1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Kıbrıs Meselesi ve Sanayileşmiş Ülkeler (G-8)

Ali Fikret Atun
Yunan “Megali İdeası”nın(*) değişmeyen hedeflerinden birisi de Kıbrıs’tır. Yunanistan’ın Ada’yı topraklarına katmak (ENOSİS) istemesi ile başlayan Kıbrıs meselesi, Türkiye ile Yunanistan arasında ciddî bir sorun olmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Başlangıçta Avrupa Birliği’nin ve kısa bir süre önce de G8 Grubu’nun(**)-İngiltere hariç- uzaktan veya yakından hiçbir ilgileri olmadığı hâlde Kıbrıs meselesine neden müdahalede bulunduklarını daha iyi anlayabilmek için büyük devletlerin (Düvel-i Muazzama) Yunanistan’ın yakın tarihinde oynadıkları role; tarih boyunca ona sağladıkları destek ve himayeye kısaca göz atmak büyük ölçüde yararlı olacaktır. Edirne Muahedesi’ne kadar (1829), dünya haritasında Yunan devleti diye bir devlet mevcut değildi. Bu tarihe kadar, bütün Balkan yarımadası gibi, bugünkü Yunanistan da Osmanlı İmparatorluğu’nun bir toprağı idi. Yunanistan’ın yakın tarihini incelediğimiz zaman, Yunanlıların tarih sahnesine kendi millî gücü, becerisi ve yetenekleri ile çıkmadığını görürüz. Yunanistan’ın bağımsız bir devlet olması, zamanın büyük devletlerinin ona sağladıkları destek ve Osmanlı İmparatorluğu üzerinde meydana getirdikleri ağır siyasî, ekonomik ve askerî baskılar sonucu gerçekleşmiştir.

Çarlık Rusyası, 1774 Küçük Kaynarca Muahedesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde yaşayan Ortodoksların hamisi olma hakkını elde ettikten sonra, Yunanlılar başta olduğu hâlde Balkanlardaki milletleri Osmanlı yönetimine karşı isyana teşvik etmeye başlamışlardı. Bunun bir sonucu olarak Yunanlılar, Çarlık Rusyası’nın desteğinde, 1821 yılında, Mora’da Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklanmışlardı.

İsyanı bastırmak üzere Osmanlı İmparatorluğu’nun başlattığı harekât, 1825 yılında İngiltere’nin müdahalesi ile durdurulmuş; 1827 yılında Türk ordusunun asileri ezdiği ve İbrahim Paşa’nın isyan hareketini hemen hemen bastırdığı bir sırada Fransız, Rus ve İngiliz donanmaları, birlikte hareket ederek, Navarin önlerinde demirli bulunan Osmanlı donanmasına baskın tarzında taarruz ederek onu yakmışlardı. Fransızlar 1828 yılında Mora’ya asker çıkarırken, aynı yıl Çarlık Rusyası, Osmanlı İmparatorluğuna savaş ilân etmiş ve Rus orduları Edirne üzerine yürümeye başlamıştı. Böylece, büyük devletler, Osmanlı topraklarında bastırılmakta olan bir isyana haksız bir müdahalede bulunmuşlar ve Yunanistan’ın egemen bir devlet olarak dünya sahnesine çıkmasını sağlamışlardır(1).

Osmanlı İmparatorluğu, büyük devletlerin bu ağır baskıları karşısında, 1830 yılında kabul edilen Londra Protokolü’nde hudutları belirlenen Yunanistan’ın istiklâlini tanımak ve Edirne Muahedesi’ni imzalamak zorunda kalmıştı. Böylece Yunanistan, Mora ve Atik yarımadaları ile Eğriboz adası ve Siklat adaları üzerinde 850.244 kişilik nüfusla bir devlet olarak tarih sahnesine çıkmıştı. Yunanistan, tarih sahnesine çıktığı günden itibaren, elde ettiği siyasî haklarla yetinmeyerek “Büyük Yunanistan”ı meydana getirmek üzere, içinde bulunduğu durumu geçici bir devre; bir sıçrama tahtası olarak kabul etmiş ve “Megali İdea”yı gerçekleştirmeyi siyasî faaliyetleri ile iç ve dış politikaların odak noktası hâline getirmişti. Yunanistan’ın izlediği modası geçmiş ve çağ dışı kalmış bu yanlış yayılma politikası, her zaman, Türkiye ile Yunanistan arasında her türlü ihtilâfın ana nedenini teşkil etmiş ve her an bir sıcak savaşa dönüşme eğilimi gösteren ve bölge barışını tehdit eden ciddî bir tehlike olarak günümüze kadar gelmiştir.

