1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Kemal’in öğretmenlerinden Sokrates’in öğretmenlerine

Turgay Tüfekçioğlu
TÜRK Devletinin temel direği, cumhuriyetimizin bekçileri öğretmenlerimizdir. Çünkü; Türk milletini yapılandıran, toplumu çocukluk çağlarında kucaklayıp hiç yılmadan gençlik çağları boyunca eğitip sonuçta ona millet olma özelliklerini kazandıran, hiç kuşkusuz Türk öğretmenleridir. Türk çocuklarını ana kucağından alıp okutan, eğiten, hayata hazırlayan öğretmenlerimiz bugüne kadar bu millî görevde kendilerini Türk milletine adamış, bu uğurda hiçbir fedakârlıktan çekinmemişlerdir. Bu gerçeği çok iyi bilen “AB Cephesi Muhipleri”, bu günlerde son çengellerini de öğretmenlerimize attı.

Cumhuriyetimizin genç neslini bugüne kadar bin bir fedakârlıkla yetiştiren, bu görevi aldıkları üç kuruş maddiyatın kesinlikle karşılığı olarak değil sadece ve sadece sahip oldukları millî şuurlarının gereği olarak yapan cefakâr öğretmenlerimize şimdilerde; AB Gençlik Programları çerçevesinde “SOKRATES Programı” adı altında AB muhipleri tarafından el atıldı.

AB’nin yeni yıkım hedefi olan öğretmenlerimiz için şimdiye kadar milletimiz tarafından birçok tanımlama yapılmıştır. “Eğitim ordusunun askerleri”, “irfan ordusunun erleri”, “cumhuriyetimizin temel taşları”, “fedakâr öğretmenlerimiz”, vb. gibi güzel sözler söylenmiştir. Ama onlar için söylenmiş "Kemal’in Öğretmenleri" tanımlamasının ayrı bir yeri vardır. "Kemal’in Öğretmenleri" sözü, 18 Aralık 2002 akşamı Ankara’daki evinin önüne geldiğinde kahpece şehit edilen rahmetli arkadaşım Dr. Necip HABLEMİTOĞLU’nun bir makalesinin adıdır. O güzel insanın, Türk milletine Kanice ve Uyvar adlı iki Türk kızı hediye etmenin yanında arkasında bıraktığı belgeleri içinde belki de en önemlisi “Kemal’in Öğretmenleri” adlı yazısıdır. Sayın arkadaşım Hüseyin Taviloğlu bana bir keresinde demiştir ki: “Necip Hablemitoğlu’nun “Kemal’in Öğretmenleri" adlı makalesini okuyup da ağlamayanın millî hislerinden şüphe edilmelidir.” Bu söze aynen katılıyor ve diyorum ki “KEMAL’İN ÖĞRETMENLERİ”ni, Kuvay-ı Milliyecileri yani Türk milliyetçiliğini kökten yok etme saldırısı olan “SOKRATES ve diğer AB Gençlik Programlarını” bu yazıyı okuduktan sonra öğrenip, haber alıp da hâlâ kayıtsız kalanlar varsa bence onlar fikren felç olmuş kimselerdir. En azından böylelerinin kendilerini artık milliyetçi olarak tanımlamamaları gerekir.

Rahmetli Dr. Necip Hablemitoğlu’nun “KEMAL’İN ÖĞRETMENLERİ” makalesini okumamışlar için o yazısının baş ve son kısmından alıntılar yaparak şehit arkadaşımın anlam dolu o görüşlerini aşağıda özetlemek istiyorum:

“Ukrayna’nın Moldova sınırındaki Bolgrad kasabasının Ortodoks mezarlığında bir Türk’ün yattığını hiç biliyor muydunuz?!. Bu bakımsız, unutulmuş, üzerini otlar bürümüş kabirde bir dönemin bilinmeyen tarihinin, koşulsuz vatanseverliğinin gömülü olduğunu yaşlı bir Gagavuz’un şu ifadesinden çıkarırsınız: “Burada KEMAL’İN ÜÜREDİCİSİ (öğreticisi- öğretmeni) yatıyor!”

