1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Kerkük’e tutsak

Zeynep Uluant
Emine Işınsu ile ilk karşılaşmam ben henüz küçük bir çocukken annemlerin evinde olmuştu. O görüşmemizden tek aklımda kalan güzelliğiydi. Sonraları biraz büyüyüp şuurlanmaya başladığımda kendisinin, önemli kadın edebiyatçılarımızdan Halide Nusret Zorlutuna’nın kızı olduğunu öğrenmiştim. İlk romanı Küçük Dünya’yı okuduğumda ise hayran kalmıştım. Daha sonra sırasıyla, Azap Toprakları ,Çiçekler Büyür, Sancı, Cumhuriyet Türküsü geldi. Fakat nedense son yazdıkları bana hiçbir zaman Çiçekler Büyür’deki İlay’ın Stefan Karov’a karşı verdiği mücadeleyi, akça bardak layt motifini unutturamıyordu. Sonradan anlayacaktım ki asıl unutamadığım ve belki de hazmedemediğim husus, bu usta romancımızın hepsi de ayrı birer değer olan ve fevkalâde akıcı bir üslûpla kaleme alınan eserlerinin lâyık olduğu kadar tanıtılamamış olmasıydı.

İşte bu duygu beni onunla görüşmek için Ankara’ya kadar sürükledi. Evinin kapısını açtığında, artık altmışlı yıllarını sürmekte olan bu güzel kadını ilk bakışta tanıdım. Sanki bana kapıyı açan o değil de Halide Nusret idi. Geçen seneler onu annesine büsbütün benzer hâle getirmişti. İki saate sığdırmak zorunda kaldığımız sohbet esnasında sağlığının çok da iyi olmadığını görmek beni üzmüştü. Zira o benim gözümde annemden yedi yaş küçük ve otuz küsur sene evvel evimizde gördüğüm genç, güzel kadındı. Fakat beni asıl üzen ve düşündüren kısa hâlleşmemiz esnasında kendisine bâzı kesimlerce revâ görülen haksız muameleydi. Ona Faşist Karı adını t akanlar ve kitaplarını kasten satmayanlar asıl zararda olanın kendileri olduğunu acaba biliyorlar mıydı?

Selim İleri, Sâmiha Ayverdi’nin İstanbul’unu anlattığı yazısında aynen şöyle diyor: “Edebî eserleri, sağ ya da sol dünya görüşlerinin tırpanlayışlarıyla değerlendirmek, bizde eski hastalıktı.Ve Türkiye’ye çok vakit kaybettirdi. Hastalıktan bugün kurtulduk mu bilmiyorum?”

Emine Işınsu’dan dinlediklerim daha yeni vuku bulan hâdiseler olduğuna göre anlaşılıyor ki henüz bu hastalıktan kurtulamamışız.

Gene o görüşmemiz sırasında Tutsak1 adlı romanında Kerkük dâvâsının ele alındığını öğrendim. Bir yandan da bu kitabı şimdiye kadar neden okumamış olduğumu düşünerek kendimi sorguluyordum. Hele içinde bulunduğumuz şu günlerde Kerkük derken içim cız ediyor, bir zamanlar bizim olan bu topraklardaki soydaşlarımızın yaşadıkları karşısında elimiz kolumuz bağlı oturmak pek girân geliyordu. Bu duygularla Ankara’dan İstanbul’a dönerken otobüste bir solukta okuduğum Tutsak romanı âdetâ hislerime tercüman olmuştu. Işınsu Hanım’ın söylediğine göre solcuların propagandalarına karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkan bu kitap, ilk baskısının ardından nedense uykuya yatırılmıştı. Seneler sonra 2004 yılında Kerkük meselesi –maalesef- tekrar gündeme oturunca yayınevinin talebi üzerine yeniden basılan Tutsak bence modern bir hoyrat, dünden bugüne usta dönüşlerle hele hamâsî diliyle mükemmel bir tezli roman örneğiydi. Ama gene de Pınar Kür romanları kitapçıların ön raflarında yer alırken aynı âilenin sağ kanadını temsil eden Emine Işınsu, âdeta inzivaya çekilmişcesine gözlerden uzak durmayı tercih ediyordu.