Yunanistan’ın benimsediği “Megali İdea”nın belirlediği ve gerçekleştirmeye çalıştığı millî hedefler(*) ile ülkenin sahip bulunduğu kaynaklar ve millî güç arasında önemli ölçüde bir dengesizliğin olduğu dikkati çekmektedir.

Bununla beraber, Yunanistan, tarihinin her döneminde, büyük devletlerin himayesine sığınarak ve desteğine mazhar olarak söz konusu zafiyetini gidermesini bilmiştir.

Arazisi dağlık, toprakları verimsiz ve ağır endüstriden yoksun bulunan Yunanistan, Ege denizine dağılmış 3000’e yakın irili ufaklı adacığı ile nüfus ihraç eden bir ülkedir. Ülkelerinin coğrafî ve ekonomik yapısının göçe zorladığı Yunanlılar, muhtelif zamanlarda, dünyanın birçok ülkesine gidip buralarda yerleşerek örgütlenmişler ve etkin bir propaganda sistemi meydana getirip, her zaman Yunanistan’ın millî menfaatleri lehinde bir dünya kamuoyu oluşturmayı başarmışlardır. Böylece, büyük devletlerin, her konuda, Yunanlılara destek verecek ve onları himaye edecek şekilde hareket etmelerini sağlamışlardır. Yunanistan, kurduğu bu örgütlü propaganda sistemini her gün biraz daha güçlendirerek bu güne kadar taşımış ve onu çağımızda güçlü bir silâh hâline getirmiştir.

Yunanlılar, Mart 1822 tarihinde Sakız adasında meydana gelen ayaklanmanın bastırılmasında Türklerin, adada yaşayan 20.000 Rum’u öldürdüklerini ve 20.000 Rum’u da her biri bir dolardan köle olarak sattıklarını iddia etmişler(2) ve bu yalanı dünya kamuoyuna yaymışlardı. Yunanlıların uydurduğu bu yalan, ünlü ressam Delaoix’ya “Sakız Soykırımı” adlı tabloyu yapacak ilhamı bahşetmiştir. Anılan tablo, halen Louvre Müzesinde sergilenmekte, dünyanın dört bir köşesinden gelen turistler arasında Türk aleyhtarlığı yaratan bir kanaatin oluşmasına yardım ve Yunan emellerine hizmet etmektedir. Yunanistan’ın, tarih sahnesine çıktığı günden itibaren, uluslararası platformlarda, önce Osmanlı İmparatorluğu ve daha sonra Türkiye aleyhinde sürdürdüğü plânlı, programlı ve sistemli düşmanca propaganda karşısında sivil, resmî, hemen hemen her kurum ve kuruluş, en haklı olduğumuz dâvaları uluslararası camiaya anlatamadığımızdan; her zaman haksızlığa uğradığımızdan yakınmaktadırlar.

Yunanlılar, Sisam adasında bir ayaklanma başlatmışlar ve Osmanlı ordusunun ayaklanmayı bastırmak üzere harekâta başlaması üzerine, Türk ordusunun ada halkına türlü eziyetler ve zulüm yaptığına ilişkin yanlış, yalan haberleri sistemli bir şekilde Avrupa ülkelerine yayarken, o dönemde bir İngiliz generali konuya ilişkin görüşlerini ve Türklerin haklılığını dünyaya anlatamamasının sebebini özetle şu şekilde dile getirmişti:

“Sisam adası olayları, gerek Yunanlılar, gerekse yerli Rumlar tarafından Avrupa’ya pek uydurma hikâyeler hâlinde aktarıldı. Türkler ise, aleyhlerinde neler söylendiğinin farkında olmadıklarından veya söylenenlere kıymet vermediklerinden sustular. Kendi savunmalarını yapmayan Türkler, kolayca barbarlık damgasını yediler. Şükredelim ki Türkler, asılsız yakıştırmalara ve isnatlara cevap verecek yayın organlarından mahrumdular. Böylece, Hristiyanlık âleminin namus ve şerefi lekelenmekten kurtuldu.”