Kemal’in Askerleri’nin (Kuvay-ı Milliyeciler) bu ülkeyi kurtardığını bilirsiniz. Bilirsiniz de, “Kemal’in öğretmenlerinin” Türkiye’den bin küsur kilometre ötede ne aradığını bilemezsiniz. Oysa başınızı biraz çevirip, bugün Gagauz Bölgesinde K.G.B., C.I.A., K.I.P., B.N.D., M.V.R. görevlilerinin, Rus, A.B.D., Alman, Bulgar, Yunan ve hattâ Norveç uyruklu Türkolog, gazeteci, “serbest araştırmacı” ve papazların, Bahaî ve Protestan misyonerlerinin ne aradığını araştırırsanız, Atatürk’ün de onu aradığını saptarsınız. Kısaca, Türkiye’nin ön bahçesinde, bir başka ifadeyle terk etmek zorunda kaldığımız eski vatan topraklarında ağırlığını arttırmaya çalışan Atatürk’ün, bu çabaya diğer ülkelerden en az 60 yıl önce başladığını görür, ileri görüşlülüğüne hayran kalırsınız. Sonra O’nun şu sözlerini hatırlarsınız: “...Rusya’dan bize sığınan siyaset adamı soydaşlarımız, kardeşlerimizdir. Dünyanın gittikçe karışan ve gittikçe tehlikeli bir istikbale yönelen tutumu muvacehesinde bizim durumumuza hususî bir önem vermelerini beklemek hakkımızdır. Şunu da takdir etmeleri lâzımdır ki, Türk milleti Kurtuluş Savaşı’ndan beri, hattâ bu savaşa atılırken bile, mahkûm milletlerin hürriyet ve istiklâl dâvaları ile ilgilenmeyi, o dâvalara müzaheret etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve istiklâllerine kayıtsız davranması elbette tecviz edilemez. Fakat milliyet dâvası şuursuz ve ölçüsüz bir dâva şeklinde mütalâa edilmemelidir. Milliyet dâvası, siyasî bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek, müspet ilme, ilgili usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O hâlde propagandalarda müspet usullere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler ilkin KÜLTÜR meseleleri ile ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük dâvasını böyle bir müspet ölçüde ele almış oluyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.” - Atatürkçülük III-Atatürkçü Düşünce Sistemi (Haz. Genelkurmay Başkanlığı), (İstanbul Millî Eğitim Bakanlığı Yayını, 1997). s.30

Onlar, ”Kemal’in Öğretmenleri” idiler! Gözlerini kırpmadan gösterilen Türk toprağına gitmişler, hayatları pahasına görevlerini sürdürmüşlerdi. Tıpkı şimdilerde güneydoğuda PKK’lı teröristlerce şehit edilen genç meslektaşları gibi! Ama Ali Kantarelli öğretmenin dışındakilerin ne adları ne de kabir taşları var! Ne giderken sormuşlar, ne de Tanrı cennetine uçmağa varırken! İlgi ya da hatırlanmayı bekliyorlar mı? Sanmıyorum, çünkü onlar Türklüğe hizmet yolunda ulaşabilecekleri en üst mertebeye ulaşmışlar. Ama yine de siz lütfen gözlerinizi kapatıp buz gibi soğuk bir ülkede başında haç dikili bir kabir hayâl edin ve içindeki şehitlerimize Ulu Tanrı’dan sonsuz rahmetler dileyin!.. Bir de gönül pınarınızdan süzülüp, kalp gözünüzden dökülecek sımsıcacık şükran ve sevgi dolu bir damla yaş!.. Hepsi o kadar... Evet, bir gün yolunuz Gagauz Yeri’ne düşerse, Çadır, Vulkaneşti, Taraklı gibi şehirlerde ve Kıpçak, Baurçi, Tomay gibi köylerde Gagauz soydaşlarımızın tertemiz Türkçelerini duyup bize olan duygusal yakınlıklarına tanık olduğunuzda artık bilirsiniz ki, bu bölgelerde “Kemal’in Öğretmenleri” görev yapmışlardır. Onların ulaşamadıkları Komrat ve çevresinde anadilini konuşamayan, Ruslaşmak üzere olan Gagauzları gördüğünüzde ise en büyük Türk Atatürk’ü minnet ve hayranlıkla anarsınız. Ve kendi kendinize sorarsınız, 2000’e bir ay kala Türkiye Cumhuriyeti, hem de bu kalkınmışlık ve eğitim düzeyinde Gagauzlara Rusça ve Romence bilen kaç ilkokul öğretmeni gönderebilir? İşte Atatürk farkı!.. O, Türkiye dışında yaşayan Türklerin sorunlarına hiç ama hiç duygusal bakmadı; hele hele hiç “ben Turancıyım” demedi; İstismara yeltenmedi; Bunun için de dünyanın kin ve nefretini üstümüze çekmedi, çektirmedi. Son derece akıllıca, sessizce, Türkiye’nin konumunu ve kaynaklarını riske atmaksızın gerçekçi bir strateji oluşturdu ve izledi. Örneğin, Hatay’da görevlendirdiği fedailerin başarılarını izledi ama sonucunu göremeden uçmağa vardı. Ve o, Tanrı cennetine ulaştığında Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya gibi ülkelerdeki Ali Kantarelli gibi nice “Kemal’in Öğretmeni” unutuldu, gitti. Bu gün onların ve ailelerinin çektikleri acıyı ve hasreti lütfen yüreklerinizde hissetmeye çalışın ve bu fedakâr akıncı vatan evlâtları için bir fatihayı esirgemeyin.” Aralık 1999, Dr. Necip HABLEMİTOĞLU.