İşte kitabın bir Kerkük hoyratını andıran bölümlerinden sadece bir örnek:

Bilir misin Irak Türkleri, Musul’dan Bağdat’a uzanan dar bir şerit üzerinde otururlar. Köyleri, kentleri hep bu dar şerit üzerindedir. Telafer, Yunus Peygamber... Erbil, Kuştepe, Altınköprü... Kerkük ve daha birçokları yazın sarı sıcağı yakar insanları, kışın kuru soğuğu dondurur. İşte bu yanan, donan insanlar, bizim insanlar, Turan’ın insanlarıdır. Anadolu, dilini, dinini, töresini, kültürünü paylaşır onlarla. Onlar, Anadolu’nun kahkahasına ortaktır, gözyaşlarına da. Anadolu çoğu kez, onların gözyaşlarını unutmak değil, Irak Türklerinin tümünü birden unutur. Kahkahalarını yine hiç duymaz. Çünkü onların kahkahaları yoktur. Hiç tutsak yörede tutsak kişinin gülmesi olur mu? ...........Bu esir yöre, Anadolu’dan da eski bir Türk yurdudur. Bâzı geceler, çok karanlıkta daracık sokaklardan geçerken, bir ses duyarsanız; kalbinizin gümbürtüsü zannedersiniz. Halbuki o, Orta Asya akıncılarının nal sesleridir. Şimdi bu sokaklarda yalnız sedaları kalmıştır. Kalbinizde duyarsınız, çünkü o sedalara, bu sokaklar dar, meydanlar dar gelir.

Kerkük dâvâsı yanlış yapılmış bir evlilik ve platonik bir aşk çerçevesinde öyle ölçülü ve duyarlı bir şekilde verilmiştir ki o yüzden okuyucu zaman zaman kendini bir hoyrat dinliyormuşcasına o toprakların seline kaptırır.

…Ve 5 Haziran 1926 günü; Türkiye, Irak, İngiltere arasında, “Musul Antlaşması” imzalanır; Türk toprakları yarılır, ana evlâttan ayrılırken, o saatlerde Suphi Bey’in oğlu dünyaya geldi. İsmini Muhammet Tarık koydular ve bebeği, sanki bir gün, bu uğursuz antlaşmayı yakıp küllerini havaya savuracak bir kahraman olarak, Tanrı tarafından, Kerkük’e gönderilmiş bir elçi saydılar.

Suphi Bey hoyratını yakıp; Derde kaldı-Kaş göz derde kaldı-Merdler göç etti gitti- Devran nâmerde kaldı…diye ağlıyor, şimdi de ümidini Tarık’a bağlıyordu.

Bu yüzden bellediği ilk kelimeler,”Türkiye”,”Turan” oldu bebeğin.Bir kan dâvâsı düştü küçük yüreğine, gözleri ilk Musul’un kanlı gömleğini gördü.

Pekiyi ya bu soylu dâvâyı asıl görmesi gerekenler nerede? Bu ateş bir bebeğin gönlüne düşüp onda büyüyerek canını vermesine sebep oluyor da asıl o sevdadan nasiplenmesi gerekenler yani başımızdakiler nasıl bu kadar gafil ve duyarsız olabiliyorlar? Sadece koltuk ve itibar sevdası mıdır onları iktidarda farklı muhalefette farklı konuşturan? Yoksa onlar Musul’un kanlı gömleğini görmektense geçici koltuklarının ihtirasına kapılıp üzerlerine giydikleri gömleklerinin markasından başka bir şey görmez hâle mi geliyorlar? Ama unutmamalılar ki bu bir ateşten gömlektir ve onu giydirenin hazırladığı ateş bu dünyadakinden çok daha yakıcı ve yargılayıcıdır vesselâm…

DİPNOTU

1-Tutsak, Emine Işınsu, s 229, Elips kitapta 1. basım 2004