1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Kıyâmetzede

Turgut Güler
Dünyânın akıllı (!) kişileri, kıyâmete hazırlık yapıyorlarmış. Kıyâmet sonrasında-onlar kimlerse?- Sağ kalacakların gireceği bir sığınak ve ekip-biçmeleri için dondurulmuş bitki tohumlarının istif edileceği soğuk hava deposu inşâ edilmiş. Bu bitki tohumu deposuna bir isim de bulmuşlar: “Nûh’un Ambarı”

Akılları sıra, Nûh Tûfânı ile kıyameti birbirine benzetmişler. Hz. Nûh’un, Tûfân öncesindeki hazırlıklarını taklid ediyorlar.

Bir def’a, kıyâmetden kurtulmayı ümid etmek, en müthiş hakîkatı inkâra yeltenmektir. Bırakın insanları, bitkileri, hayvanları, melekler bile bu dehşet ânında sağ kalamayacaklar. İlâhî mesaj, bu yönde.

Ne kıyametin borusunu çalacak olan İsrâfil, ne de “ölüm meleği” sıfatıyla vazifesini tamamlayacak Azrâil, kıyâmete rağmen bir tavır içinde olamayacaklar. Yâni, “Hayy” ve “Kayyûm” olan Allâh’ın dışında hiçbir nesnenin canlı kalamayacağı bu büyük güne, tohum dondurarak hazırlanmak, ancak insanın kanını dondurur.

Bu hesap ânını tevekkülle bekleyip aklanma cehdine girişmekten başka, yapılacak hazırlık yok. Kıyâmet sonrasına “depremzede” fotoğraflarını andıran bir panorama mantığı ile hazırlananlar, kendileri için “kıyâmetzede” psikolojisi de icâd edeceklerdir.

Eskilerin “harekât-ı arz” dedikleri deprem, hakîkaten arzın harekete geçmesi ile meydâna geliyor. Jeolojiden fiziğe, sismolojiye kadar bir sürü ilim, bu “yeryüzü kımıldaması”nı inceliyor. Hepsi de, kendi imkânları nisbetinde; mâkûl, mantıklı izahlar yapmağa çalışıyor.

“Fay” denilen kırılma çizgilerinden dem vurularak, dünyâ birtakım risk bölgelerine ayrılıyor Bırakın ülkelerin deprem taksimâtını, şehirler bile semt semt depremlendiriliyor.

Muhayyel bir “şiddet” kadranı yapmışlar. Falan şiddetdeki depreme dayanacak veya dayanamayacak mahalleler, evler, siteler; piyasada tasnife tâbi tutuluyor.

Deprem konusunda, ucundan kıyısından akademik ünvan bağlantısı kuran bir avuç “muğbeçe”, televizyon kanallarında ahkâm kesiyor. Söylediklerinin tamâmını toplasan, kahve fincanında telve olmaz.

Bütün bu ilim kibirlenmelerine ve –hâşâ- “alçak dağları yaratma” cür’etlerine rağmen, yine deprem oluyor ve yine ah ü figân yükseliyor.

Ortada bir tek hakikat vardır: Depremzede! “Kimse yok mu?!..” diye enkâza haykıranlara sesini duyuramayan depremzede!.. Depremzedelere borcumuzu ödememişken, “kıyâmetzede”lere ne yapabiliriz?

Borçsuz insan var mıdır? Bu mümkün mü? Tabiî ki, nakdî veya aynî borcu kastetmiyorum. O bakımdan borçsuz insan, elbette vardır. Fakat, bu tarz borç, ne kadar basit, ne kadar zavallı bir hâldedir.

Küçücük bir maydanoz yaprağından başlayarak, teneffüs etdiğimiz havaya, baktığımız manzaraya, duyduğumuz hoş sadâlara varıncaya kadar; bizi kuşatan, girift mi girift bir muhîte, aslâ ödeyemeyeceğimiz tümen mikyasında borçlarımız varken, “borcum yok!” diyebilir miyiz?

Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz, hissettiğimiz nimetler yekûnu için, gelir-gider defterinde hangi hesap bakiyesi görünüyor?