Bu yazıyı yazan şehidimiz Dr. Necip Hablemitoğlu da Ankara Evrenkenti’nde (Üniversitesi’nde) Cumhuriyet Tarihi öğretmeniydi. Yardımcı doçentti, ama odası, masası, sandalyesi olmayan bir öğretmendi. Onu yıldırmak için hakları verilmiyordu. Ne acıdır ki rahmetli, ders aralarında özel arabasını çalışma odası olarak kullanıyordu, imtihan kâğıtlarını bile arabasının içinde okuyordu. Yani makamı verilmemişti, ama ona bunu yapanlar bilmiyorlardı ki, onun makamı Türk milletinin gönlüydü. O görevliydi, görev emrini baş öğretmen MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’TEN almıştı. Evet o da “KEMALİN ÖĞRETMENLERİ’NDENDİ”. Onun görevi KUVAY-I MİLLİYECİ olmaktı, görev süresi uçmağa varana kadardı, öyle de oldu: 18 Aralık 2002’de karlı Ankara akşamında evinin kapısına, yavrularına varamadan uçmağa vardığında görevinin başındaydı. Şimdi ruhu Kuvay-ı Milliyecilerle beraberdir. Adı Şerefli Türk Tarihi’ndeki yerini almıştır.

“Kemalin Öğretmenleri” Kurtuluş Savaşı’nda Kuvay-ı Milliyecilerdir. Savaş sonrasında da genç TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ Nİ kuran milletin irfan ordusunun erleridir. Başkomutan ve başöğretmen olan MUSTAFA KEMAL önderliğinde onlar; yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıç yıllarında susuz, yolsuz, elektriksiz, deftersiz, kitapsız ve kalemsiz köylerinde değil; dış ülkelerde de Batı Trakya’da, Balkanlarda, Kafkaslarda, Hatay’da, Bulgaristan’da da Atatürk’ün emriyle başta evlâd-ı fatihan olmak üzere tarihin cilvesiyle anavatandan uzak kalmış dış Türklere de öğretmenlik yapmaya koşmuş binlerce eğitim ordusu erleridir, onlar “KEMAL’İN ÖĞRETMENLERİDİR”.

İçinde bulunduğumuz bu zor günlerin Türkiye’sinde de “KEMALİN ÖĞRETMENLERİ” bağımsız, tekil (üniter), millî devletimizin bekçileridir. Şimdi AB Yıkım Süreci’nde meçhule sürüklenen Türkiye’de öğretmenlerimizin de içine sokulmak istendiği Sokrates programını inceleyelim:

4 Nisan 2003 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, “Sokrates Programı Rehber Adayları” konusunda valilikler aracıyla İl Millî Eğitim Müdürlüklerine bakan adına Genel Müdür Tolga YAĞIZATLI imzasıyla bir yazı göndermiştir. Yazıda özetle 23 ARALIK 2002 de Türk Hükûmetinin, 27 Aralık 2002’de de Avrupa Komisyonu’nun imzasıyla yürürlüğe giren “Hazırlık Tedbirleri” dönemi ile ilgili sözleşmelere göre SOKRATES (Genel Eğitim), Leonardo da Vinci (Meslek Eğitimi), Youth (Gençlik) programlarına 2004 yılından itibaren tam katılımın sağlanabilmesi için bu programları ülke genelinde tanıtacak rehberler lâzımmış! Bunun için de Türk öğretmenlerinin bu programlara katılımını ve başvurularını istiyor!!!

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Millî Eğitim Bakanlığı’nın tespit ettiği ve 24.06.1973 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu’na göre:

“TÜRK MİLLÎ EĞİTİMİNİN AMAÇLARI”

Genel Amaçlar

Madde 2.

Türk millî eğitiminin genel amacı, Türk milletinin bütün fertlerini;

1- Atatürk inkılâp ve ilkelerine ve anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk milletinin millî, ahlâkî, insanî, mânevî ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan;... yurttaşlar olarak yetiştirmek;...

Yukarıda verilen amaçların hedefi millî devletini koruyan ve kollayan bir milletin yetiştirilmesidir. Amaçları bu olan TÜRK MİLLÎ EĞİTİMİNİN Sokrates ve diğer AB Gençlik Programlarıyla kan uyuşmazlığı, ülkü uyuşmazlığı vardır. Bu konuları kapsayan uyum anlaşmaları son aylarda hızla geçmekte. Bu uyum paketleri içindeki Türk milletiyle olan doku uyuşmazlıklarını görüp Türk milletine göstermek Türk milliyetçisinin aslî görevidir. Gün, bu görevin engel tanımadan eksiksiz yapılacağı gündür.

Daha önce de yüzlerce defa yazdığımız gibi AB, ileride Avrupa’da bir federe devlet olma projesidir. Bu projede bağımsız, tekil (üniter) Türk devletine yer yoktur! Türk millî eğitimi kendi öğretmenlerini nasıl olur da bu yapıya sokup “rehber öğretmen” adı altında âlet etmek ister? “Kemalin Öğretmenleri”, bu güne kadar geçim sıkıntısıyla ezildiler, o yetmedi; şimdi de bu gibi kökü dışarıda olan, millî olmayan programlar vasıtasıyla “Sokratesin Öğretmenleri” mi yapılmak isteniyorlar?

Sokrates, kurulması hayâl edilen AB devletinin temel değerlerini ve felsefesini simgeliyor olabilir. İngiliz’i, Alman’ı, Fransız’ı, İtalyan’ı için kültürlerinin temelini oluşturuyor olabilir. Onlar için anlamlı ve değerli olabilir. Ama eski Yunan medeniyeti masalları, Türk kültürüne sahip olan Türk milletine kültür zemini oluşturamaz. Bunu en iyi sezecek ve bilecekler en başta cumhuriyetimizin bekçisi öğretmenlerimizdir. Bu inançla diyorum ki hiçbir öğretmenimiz rehberlik adı altında bu gibi programlara âlet olmayacaktır.

AB gençlik programlarının Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bir kısım Türk gençlerini ne hâllere getirdiğini hep birlikte gördük ve yaşadık. Kıbrıs’ta daha birkaç ay önce sokaklarda “TÜRKİYE’Yİ İSTEMİYORUZ”, “DENKTAŞ İSTİFA”, “AB YE EVET”, “TÜRK ORDUSU YAKAMIZDAN DÜŞ”, “TÜRK DEĞİL, KIBRISLIYIZ” diye bağıranlar bu tür gençlik programlarının eseri, yetiştirmesi ve beslemesi değil miydi? Şimdi de sıra ana vatandaki gençlerimize mi geldi? AB Muhipleri artık akıllarını başlarına almalı.

2003 yılında Türk millî eğitimi böylesi yurt dışından kaynaklı eğitim dayatmalarına kapısını açarken, başka devletlerdeki eğitime verilen öneme ve korumacılığa bir örnek verelim;