Yunanistan, tarih sahnesine çıktığı günden itibaren politikasını üç temel esasa dayandırmıştır. Bunlardan birisi “Megali İdea”, diğeri “Türk düşmanlığı” ve bir diğeri de“Sorunlarının hallinde büyük devletlerin himayesini ve desteğini kazanmaktır.” Yunanistan 150 yılı aşkın bir zamandan beri politik hedeflerine ulaşmada, propagandayı dış politikalarının en etkili bir vasıtası hâline getirmiştir. Denilebilir ki, Yunan yayılmacılığının en güçlü bir silâhı hâline gelen yalanlarla dolu propagandayı mahir bir şekilde kullanan Yunanlıların tarihi baştan aşağı “büyük devletlerin himayesi ve destek tarihidir”(3). Bu bakımdan büyük devletler, tarih boyunca, Yunanistan’ı zayıf düşürecek bir politika izlemekten özenle kaçınmaktadırlar. Bunu çok iyi bilen, her fırsatta çok iyi değerlendiren Yunanlılar, hemen hemen tarihin her döneminde Çarlık Rusya, İngiltere, Fransa ve daha sonra ABD ile Avrupa’nın diğer ülkelerinin desteğini kazanarak ve himayelerine sığınarak Osmanlı İmparatorluğu’ndan devamlı toprak ilhak edip, sınırlarını sürekli bir şekilde Osmanlı Devleti’nin aleyhine genişletmiştir.

Yunanistan’ın istiklâlini kazanmasında önemli rol oynayan ve tarih sahnesine bir devlet olarak çıktıktan sonra onu himayesi altına alan İngiltere, 1865 tarihinde İonien denizinde hükümranlığı altında bulundurduğu Kefalonya ve Korfu adaları (yedi adayı) Yunanistan’a hibe etmişti. İngiltere’nin bu jesti, Yunanistan’ı sükûnete sevk edeceği yerde, bilakis, onun “Büyük ide”sini kamçılamış ve Yunan emperyalizmine yeni bir hız vermişti(4).

Rusya’nın, 1877-1878 Harbi’nde Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yarattığı tehdit ve tehlike karşısında Osmanlı hükûmeti Kıbrıs’ı geçici olarak İngiltere’ye kiraya vermişti. Bunun üzerine Yunan devlet adamları, İngiltere’nin bir gün bu adayı da, İonein denizindeki yedi ada gibi Yunanistan’a hibe edeceğine yürekten inanmışlar ve hep bunun keklentisi içinde olmuşlardı.

Bir Osmanlı toprağı olan Girit adası, yine zamanın büyük devletlerinin Osmanlı Hükûmeti’ne yaptıkları ağır baskılar ve Yunanistan’a sağladıkları her türlü destek sonucu Yunanistan’a ilhak edilmişti. Yunanistan’ın, yıllardan beri Kıbrıs’ta oynamak istediği siyasî oyunlarla Girit’te gerçekleştirdiği “ENOSİS” arasında büyük bir benzerlik bulunduğundan Girit meselesine özetle değinmenin faydalı olacağı görüşündeyim.

Mora’da Yunan ihtilâli patlak verdiği zaman Girit’te de bazı karışıklıklar zuhur etmiş, fakat bu ayaklanmalar kısa zamanda Türk ordusu tarafından bastırılmıştır.(5)

İlk Girit isyanı Rusların Çeşme’de Osmanlı donanmasını yakmasından hemen sonra, 1770 yılında başlamıştı. Ruslar, Papazoğlu isminde bir Rum’u Kandiye’ye çıkararak Girit Rumlarını isyana teşvik etmişlerdi. Fakat Rus filosu çekilir çekilmez, terk edildiklerini anlayan Giritli asiler Osmanlı yetkililerine teslim olmuşlardı. Bunu müteakip, Yunanlılar, 1841 ve 1848 senelerinde, Girit’te iki isyan daha başlatmışlar, fakat bu isyanlar Türk ordusu tarafından bastırılmıştır(6).

