

•••

19 Aralık itibarıyla basından öğrendiğimiz kadarıyla Özbekistan seyahatindeki başbakanımızın basın açıklaması yoluyla Denktaş’a duyurduğu “danışmanlarını değiştir” mesajı bu soru işaretlerinin cevabını oluşturmuştur.

Bu tabloda söylenecek söz “–Ver kurtulculara arka çıktıktan sonra; ver kurtulcu değiliz sözünün kıymeti yoktur”. (Aziz dost Fuat Veziroğlu’nun dediği gibi).

•••

12 Aralık 2003, Brüksel’de AB zirvesinde onur kırıcı isteklere bir yenisi daha eklenmiştir: “Ülkenin Güneydoğu’sundaki durum ve kültürel haklar.” diye başlayan bir yeni dayatma ve istekler manzumesi. Bir takım kişiler bu isteklerin vahametini saklayıp normal görebilir.

Gerçekte ise bu talep şimdilik “bir kültürel otonomi” talebidir.

Kabul edilmezse ne olacak dersiniz?

AB’ni unutun tehdidi kapının arkasındadır.

Demek Kıbrıs, KKTC gerçeği ve Annan plânının reddi tek engel değilmiş AB’e girişimize. Peki sırada başka talepler yok mu?

Meselâ; Patrikhane, 12 Adalar, Ege Sorunu, 12 Mil, Ermeni sorunu vb gibi.

•••

Basından sızan haberlerden öğrendiğimize göre ABD’den, Başbakana gönderilen bir gizli belgede “Ankara yerel yönetimlere otonomi vermeli ve millî hükûmeti merkezî olmaktan çıkarmalıdır” haberlerinin yoğunlaştığı günlerdeyiz.

Ve bu günlerde zat-ı muhteremlerden başka bir davranış beklemek de abesle iştigal olacaktır!..

•••

Bütün bu olumsuzluklara karşı Türk milletini kimse yok farzetmesin. TÜRK’ün hassasiyetini ve millî tepkisini gözardı etmesin.

Türkiye Cumhuriyeti batılı dostlarımızın, sözde müttefiklerimizin lütuflarıyla kurulmamıştır. Keza KKTC de böyle bir lütuf sonu ortaya çıkmamıştır.

Kıbrıs Türk’üne “Kuzey Kıbrıslılar” sıfatını yakıştırıp, bu sıfatı kullanmak kimseye bir şey kazandırmaz. Bilâkis kaybettirir.

TÜRK’ün 6000 yıllık geçmişinde edinilmiş devlet terbiyesi, devlet yönetme becerisi mevcuttur. Birileri bu beceriyi kullanamazsa, başka birileri muhakkak kullanacaktır.

Kimse kutsal Türk devletini yönetenleri baskı altında tutamaz. Baskı altında tuttuğunu iddia edip küçük düşürmeye çalışamaz. Emir komuta altında boyun eğmeğe alışanlar küçük düşürüldüklerini fark etmeseler bile; fark edenler gereğini yerine getireceklerdir.

Bu Cumhuriyet kanla irfanla kurulmuştur ve sonsuza kadar yaşayacaktır.

Türkiye sömürge değildir; kimse kutsal Türk devletini yönetenlere emir veremez.

Bu Cumhuriyeti kuran TSK, kutsal Türk devletinin politikaları doğrultusunda görev yapmaktadır ve uluslararası anlaşmalar gereği garantör ülke ordusu olma sıfatıyla Kıbrıs’ta bulunmaktadır. Bu gerçekler unutulmamalıdır!..

•••

Türkiye uluslararası alanda hak mücadelesinde önder ülke olma potansiyeline sahiptir. Bu gerçeğin farkında olan batılı sözde dostlar “-ne pahasına olursa olsun bu engellenmelidir“ düşüncesiyle hareket etmektedir. Bunun için öncelikle Kıbrıs ile Türkiye arasındaki bağı kesmek, Kıbrıs Türk’ünü AB içinde eriyen bir azınlık durumuna getirmek, böylece Türkiye’yi en haklı olduğu bir millî dâvada, hak ve çıkar konusunda açık bir yenilgiye uğratarak zayıf, her denileni yapan bir konuma getirmek istemektedirler.

AB’nin ve onun güdümündeki işbirlikçi güçlerin yürüttüğü karalama ve yıpratma kampanyasının gerçek amacı Kıbrıs TÜRK’ünü devletsiz ve lidersiz bırakmaktır. Gerçekleşemeyecek bir AB sevdası uğruna kazanılmış haklarımızdan vazgeçmek TÜRK milleti için bir intihar olacaktır.

Birileri kabul etse bile Kıbrıs AB uğruna satılamaz. Kıbrıs üzerinden politika üretilerek kimse siyasî geleceklerini teminat altına alamaz.

Anavatan TÜRK’ü; birtakım iç ve dış çevrelerce ve de kasaba politikasına uygun siyaset üretenlerce devamlı suçlanan, boy hedefi yapılmak istenen Cumhurbaşkanı Denktaş’ı bağrına basmıştır, yüreğinde ona yer açmıştır.

Haklı Kıbrıs dâvamızın yılmaz savunucusu sayın lider Denktaş gücünü TÜRK milletinden almaktadır.

Bu “kutsal Türk Devletini” ayakta tutan TÜRK milletinin gücü, sayın Denktaş’ın varlığının teminatıdır.

Denktaş ve Kıbrıs Türk’ü her zaman olduğu gibi yalnız değildir. Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın TÜRK milleti Denktaş’ın ve Kıbrıs Türk’ ünün sonuna kadar yanındadır.

Lider Denktaş Kıbrıs Türk’ünün hakkını ararken yalnız Kıbrıs Türk’ünün değil; dünya Türklüğünün makus talihini değiştirecek bir kararlılık sergilemektedir.

Ona uzlaşmaz diyenler gerçekte Denktaş’ın şahsında TÜRK’e diz çöktürüp netice alamadıkları için hırslanmaktadırlar.

Bu adayı Yunan yapmamak için yemin eden, başta lider Denktaş ve dâva arkadaşları mukavemetçi, mücahit Kıbrıs Türk’üne “Türk dünyası” minnettardır.

Kıbrıs’ı ne sayın Denktaş ne de Türkiye veremez. Bu gerçeğin iyice bilinmesi gerekmektedir. Bu kararlılık şerefsizlik değil, bilakis şeref nişanıdır, bir berattır.

Yurt dışındaki merkezlerde, Ankara’da, İstanbul’da ve Lefkoşa’da tatlı hayâller kurarak Kıbrıs’ı ver kurtul politikasına uygun çözmek isteyenler; uykuya dalıp bu hayâli rüyâda ve gerçekte yaşamak isteyenler; hayâlleriniz, rüyâlarınız kâbusa dönüşebilir.

Mevcudiyetlerini, siyasî varlıklarını seçim sonuçları yüzdeleriyle değerlendirenler; dış çevrelerin gevezelikleri sırasında ifade ve itham ettikleri “-kararları Denktaş’ın arkasından alanlar” unutmasınlar: KESER DÖNER, SAP DÖNER, BİR GÜN OLUR HESAP DÖNER!..

TÜRK VATANI BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜNDÜR.

TÜRK KIBRIS, BU BÜTÜNÜN AYRILMAZ BİR PARÇASIDIR.

DİL BİR, BAYRAK BİR, VATAN BİR OLDUKÇA BU BERABERLİK SÜRECEKTİR!..

YAŞASIN-VAROLSUN TÜRKİYE CUMHURİYETİ.

YAŞASIN-VAROLSUN KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ.