1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Kıbrıs Meselesi ve Sanayileşmiş Ülkeler (G8) III

Ali Fikret Atun
İstiklâl Harbi’nden sonra imzalanan Lozan Andlaşması (1924) ile Türkiye, Kıbrıs üzerindeki hükümranlık haklarından vazgeçmek zorunda kalmış ve Ada, 1924 yılından itibaren İngiltere’nin bir kolonisi olmuştu.

İstiklâlini kazandığı 1829 tarihinden beri benimsediği “Megali İdea” ile Kıbrıs’ı topraklarına katmayı bir millî hedef olarak kabul etmiş olan Yunanistan, bu amaçla Ada’da, yasa dışı “EOKA”(*) yer altı teşkilatını kurarak, 1 NİSAN 1955’te anarşi, terör ve şiddet eylemlerini başlatmıştı. Böylece, Kıbrıs, bu tarihten itibaren Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında ciddî bir sorun hâline gelmişti. 1959 yılına gelindiğinde Kıbrıs meselesinde önemli gelişmeler olmuş; Önce, Türkiye, İngiltere, Yunanistan, Türk ve Rum toplumları aralarında uzlaşmaya varmışlar ve İngiltere, Kıbrıs üzerindeki egemenlik haklarını, eşit şekilde, Ada’da yaşayan Türk ve Rum toplumlarına devretmiş; bu şekilde Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplumlarının eşit siyasî haklarına ve ortaklığına dayalı olarak bağımsız, bağlantısız “Kıbrıs Cumhuriyeti” kurulmuş ve Cumhuriyet, üç garantör devlet olan Türkiye, İngiltere, Yunanistan’ın himayesi altına konulmuştu. Böylece Kıbrıs’ta, İngiliz koloni idaresi son bulmuştu (22).

Ada’da, “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin ilân edilmesinin hemen ardından Rum-Yunan ikilisi, Kıbrıs’ta kurulan siyasî düzeni gerekirse kuvvete baş vurarak değiştirmeyi hedef alan bir politika izlemeye başlamışlardı(23). “Kıbrıs’ta ilhak ve sadece ilhak” deyimi ile yola çıkan ve “ENOSİS”e(*) tutsak olmuş Rum-Yunan ikilisi, yıllardan beri büyük devletlerin Yunanistan’a karşı izledikleri geleneksel destek ve himaye politikasından cesaret alarak Ada’yı Yunanistan’a bağlamak amacı ile Zürih-Londra Andlaşmalarını hiçe sayarak, 1960 yılında kuralan ortak devleti, 21 ARALIK 1963 tarihinde, hukuk dışı yollara baş vurarak, ihtilâle benzer bir hükûmet darbesi ile yıkmışlar; Türkleri ortaklıktan dışlayarak silâh zoru ile devlet makamlarına oturmuşlar; Ada’daki “status quo” yu bozmuşlar ve Kıbrıs’ta sadece Rum toplumunun menfaatlerine hizmet eden bir hükûmet ve devlet yapısı oluşturmuşlardı.

Özetle denilebilir ki, bu durum karşısında, büyük devletler Türkiye’nin, ahdî hukukuna dayalı olarak Kıbrıs’a karşı girişmek istediği bütün müdahaleleri zekice bertaraf ediyorlar; Yunanistan’a, örtülü bir biçimde ve diplomatik yollardan beklediği bütün maddî ve manevî desteği sağlıyorlardı. Anılan desteği arkasına alan Yunanistan, Kıbrıs’ı kendi topraklarına katmak üzere cesur adımlar atarak, değişik zamanlarda ve gizli yollardan Ada’ya takviyeli bir tümene yakın asker çıkarıyordu. Kıbrıs Rumları da artık kendilerini Ada’nın yegâne hâkimi ve meşru devleti sayıyorlardı. Bu şekilde Kıbrıs Cumhuriyeti meşruluğunu yitiriyor ve Ada, adım adım bir Yunan toprağı hâline geliyordu.

Kıbrıs Türk halkı, Rum-Yunan ikilisinin, Kıbrıs’ta kendilerine karşı oynamak istedikleri bu siyasî oyuna başından itibaren karşı çıkmış; yapılan askerî, siyasî, ekonomik, sosyo-politik bütün baskılara boyun eğmeyerek, uluslararası andlaşmalardan doğan hukukunu, temel hak ve özgürlüklerini müdafaa etmiş ve self-determinasyon hakkını kullanarak kendi ayrı devletini kurmuştur.

Türkiye, Rum-Yunan ikilisinin Kıbrıs’ta Türklere karşı giriştikleri katliâm ve sorumsuz davranışlar karşısında onlara, “dur!” demek ve Türkiye’nin 19. asırda Rusya, İngiltere, Fransa arasında bocalayan bir devlet olmadığını göstermek, bunu bütün dünyaya, özellikle batılı büyük devletlere anlatmak zorunda idi.

Rum-Yunan ikilisinin, 15 TEMMUZ 1974 tarihinde, Makarios’a karşı bir hükûmet darbesi düzenlemesi üzerine ve Ada’da “ENOSİS”i ilân etmeye hazırlandığı bir sırada Türkiye, ahdî hukukuna dayalı olarak 20 TEMMUZ 1974 tarihinde Kıbrıs’a asker çıkararak, ada’ya barış ve huzur getirmiş ve Ada’nın Yunanistan’a ilhak edilmesini önlemiştir.

Ada’da 1960 yılında kurulan “Kıbrıs Cumhuriyeti”, uluslararası andlaşmalar gereği Türk ve Rum toplumlarının ortak bir devleti idi. Rum-Yunan ikilisi, 21 ARALIK 1963’te dünyanın gözleri önünde sergilediği çirkin bir oyunla Kıbrıs’ın bağımsızlığını, egemenliğini ve bağlantısızlığını ortadan kaldırmış; Kıbrıs’ta, 15 TEMMUZ 1974 tarihinde Makarios’u devirerek “Helen Cumhuriyeti”ni ilân etmekle Kıbrıs’ın toprak bütünlüğünü sona erdirmiş ve Ada’da Türk varlığına son vermeyi içeren “Akritas Plânı”nı uygulamaya koymakla, Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplumlarının üniter bir devlet çatısı altında yaşama imkânlarını tamamen yok etmiştir.

Şimdi Kıbrıs’ta, “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin ikiye bölünmesinden ortaya çıkmış “de facto” iki ayrı otonom devlet vardır. Bunlardan biri Türklerin kurduğu “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” (KKTC) ve diğeri Rumların kurduğu “GKRY”dir. Bu iki devletten hiçbiri, şu anda, Kıbrıs’ın tamamı üzerindeki hükümranlık hakkına sahip değildir. İki devlet uluslararası hukuk; 1960 Zürih-Londra Andlaşmaları ile Garanti ve İttifak Andlaşmaları çerçevesinde eşit konumda olup, kendi toprakları üzerinde egemendirler. Devletlerden birinin, diğerini temsil etme hakkı ve yetkisi olmadığı gibi; devletlerden iri olmadan, diğerinin “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin bir devamı veya “Kıbrıs Cumhuriyeti” olduğunu iddia etmesi de mümkün değildir. Hal böyle olunca, Rumların kendi iradeleri ile Ada’nın güneyinde kurdukları “Güney Kıbrıs Rum Yönetimi”nin (GKRY), Kıbrıs’ın tamamı üzerinde egemenlik ve Kıbrıs’ın tamamını temsil etme hakkı bulunduğu iddiası her türlü hukukî dayanaktan yoksundur.

Özetle denilebilir ki, Rum-Yunan ikilisinin Kıbrıs’ta önceden hazırladıkları “AKRİTAS PLÂNI”NI(*) 21 ARALIK 1963 tarihinde uygulamaya başlamaları ile Kıbrıs meselesi yeni bir boyut kazanmış ve değişik bir safhaya girmiştir.