Bir yandan Rus ajanları tarafından kışkırtılan, diğer yandan Yunan komitacıları tarafından desteklenen Giritli Rumlar, 16 Ağustos 1866 tarihinde yeniden isyan etmişler ve Selino kazasındaki Müslüman ahaliyi kılıçtan geçirmişlerdir. (1760 senesinde Girit’te 200.000 Müslüman’a karşı yalnız 60.000 Hristiyan bulunuyordu) Kısa bir süre sonra Ada geneline yayılan isyan ciddî bir durum arz ediyordu. İsyan eden çetelere yardım etmek üzere içinde çok sayıda Yunanlının ve ajanın bulunduğu yardım kuvveti adaya çıkmış ve isyana fiilen katılmıştı. Türk ordusu asilere karşı harekete geçmek isteyince, 2 Şubat 1867 tarihinde asiler Avrupa devletlerine müracaat ederek Hristiyan ahalinin korunmasını istemişlerdi. Sonunda Yunanlılar, basın yayın organları vasıtası ile yayınladıkları iftira ve yalan dolu haberlerle büyük devletlerin Yunanistan’ın yanında yer almalarını sağlamışlardı. Sözü edilen devletler 1856 Paris Andlaşması’nın hükümlerini çiğneyerek(*) Ada’daki gayri muharip Hristiyan ahalisinin korunması emrini verdiler. Bu hareketi protesto eden Âli Paşa:

“Türkiye’nin dostları üzerinde yapılan tazyik, gazeteler vasıtası ile yayınlanan iftira ve şaşırtıcı bir yalan sistemi, ailelerin kurtarılması namıyla ortaya atılan yepyeni bir müdahale sisteminin doğmasına vesile teşkil etmektedir. Bunun neticesinin, ailevî endişelerini bertaraf etmek suretiyle, asilere tam bir hareket serbestisi vermek olacağı şüphesizdir.” diyordu.

Osmanlı Hükûmeti, 1868’de ayaklanmayı bastırarak Ada’ya oldukça liberal bir rejim bahşetti. Giritliler bir takım siyasî imtiyazlar elde ettilerse de(7) Yunanistan’ın teşviki ve büyük devletlerin desteği ile Girit’te ayaklanmaların ardı arkası kesilmedi. Girit’in Yunanistan’a ilhak edilmesine kendi zaman dilimi içinde yeniden dönülecektir.

Yunanistan’ı kuran ve onu her zaman koruyup himaye eden büyük devletler, bu defa da, 21 Temmuz 1881 yılında yapılan Osmanlı-Yunan Andlaşması’nda Yunanistan’ın yenilgisini zafere dönüştürmüşler ve Osmanlı İmparatorluğu’na, siyasî ve askerî baskılar yaparak Tesalya ovası ile Epir’in küçük bir parçasının (13.000 km2 toprağı) Yunanistan’a bırakılmasını sağlamışlardır. Böylece, dünya tarihi, savaşta yenik düşen bir ülkenin toprak kazancı sağladığına ilk defa tanık olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun politik bir zaaf sonucu, Girit’e bir Hristiyan valiyi atamasından, Girit halkına tanıdığı imtiyazlardan ve büyük devletlerin sık sık Girit sorununa yaptığı müdahalelerle ada üzerinde sağladığı vesayetten cesaret alan Yunanistan, Girit’teki Rum halkını mütemadiyen isyana teşvik ederek, onlara maddî, manevî her türlü desteği sağlamak suretiyle bir ayaklanma başlatmıştı. İki bin kişilik bir asi grubu, 14 OCAK 1897’de Hanya’yı muhasara ederek Müslüman ahaliyi boğazlamışlardı. Asilerin Kandiye’de katliâm tehditleri savurmaya başlaması üzerine, Müslüman halkın mal ve can güvenliği tamamen ortadan kalkmıştı.