ABD 1990 sonrası dünyanın tek hâkimi olmak yolunda hızla ilerlerken eğitime ve özellikle de ilk öğretim çağı çocuklarına en büyük yatırımını yapıyor. ABD’de ilk öğretim okullarında öğretmen olmak isteyen adayların ses tonunun etkinliğinden, toplum içinde saygınlığına ve dış görünüşüne kadar incelenip aralarından öğretmenler özenle seçilirler. ABD’de yurt dışından gelip mühendislik, doktorluk, mimarlık yapılabilir. Hattâ prof olarak evrenkentlerde (üniversitelerde) hoca da olunabilinir. Fakat ABD’de ilk öğretimde yurt dışından gelen öğretmen çalıştırılmaz. Amerika ve diğer birçok ülke bilir ki milletin hamuru ilk okullarda karılıp yoğrulur ve pişirilir. O hamura yabancı el sokulmaz. Bu gerçeği en iyi kavrayan cumhuriyetimizin kurucu iradesi TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ, kabul ettiği TEVHİDİ TEDRİSAT KANUNU’YLA eğitimi millîleştirmiş ve Türk çocuklarını Türk öğretmenlerine teslim etmiştir. Sokrates ve diğer Leonardo da Vinci gibi AB gençlik programlarının hedefi ise AVRUPA VATANDAŞLIK BİLİNCİNDE GENÇLİK YETİŞTİRMEK’TİR. Bu hedefleri yayınlarında, kitaplarında, örütbağlarında (internet sitelerinde) açıkça belirtilmektedir. (www.deltur.cec.eu.ınt/ - www.europa.en.int - www.eureptr.org.tr - file///AI/LEONARDO DA VINCI.htm - www.eso-es.net - www.byegm.gov.tr. Şimdiye kadar duymadım diyenler için de bu yazıda tekrar belirtiyorum ki, AB hedefinin Türk milletini bitirmek olduğu ortadadır. Memleketimizin maddî mânevî tüm zenginliklerine her geçen gün artan bir hızda açıkça saldırılırken el konulma sırasının şimdi de Türk gençliğine geldiği açıkça görülüyor. Türk milleti olarak gençliğimizi kaybetmeyi asla düşünemeyiz. Öyleyse dış kaynaklı dayatmalara karşı durup tüm millî değerlerimize sahip çıkalım. Bu gerçekleri bilip, görüp de hâlâ görmezliğe gelenler ise İŞBİRLİKÇİLERDİR.

1914’lerde de, 1920’lerde de daha öğretmen okullarında okurken binlerce öğretmen adayı gencimiz Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da şehit olup Türk devletinin kuruluş harcını kanlarıyla sulamışlardır. Cumhuriyetimizi kuran iradede onların da yılmaz, yıkılmaz kararlılığı vardır. Onlar bedel olarak, gün gelmiş okullarını bırakıp koştukları cephelerde vatanları için, bağımsızlık için topluca canlarını da vermişlerdir. Edirne’de, İstanbul’da öğretmen okulları, tıp okulları hattâ liseler; cumhuriyetin ilk yıllarında öğrencilerinin tamamına yakını şehit olduğundan mezun verememiştir. Bunlar kolay unutulacak fedakârlıklar değildir. Bu cumhuriyet, yüz binlerce şehit verilerek, bir milletin ölümü göze almasıyla kurulmuştur. Onların çocukları, torunları olan bugünkü nesiller sahip olduklarının o şehitlerin emaneti olduğunu unutamazlar. Bu cumhuriyetin bedeli çok ağırdır. Masa başında, ayak oyunlarıyla milletimizin geleceği karartılamaz. AB bıçağı artık Türk’ün millî egemenlik kemiğine dayanmıştır. Sabır bitti, KUVAY-I MİLLİYE günleri geri gelmiştir.

Türk milleti her şeyi affeder, çünkü çelebidir, asildir, yumuşak başlıdır, tok gözlüdür ama bir şeyi asla unutmaz ve affetmez. O da: VATANA İHANET EDENİ, DÜŞMANLA İŞBİRLİGİ YAPANLARI.

Kurtuluş Savaşı’nda Bursa’da Yunan işgalinde Prens Abdullah lâkaplı bir işbirlikçi vardı. İngiliz altını cebinden hiç eksik olmazdı. Yunan hesabına çok işler görmüş, çok Kuvay-ı Milliyecinin kanına girmişti. Gün geldi Bursa’da eski Gemlik yolundaki Veysel Karani Türbesi yakınında cesedi bulundu ama kafası yoktu. Püskülsüz adlı Kuvay-ı Milliye yanlısı efe tarafından kafası kesilip telgraf direğine takılmış ve aynı direğe bir de yafta asılmıştı. Yaftada “Yunan âmâline (emellerine-gayelerine) hizmet edenin akıbeti budur.” yazıyordu.