Kıbrıs’ta meydana gelen yeni gelişmeler karşısında, soruna Birleşmiş Milletler (BM) çatısı altında çözüm aranmaya başlanmıştır. BM Güvenlik konseyi, 12 MART 1975 tarihinde almış olduğu 267 (1975) sayılı kararı ile BM Genel Sekreteri’ne “iyi niyet görevi” tevdi etmiş ve onu Kıbrıs meselesine âdil, kalıcı ve tarafları tatmin edecek bir çözüm bulmak üzere vazifelendirmişti. Bugüne kadar BM Genel Sekreteri’nin ortaya koyduğu bütün gayretlere rağmen, soruna henüz kalıcı bir çözüm bulunamamıştır. Çünkü her şeye rağmen Yunanistan, hâlâ bugün çağ dışı kalmış tek boyutlu politikasından ve köhnemiş “Megali İdea” ülküsünden vazgeçmemiştir. Rum-Yunan ikilisi, Kıbrıs’ta yıllar önce başlattığı “ENOSİS” mücadelesini değişik yöntemlerle devam ettirmekte ve uzun vadede, Kıbrıs’ta, büyük devletlerin yardımları ile “ENOSİS” ‘i gerçekleştireceğine inanmaktadır. Bu amaçla, uluslararası kurum ve kuruluşlar ile büyük devletleri emelleri doğrultusunda kullanmaktadır.

Kıbrıs’a bir “Helen adası” gözü ile bakan ve burada 400 yılı aşkın bir zamandan beri yaşayan Türk halkını yabancı kabul eden(24) Rum-Yunan ikilisi, Kıbrıs’ta “ENOSİS” ‘in haricinde başka bir çözüm kabul etmeyeceklerini değişik zamanlarda ve değişik yerlerde açıkça beyan etmişlerdir. Buna, Makarios’un 20 EKİM 1950’de Kıbrıs Başpiskoposluğu’na seçildiği zaman Ortodoks Kilisesi’nin huzurunda verdiği aşağıdaki yemin en güzel bir örnektir:

“Millî bağımsızlığım için çalışacağıma ve Kıbrıs’ın, anavatanı Yunanistan’a ilhak edilmesine ilişkin politikamızdan asla vazgeçmeyeceğime kutsal kitap üzerine yemin ederim”(25).

Bir diğer önemli örnek, Rum Temsilciler Meclisi’nin, 26 HAZİRAN 1967 tarihinde, Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak (ENOSİS) için almış olduğu karardır. Rum Temsilciler Meclisi’nin aldığı bu kararı, bugüne kadar geçersiz kılacak herhangi bir aksi karar alınmadığından, Rum Temsilciler Meclisi’nin bu kararı hâlâ yürürlüktedir(26).

Yunanistan’ın eski başbakanlarından Andreas Papandreu, 1982 yılında Kıbrıs’a yapmış olduğu resmî ziyarette, “Kıbrıs’ın bir Yunan toprağa olduğunu” iddia etmiş ve Türkleri Kıbrıs’tan çıkarmak için bir “Haçlı Seferi” başlatma çağrısında bulunmuş; Batı Anadolu toprakları için de “kaybedilen Yunan toprakları” deyimini kullanmıştı. Kıbrıs’ı, büyük devletlerin desteğinde ve himayesi altında ihlak etmeyi hedefleyen Rum-Yunan ikilisi, Kıbrıs’ta, Türk ve Rum toplumlarının eşit siyasî haklarına ve ortaklığına dayalı olarak kurulan “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni hiçbir zaman bir amaç olarak kabul etmemiş; O’na her zaman kademeli “ENOSİS” gözü ile bakmıştır. Ada’da “ENOSİS” ‘i gerçekleştirmeyi bir saplantı hâline getiren Rum-Yunan ikilisi, Kıbrıs’ta, Türkler ile Rumların ortaklığına dayalı egemen bir devlet kurulması formülünü İngilizlerin koloni idaresinden kurtulmak için bir yol olarak görmüşler ve 1960 Zürih-Londra Andlaşmaları’nı, diplomatik teamüller ile bağdaşmayan böyle bir düşünce ile imzalamışlardı. Bu şekilde, Yunan siyasî liderleri ile Makarios’un şeytanî düşünceleri; siyasî beceriksizlikleri, kısır ve dar görüşlülükleri Kıbrıs’ı bir sorun hâline getirmiş ve meseleyi çözümü zor; içinden çıkılmaz bir hâle sokmuştur.