Sultan’ın fermanı ile 1 EYLÜL 1896’da Ada’da askerî birlikler azaltıldığından ve jandarma sahil istihkâmlarında toplandığından katliâmlar karşısında etkisiz ve yetersiz kalmıştı. Ada’yı içten içe kemiren bu karışıklıklardan sonra, Yunan Hükûmeti, “Yalnız Yunan tebaalarının değil, en büyük tehlikelerin tehdidi altında bulunan bütün Hristiyanların imdadına koşmak” amacı ile iki zırhlısını Girit’e göndermiş ve Harbiye Nazırı’nın emri ile, Albay Vassas komutasında 2000 kişilik bir kuvveti, 14 ŞUBAT 1897 günü Ada’ya çıkarmıştı. Böylece, Yunanistan, sulh zamanında harp ilân etmeden, Türk topraklarına tecavüz ediyor, devletler hukukunun kurallarını çiğnemekte beis görmüyordu. Bu durum karşısında Osmanlı İmparatorluğu, Yunanistan’a harp ilân etti. Ethem Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Dömeke Meydan Muharebesi’nde Yunan kuvvetlerini mağlûp ederek Tesalya’ya girdi. Türk ordusu Atina’yı tehdide başlamıştı. Avrupa, kurtardığı Hristiyan bir millet üzerinde Türklerin zafer kazanmasına müsaade edemezdi. Bu nedenle, başta İngiltere olduğu hâlde büyük devletler, derhal müdahale edip Türk ordusunun taarruzunu durdurdular ve Osmanlı İmparatorluğu’na baskı yaparak 4 ARALIK 1897’de “İstanbul Barış Andlaşması”nın imzalanmasını sağladılar. Andlaşma gereğince Osmanlı İmparatorluğu, Tesalya’yı tahliye ediyor ve Yunanistan da, Girit’teki askerlerini kayıtsız şartsız çekiyordu. Fakat Avrupalılar Girit’i vesayet altına alıyorlardı. Bu maksatla, büyük devletlerden her biri 100 kişilik bir kuvveti Ada’ya çıkarmışlardı. Yeni andlaşmaya göre Girit, Osmanlı hâkimiyetinde kalıyordu. Ama hakikatte Girit, Avrupalılar tarafından işgal edilmiş ve artık fiilen Türk toprağı olmaktan çıkmıştı. Ada, lâfzen Sultan’ın hâkimiyeti altında idi. Hakikatte bir Yunan eyaleti gibi idare ediliyordu.(8)

Osmanlı İmparatorluğu’nu tek başına ortadan kaldıramayacağını çok iyi bilen Yunanistan, Balkan devletleri arasında, Türklerin aleyhinde sürdürdüğü propaganda ile onları, aralarındaki düşmanlıkları ve güvensizlikleri bir kenara bırakarak Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir ittifak oluşturmaya ve onunla harp etmeye ikna etmiş, bu şekilde, 1912-1913 Birinci Balkan Harbi başlamıştı.

Osmanlı donanmasının 1827 yılında Navarin’de yakılmasından sonra Batı Ege kıyıları Yunanistan’a geçmiş ve Ege denizi Türkiye ile Yunanistan arasında paylaşılmıştı. Yunan ulusal devletinin kurulmasından (1829), Birinci Balkan Harbi’nin (1912) başlamasına kadar geçen süreç içerisinde Osmanlı hâkimiyeti altında bulunan Ege’de yeni bir denge oluşmuştu. Ege’de bu dengeyi ilk bozan İtalya olmuş ve 1912 yılı bahar aylarında, Anadolu’nun doğal uzantısı durumunda olan Oniki Ada’yı (Dodecanese)(*) işgal etmişti(9).

Bunun hemen ardından, Osmanlı donanmasının Ege’deki zafiyetinden yararlanan Yunanistan, donanmasını İngiliz amirali Tufnell’in hazırladığı taarruz plânına göre, 18 EKİM 1912 günü Pire limanından hareket ettirerek Çanakkale ağzında bulunan ve donanmanın ilk hedefi olan Limni adasını savaş vermeden işgal etmişti (21 Ekim 1912). Büyük devletlerin, bu işgal karşısında suskun kalması üzerine Yunanistan, sırası ile Gökçeada (İmbros) ve Taşoz (Thasos), ertesi gün Semadirek (Samothraki), üç gün sonra Prara, Bozcaada’yı (Teredos) işgal etti (7 KASIM 1912). Bunları Nikarya (17 KASIM 1912), Midilli (Milylene) (21 KASIM 1912), Sakız (Chios)’ın (24 KASIM 1912) işgali takip etmiş ve Ege’de boğaz önü adaları ile Doğu Ege adaları Yunanistan’ın eline geçmişti. Böylece, Ege’de Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğinde bulunan adalar, İtalya ile Yunanistan arasında paylaşılmış ve Ege’deki denge Osmanlı İmparatorluğu’nun aleyhine olacak şekilde kökten bozulmuştu(10).

