1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

KİM YAŞASIN?

Husrev Budin
HUSREV BUDİN

Târih, Hristiyan akîdesindeki günâh çıkarma hücresi gibi nedâmetlerin, yanlışlıkların sayılıp döküldüğü bir mekân olsaydı, herhâlde İttihad ve Terakkî’nin söyleyecek çok sözü olurdu. XIX. asrın sonları ile XX. asrın başlarında, giderek artan bir nüfûzla Türk mukadderâtına hükmeden bu parti, günâh-sevap terâzisinde hangi tartıya ulaşır? Bilinmez ama; Enver Paşa’nın Türkistan’da, Ruslara karşı mücâdele ederken hayâtını kaybetmesi, Talât ve Cemâl Paşaların Ermeni kurşunlarına hedef oluşları; perîşân icraatın, âkıbet hüviyetiyle millî vicdandan koparabildiği hîbe kredilerdir.

İbrâhim Temo, İttihad ve Terakkî’nin kurucusu mevkiindeki birkaç kişiden biri olarak, hâtıralarını da kaleme almıştır. Onun anlattıklarına bakılırsa, gizli ve hücre yapılanması içinde kurulan bu parti, Türklük dışındaki hemen hemen bütün İmparatorluk kavimlerine vaadlerde bulunmuştur. Zâten, Temo’nun hayat hikâyesi, Romanya ağırlıklı olarak, ideâllerine aykırı bir tarzda devâm etmişti. Türk dünyâsını birleştirmek gibi, kulağa pek hoş gelen projeler, en büyük Türk devletini uçuruma yuvarladıktan sonra, bizzat yuvarlayıcılar tarafından dillendirilmiştir.

Ziya Gökalp da, İttihad ve Terakkî’nin kurmay hey’eti içindeydi. Gökalp’ın bahtiyarlığı, Cumhûriyet idâresine de reçete yazabilmesindedir. “Türkçülüğün Esasları”, Yeni Türkiye’nin ekonomiden kültüre, atacağı adımları tesbit eden ve Cumhûriyet’le aynı yılda doğan bir eserdir. İşler yolunda gitseydi, Gökalp, belki bu tavsiye ve sipârişleri İttihad ve Terakkî’ye verecekti.

Enver, Talât ve Cemâl üçlüsünün, son nefeslerindeki mâsûm duruşları, başta Birinci Cihân Harbi’ne uluorta girişimiz olmak üzere, daha nice darağacı pozlarını aslâ ikinci plâna itemez. Devlet adamı olmanın veyâ olamamanın sayıya gelmeyecek belirtisi vardır. Ancak, bunların en mühimi, kişinin milletine ve vatanına karşı borç ödemedeki dürüstlüğüdür. Bu yüzden, Ermeni ve Rus tâbirlerinin içine saklanıp, olmayan kahramanlık hasletleri îcâd etmenin, târihî hakîkatleri değiştirmeyeceği bilinmelidir.

Elbette, bu üç paşanın Rus ve Ermeni plânlarıyla öldürülmüş olmaları Türk efkâr-ı umûmîyesini yaralamıştır. Bunun aksi, aslâ düşünülemez. Lâkin, koskoca cihân devletinin salâsını vermiş bir üçlüden bahsettiğimizi de unutmamak lâzımdır. İttihad ve Terakkî, târihin masasına yatırılırken, Mehmed Âkif’in 1908 Meşrutiyeti’ni anlattığı şu mısrâlarını da oraya koymalıdır:

“Bir de İstanbul’a geldim ki, bütün çarşı pazar

Na’râdan çalkanıyor, öyle ya, hürriyet var!

Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş.. Doğru:

Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.

Kimse farkında değil, anlaşılan yaptığının;

Kafalar tütsülü hulyâ ile, gözler kızgın.

Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirden,

Yıkıvermiş de tımarhâneyi, çıkmış birden!

Zurnalar şehrin ahâlisini takmış peşine;

Yedisinden tutarak tâ dayanın yetmişine’

Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli;

En ağır başlısının bir zili eksik belli!

Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.

Dinliyor kaplamış etrâfını yüzlerce hödük

Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlanacak,

Yaşaşın!

Kim yaşasın?

Ömrü olan.

Şak! Şak! Şak!”