İnsan hayâtı, ödenmemiş ve ödenmeyecek borçlar toplamından ibâret. Eğer parayla değer biçilseydi, sâdece içimize çektiğimiz havanın faturasına güç yetirebilir miydik? İçmeğe, yıkanmağa, serinlemeğe, ziraate, temizliğe harcadığımız suyun, gerçek sahibine ne kadar borçlu olduğumuzu biliyor muyuz? Belediyelere ödediğimiz su parası, “su” nimetinin yanında ne seviyede bir ciddiyete sâhiptir?

“Toprak” denen mûcize; bunca rengi, tadı, lezzeti nebâta dönüştürürken, insanın bu harikulâde lâboratuvara borçsuz olması düşünülebilir mi? Fakat, başta cehâlet olmak üzere, mâzur görülmeyecek sebeplerle borcun üstüne yatmak da, düşünülecek hâllerden değil.

Şehzâdebaşı’nda, Şehzâde Câmii’nin bitişiğinde, küçük bir cami var. Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşa’nın adını taşıyor. “Lâle Devri” denen o meşhûr ve mâlûm dönemin, III. Ahmed Hân’la birlikte sembol ismi olan Paşa, Muşkara’yı nasıl “Nev-şehir”e çevirdiyse, İstanbul’u da çiçek bahçesine ve özellikle “lâlezâr”a döndürmüştü.

Nedîm’in şiirlerine bütün haşmet ve saltanatıyla dekor olan bu mes’ûd devir, yalnız çiçek diliyle değil, insan diliyle de tülbendden geçmiş, süzülmüş, rafine edilmişti. Yâni, “Lâle Devri” ve İbrâhim Paşa, aynı zamanda Türk dilinin kelimeden müteşekkil lâlelerini de açtırmıştı. Türk-İslâm medeniyeti, İstanbul’a sığdırılmıştı. Bu, harikulâde istif harekâtında Nedîm’e de “kelime ser-askerliği” düşmüştü.

Bunları düşünerek ve İbrâhim Paşa’nın isminden türlü tedâiler çıkararak girilen bu minik, fakat o ölçüde zarif ve san’atkârâne câmide, “kaş-göz yararak” konuşan, kurduğu cümlenin fâili ile fiilini bir türlü buluşturamayan bir “Vâiz Efendi”yi dinleme fâciâsı yaşasanız; aynı şahsın, aynı ton ve seviyedeki hutbe irâdını duyma eziyetine katlansanız; İstanbul’un “orta yeri”ndeki bir müstesnâ câmide görevlendirilen bu ehl–i cehâlete mensub kişinin-söz sırasında- aldığı üniversite diplomasından ve yaptığı doktora çalışmasından bahisle fahriyeye cesâret ettiğini görseniz; böyle bir “diplomalı atâlet”e dekor olan târihî mekân için neler düşünürsünüz? “Lâle’nin içine…. arısı düşmüş, kaba ses ve hareketlerle vızıldıyor.” der misiniz?

Hemen her zeminde, yeri geldiğinde Türk dünyâsının büyüklüğünden, zenginliğinden, enginliğinden bahsedenler, daha bu mes’elenin alfabesinde şaşırıp kalıyorlar.

Televizyon muhâbiri, elinde mâlum kalın mikrofon, Kazakistan’da Kentav’da bir parkta oturan Kazak hanımlara yaklaşıp:

– Türkçe biliyor musunuz? Türkleri seviyor musunuz?

diyor. Bu, kurulması düşünülen Türk dünyâsına yakışıyor mu? Ne demek, “Türkçe biliyor musun?” Ne demek, “Türkleri seviyor musun?”

Türkçe, dünyadaki bütün Türklerin konuştuğu dilin ortak adı. Türk de, bu dili konuşan insanların millet olarak göründükleri tâbir. Bu iki üst mefhûmun içine Kazakça ve Kazak kelimeleri de giriyor. Özbekçe ve Özbek; Türkmence ve Türkmen; Âzerice ve Âzerî; Tatarca ve Tatar vb. gibi.

Türk dünyâsından ve o dünyânın husûsiyetlerinden bahsetmenin ilk şartı, kime Türk diyeceğini ve kimin Türkçe konuştuğunu bilmektir.

Sık yapılan söz yanlışlarından biri de, T.C. dışındaki Türk diyarlarında açılan birtakım okullar için “Türk okulu” denmesi. Velev ki, T.C.’nin resmî veya özel gayretleriyle kurulmuş, açılmış olsun, bu okullara “Türk okulu” demek, doğru değil. Bu, o diyarlarda yaşayan soydaşlarımızı incitir.