Londra Barış Konferansı’nda (28 ARALIK 1912), Osmanlı delegeleri Balkan ülkelerinin toprak isteklerini yerine getirirken Edirne’den vazgeçilmeyeceğini ve Ege adalarını Yunanistan’a bırakılmayacağını kesin bir dille ifade ediyordu. Çanakkale Boğazı ile İzmir limanı arasındaki bölgeye dizilmiş olan Doğu Ege adaları (Midilli, Sakız, Sisam), Batı Anadolu’nun Ege’ye çıkış yolu üzerinde olup, Türkiye için hayatî önem taşıyordu. Türkiye, Yunanistan’ın Anadolu kıyılarına kadar dayanmasına asla razı olamazdı. Bu durumda, Birinci Londra Barış Konferansı, 6 OCAK 1913 tarihinde kesilmişti. Bunun üzerine başta İngiltere ve Fransa olduğu hâlde büyük devletler, Osmanlı İmparatorluğu üzerinde baskılarını artırmışlardır. Barışın yapılabilmesi için Osmanlı Hükûmeti’nin gerilemesi ve ödün vermesi gerektiğini ileri sürüyorlardı. Londra barış görüşmelerinin kesilmesi üzerine kendi aralarında on gün kadar süren yoğun görüşmelerden ve yazışmalardan sonra bir ortak nota hazırlayarak, 17 OCAK 1913 günü söz konusu notayı Osmanlı Hariciye Nazırı’na sundular.

(Bu konuya önümüzdeki sayıda da devam edeceğiz.)

DİPNOTLARI

(*) Megali İdea: Bizans İmparatorluğu’na ait toprakları ele geçirip merkezi İstanbul (onların deyimi ile Kostantinopolis) olduğu hâlde iki kıtaya (Avrupa ve Asya) uzanan ve beş denize açılan (Ege denizi, Karadeniz, Akdeniz, İonien denizi ve Adriyatik denizi) Grek İmparatorluğu’nu (Büyük Yunanistan’ı) kurmak olarak özetlenebilir.

(*)Megali İdea’nın temel hedefleri özetle şunlardır:

• Bizans İmparatorluğu ile Rum Pontus devletlerinin yerine “Helen İmparatorluğu”nu kurmak ve İstanbul’u bu imparatorluğun merkezi yapmak.

• Yunanistan, Epir’i, Makedonya’nın tamamını ve Güney Bulgaristan’ı hayalî imparatorluğunun bir parçası saymaktadır.

• Batı Anadolu ile Ege denizindeki bütün adaları ele geçirmek ve Ege denizini bir Yunan gölü yapmak.

• Kıbrıs’ı ilhak etmek. (ENOSİS).

• Batı Trakya Türklerini yok etmek.

• Ege denizi üzerindeki hava sahasına tamamen hâkim olmak.

• Türkiye’yi Avrupa’dan siyasî, ekonomik ve askerî yönden soyutlamak.

(*) Paris Muahedesi’nin 9. maddesinin son fıkrası şu hükmü âmirdir: “...Hiçbir hal ve şartta, akit devletler, gerek tek tek ve gerekse müştereken, majeste Sultan’ın ne tebaaları ile ve ne de imparatorluğun dahilî iradesi ile ilgili işlerine müdahale etmeyeceklerdir.”

(*) Oniki Ada (Dodecanese): Bu takım adalar gerçekten 14 adadan oluşur: Rodos, Hereke (Halki), İlyaki (Tilos), Sümbeki (Simi), İncirli (Nesiros), İstanköy (Kos), Kilimni (Kalimnos), Leros, Patnos, Lipsos, Koçbaba (Astrapolya), Kerpe (Karpotos) ve Kasot (Kasos).

YARARLANILAN ESERLER VE DİPNOTLAR

1- Dr. Şükrü TORUN; 1956, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan Arasında Kıbrıs’ın Politik Durumu; Gazeteciler Matbaası İSTANBUL, S. 72-73.

2- Bilal N. ŞİMŞİR; 1982; Ege Sorunu, Belgeler, Cilt II (1913-1914), Türk Tarih Kurumu Basımevi ANKARA, S. 431

3- (E) General Nurettin TÜRSAN, 1987 (3 ncü baskı); Yunan Sorunu, ANKARA, S. 23.

4- Dr. Şükrü TORUN; 1956, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan Arasında Kıbrıs’ın Politik Durumu; Gazeteciler Matbaası İSTANBUL, S. 74.

5- İbid, S. 75; (6) . İbid, S.75; (7) İbid, S.76; (8). İbid, S.77-78.

9- Bilal N. ŞİMŞİR; 1982; Ege Sorunu, Belgeler, Cilt II (1913-1914), Türk Tarih Kurumu Basımevi ANKARA, S. XII.

10- İbid. S.XVII;