Bu gerçeğe rağmen dünya devletlerinin, özellikle büyük devletler ile uluslararası kurum ve kuruluşların Rumlara “Kıbrıs Cumhuriyeti” gözü ile bakmaları ve onlara Kıbrıs’ın yegâne devleti imiş gibi muamele etmeleri tamamen hukuk dışı ve yanlış bir davranıştır. Aynı zamanda Ada’da eşit konumda bulunan K.K.T.C.’ne yapılmış büyük bir haksızlıktır. Kıbrıs sorununu, bugüne kadar çözümsüz bırakan, hiç şüphe yok ki, büyük devletler ile uluslararası kurum ve kuruluşların Kıbrıs sorununa karşı takındıkları hukuk dışı ve Yunan yanlısı bu gayrı âdil tavırlarıdır. Büyük devletler ile uluslararası kurum ve kuruluşlar, bu durumu görmezlikten geldikleri ve Rumlara Ada’nın yegâne meşru hükûmeti imiş gibi muamele ettikleri sürece, Kıbrıs sorunu her geçen gün biraz daha çözümsüzlüğe doğru itilmektedir. Bugüne kadar Türk ve Rum toplumlarının müzakere masasına eşit konumda oturtulması söylenmişse de, gerçek hiç de böyle olmamış ve her defasında Rumlara bir devlet ve Türklere bir toplum muamelesi yapılmıştır. Şimdi G8’ler Grubu’nun yapmak istediği, Kıbrıs’ta Batı’nın (Düvel-i Muazzama) etkinliğini esas alan bir yönetimin kurulmasıdır. Hiç şüphe yok ki bunun hemen arkasından Ada, Yunanistan’a ilhak edilecektir.

Kıbrıs sorununa âdil, tarafları tatmin eden ve kalıcı bir çözüm bulabilmek için Kıbrıs’taki mevcut gerçek kabul edilmeli; iki topluma eşit muamelede bulunarak, Ada’daki iki otonom devletin varlığı tanınmalıdır. Toplumlar arası müzakereler bu temele oturtulduğu takdirde soruna kısa zamanda çözüm bulmak mümkün olacaktır. Aksi takdirde Rumlara devlet, Türklere azınlık muamelesi yaparak müzakere masasında sonuç almak mümkün görülmemektedir.

Kıbrıs meselesine kırk yıla yakın bir zamandan beri BM çatısı altında tarafları tatmin edecek, âdil ve kalıcı bir çözüm aranmaktadır. Bu süreç içerisinde, Kıbrıs’taki iki toplumlu, iki bölgeli ve Türkiye’nin fiilî garantisini içeren federal bir devletin kurulması için bir zemin hazırlandığını gören Rum-Yunan ikilisi nihaî hedefleri olan “ENOSİS”ten uzaklaşıldığının farkına vararak, sorunun çözümüne hizmet edecek olumlu her teklife karşı gelip, Kıbrıs meselesini BM’nin inisiyatifinden çıkararak, destek ve himayesine mazhar olacağından emin bulunduğu büyük devletlerin kontrolüne sokmak üzere büyük bir gayret içine girmiştir. Böylece Rum-Yunan ikilisi, Kıbrıs meselesine büyük devletleri dahil ederek sorunu kendi amaçları doğrultusunda çözüme kavuşturmayı politikalarının temeli hâline getirmişlerdir.

Kıbrıs meselesini, uluslararası platformlara taşıdığı takdirde Ada’da “ENOSİS” i gerçekleştireceğine inanan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, bu amaçla 4 Temmuz 1990 tarihinde, üyelik müracaatında bulunmak suretiyle AB’nin meseleye müdahale etmesini sağlamıştır. K.K.T.C., gecikmeksizin, GKRY’nin Kıbrıs’ın tamamını temsilen AB’ne yapmış olduğu üyelik müracaatına yazılı olarak itiraz etmiştir. AB, K.K.T.C.’ni dışlayarak ve BM sisteminin Kıbrıs meselesinin çözümünde oynadığı rolü hiçe sayarak, GKRY ile üyelik müracaatlarını başlatmıştır. AB’nın bu davranışı, hiç şüphesiz, Kıbrıs meselesinde Yunanistan ile Kıbrıs Rumlarına verilen önemli bir destek ve himaye olarak değerlendirilmektedir.

Kısa bir süre önce G8’ler Grubu (G7+Rusya = Sanayileşmiş Ülkeler) Dışişleri Bakanları, 18-20 TEMMUZ 1999 tarihinde, Almanya’nın Köln kentinde bir araya gelmişler ve yaptıkları toplantıda, BM’e, “Ada’daki tarafları ön koşulsuz olarak müzakere masasına oturmaya ve kapsamlı bir görüşme yapmaya davet etmesi için çağrıda bulunmaya” karar almışlardı. G8’ler Grubu, bu görüşü bir hafta sonra, devlet başkanları ve başbakanlar düzeyinde yaptıkları zirve toplantısında benimsemişler ve alınan kararı hayata geçirmek üzere BM nezdinde girişimde bulunmuşlardı.

Bugüne kadar Rum-Yunan ikilisi bir taraftan toplumlar arası görüşmeleri sürdürürken, diğer taraftan da Kıbrıs’ta “ENOSİS” i gerçekleştirebilmek için sorunu uluslararası plâtformlara taşımayı değişmeyen bir hedef olarak kabul etmişlerdir. Bu şekilde, Rum-Yunan ikilisi, Kıbrıs meselesini AB ve G8’ler Grubu gibi uluslararası plâtformlara taşıyıp, Kıbrıs ihtilâfına buralarda bir çözüm bulma arayışını tercih etmişlerdir. BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet görevi çerçevesinde sürdürdüğü toplumlar arası görüşmelerde Rumların zaman zaman uzlaşır gibi görünmelerinin asıl amacı, Zürih-Londra Andlaşmaları ile Kıbrıs’ta “ENOSİS” in gerçekleşmesi için kapanan kapıyı yeniden açmak ve kazanacakları zaman içerisinde nihaî hedefleri olan “ENOSİS” i gerçekleştirmektir.

AB’nin uzun bir zamandanberi açıkça, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak edilmesi için Türkiye’ye yaptığı ağır baskılar ve çok kısa bir süre önce G8’ler Grubu’nun (İngiltere hariç), uzaktan veya yakından, hiçbir ilişiği olmadığı hâlde, Kıbrıs meselesine karışmak istemesi ve Yunan yanlısı bir tavır takınması bugünün konusu olmayıp, 1821 yılında Yunan isyanı ile başlayan; tarihin her döneminde büyük devletler tarafından desteklenen Yunan yayılmacılığının günümüze kadar gelen bir uzantısıdır.

SONUÇ:

Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıf durumundan yararlanarak, büyük devletlerin yardımları ve himayesi ile istiklâlini kazanmış; yine büyük devletlerin desteği ile sınırlarını devamlı olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun aleyhine olacak şekilde genişletmiştir. Değişik zamanlarda, Tesalya’yı, Makedonya’yı, Girit’i, Doğu Ege adalarını, Batı Trakya’yı ve Oniki Ada’yı topraklarına katan Yunanistan, Türkiye’nin zayıf olduğu zamanlarda; iç ve/veya dış sorunlarının onu çok meşgul ettiği dönemlerde, büyük devletlerin yardımını ve desteğini sağlayarak Türkiye’den taviz ve toprak koparmayı, emperyalizmini gerçekleştirmede en çok kullandığı bir metod hâline getirmiştir. Yunanistan, şimdi de geçmişte uyguladığı bu metoda benzer siyasî manevralar ile ve büyük devletlerin desteğini arkasına alarak Kıbrıs’ı kendi topraklarına katmak için âdeta bir savaş vermektedir. Büyük devletler, Kıbrıs meselesinin çözüme kavuşturulmasında Yunanistan’a müzahir bir politika izlemekte; Türkiye’ye ağır baskı yapıp Kıbrıs’ı, Yunanistan’a vermeyi ve bu şekilde diplomatik bir zafer kazanmayı amaçlamaktadırlar. İstesek de, istemesek de “Kıbrıs sorunu” yeni bir döneme gelmiştir. Bu sorun ile yakından veya uzaktan ilgilenen pek çok devlet ve kuruluş şimdi devrededir. Önümüzdeki aylarda bu sorun kaçınılmaz olarak ulaslararası plâtforma çekilecektir(27).

Bugüne kadar AB ile büyük devletler, Kıbrıs meselesinde Yunanistan’ın Ada’yı ilhak etme girişimlerine doğrudan ve dolaylı yollardan arka çıkıp, ona yardım ederken, Türkiye’nin Ada üzerindeki ahdî hukukunu ve haklarını göz ardı ederek, Kıbrıs’ta “ENOSİS” e razı olması için ona ağır baskılar yapmaktadırlar.

AB ve büyük devletler, hâlâ, Kıbrıs meselesine yanlış bir yaklaşım içinde olup Türkiye’nin millî çıkarlarına ters düşen ve hiç de âdil olmayan çözüm tarzlarını ona baskı yaparak zorla kabul ettirmek çabası içindedirler. Hiç şüphesiz AB’nin ve büyük devletlerin, Kıbrıs’ta Türklere karşı işlediği cinayetleri ile “insan hakları mücrimi” olan Rum-Yunan ikilisini koruyan yandaş tutumları, onları “ENOSİS” in gerçekleştirilmesine ilişkin mücadelesinde yüreklendirmekte ve aynı zamanda hak ettikleri cezadan kurtulmalarına bir zemin hazırlamaktadır.

Bugüne kadar, “ENOSİS” konusunda Yunanistan’ı ve Kıbrıs Rumlarını cesaretlendiren AB ve büyük devletlerinin Kıbrıs Türk Halkı’nın Ada üzerindeki egemenlik haklarına ve Türkiye’nin etkin garantisine değinmedikleri; GKRY’ne ileri teknoloji ürünü silâh sistemleri satmak suretiyle Kıbrıs’ta barıştan yana değil savaştan yana tavır sergiledikleri dikkat çekmektedir.

Türkiye bu durumu her zaman göz önünde bulundurarak Yunanistan’ın Kıbrıs’ta kaybettiği askerî savaşı; müzakere masasında bir zafere dönüştürülmesine asla imkân vermemelidir. Bu durum muvacehesinde, Kıbrıs’ta “ENOSİS”ten tamamen arındırılmış ve ona açılan her yolu kapatan bir çözüm bulunması, Türkiye ile Kıbrıs halkının en başta gelen hedefi olmalıdır.

Ayrıca, Kıbrıs sorununa bulunacak kalıcı çözüm Ada’daki Türk nüfusunu ekonomik baskılarla, uluslararası zorlamalarla yeniden “ezilebilecek”, “sindirilebilecek”, “Ada’dan kaçırılabilecek” duruma düşürmemelidir(28).

Kıbrıs’ta Türk halkının Rum-Yunan ikilisinin keyfî idaresine terk edilmesi, onların felâketi ve sonu olur. Kıbrıs Türkleri, artık kendilerini tamamen güven içinde hissedecek, kendi yönetimlerinde ve Türkiye’nin fiilî garantisi altında bir toprak parçası üzerinde yaşamak istiyorlar. Kıbrıs’ta yetki paylaşımı ile siyasî ve idarî yapının, Türk ve Rum toplumlarının eşit haklara sahip olduklarını dikkate alarak düzenlenmesi toplumlar arası müzakerelerin özünü teşkil etmektedir.

Türkiye’de en yetkili makamlar, birçok konuda haklılığını dünyaya anlatamadığından yakınmaktadırlar. Türkiye’nin haklı dâvaları dünyaya anlatabilmesi için her şeyden önce bu amaca dönük bir millî iradeye; yurt içinde ve dünyada kamuoyunu kazanabilecek etkin bir teşkilâta; bu konuda çok iyi hazırlanmış bir stratejiye; bu stratejinin öngördüğü hedeflere ulaşabilmek için kısa, orta ve uzun vadeli plânların hazırlanmasına; bu plânları uygulayacak bilgili, becerikli, yetenekli ve ehil bir kadroya ihtiyaç vardır. Dünya genelinde görev yapacak böyle bir örgütün ayrı bir bütçeye ihtiyaç duyacağı izahtan varestedir.

(*) EOKA: Yunanistan’ın Kıbrıs’ta, “ENOSİS”i gerçekleştirmek amacı ile kurduğu yasa dışı bir yeraltı teşkilâtıdır.

“Ellinikos Organismos Kypriakon Agoniston” Rumca kelimelerin baş harflerinden meydana gelmiş bir kısaltmadır. “Kıbrıs Rum Millî Mücadele” anlamı taşır.

(*)ENOSİS: Dar anlamda, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak edilmesi anlamı taşır. Geniş anlamda, “Megali İdea”’da belirlenmiş toprakların Yunanistan’a ilhak edilmesi demektir. Denilebilir ki “Megali İdea” ile eş anlamdadır.

(*)Akritas Plânı: Yunanistan ile Kıbrıs Rumları’nın birlikte hazırladıkları; politik, endüstri dahil ekonomik ve şiddeti içeren politiko-militer eylemlere başvurarak, Zürih-Londra Andlaşmaları ile Garanti ve İttifak Andlaşmalarını ortadan kaldırıp, bu andlaşmalara dayalı olarak kurulan ‘“Kıbrıs Cumhuriyeti”ni ele geçirmeyi hedef alan fesat dolu bir gizli mutabakat ve ihanet belgesidir.

Anılan plân özetle, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması mücadelesinde “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin nasıl ele geçirileceğini ve Kıbrıs Türk halkının nasıl ortadan kaldırılacağını; buna ilişkin aşamaları; Türkiye’nin yapması muhtemel askerî müdahaleye ve Kıbrıs Türklerinin gözeteceği direnişe karşı izlenecek stratejiyi kapsamaktadır.

(Bakınız. Harp Akademileri Bülteni; Haziran 1998; Sayı 190; S. 85-109)

YARARLANILAN ESERLER/DİPNOTLAR

22- Metin TAMKOÇ; 1988; The Turkish Cyporiot State, The Embodiment Of The Right Of Self Determination; K. Rüstem and Brother, Lefkosa, S.55.

23- İbid, S. 91.

24- Hasan CEMAL; Geleceği Geçmişte Arayan Hayalperestlik; Milliyet, 21 TEMMUZ 1999.

25- Cyprus Problem: Why No Solution; 1997; Public Relations Department Of The Turkish Republic of Northern Cyprus (TRNC) Ministry Of Foreign Affairs and Defence-NİCOSİA. S.21.

26- Necati ERTEGÜN; 1984 (2 nd edition); The Cyprus Dispute; K. Rüstem and Brother, NİCOSİA, S. 174.

27- Sami Kohen; Bir Başka Konfederasyon; Milliyet, 21 TEMMUZ 1999.

28- Ertuğrul ÖZKÖK; Boğaz Köprüsü’nde Dalgalanan Bayrak; Hürriyet, 20 TEMMUZ 1999.