1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

Kafatası ölçme hikâyesi

Orkun
Geçen ayın sonlarında bir gün Hürriyet gazetesini ellerine alanlar, birinci sayfada dehşetengiz bir başlıkla karşılaştılar. Bu “haber”de Atsız’ın kafatası ölçtüğü ilân ediliyordu. Esas haber iç sayfalardaydı ve okuyucuyu aydınlatan asıl malûmat orada veriliyordu. Yıllar sonra ortaya çıkmış olan “gerçeğe” göre Atsız müthiş bir kafatasçıydı ve eline pergel gibi bir âlet alıp önüne gelenin kafatasını ölçüyor, Türk olup olmadıklarını da yüzlerine karşı söylüyordu. İnanmamak için bir sebep yoktu, çünkü, gazeteye göre bu “ifşaatı” yapan, Atsız’ın büyük oğlu Yağmur Atsız’dı. Gerçi, haberden ayrı bir yerde, küçük puntolarla açıklayıcı birkaç satır vardı ama, o kısım ya hiç okunmayabilirdi, yahut okunsa bile karışıklığı önlemekten uzaktı.

Hürriyet’teki haberi okuyan birçok Türkçü hem bu gazetenin sorumlularına hem de haberde kaynak gösterilen Yağmur Atsız’a kızdılar. İlgili ilgisiz kimseler de gazetelerdeki köşelerinde bu konuyu ele alarak verip veriştirdiler. Yağmur Atsız da Tercüman’daki yazılarıyla suçlamalara cevap verince ortalık kızıştı. Sapla saman birbirine karıştı. Toz duman dağılınca da akıllarda, Yağmur Atsız’ın bir polemik ustası olduğu kaldı. Yani, asıl konu ve konunun nasıl çarpıltıldığı üzerinde pek durulmadı.

Olayın gerçek yüzü şuydu: Hayatının bir döneminde, kendisine yöneltilen yersiz suçlamaların etkisiyle bazı kimseler Atsız’ın hakikaten “kafatasçı” olduğunu sanıyorlardı. Yani, ırkçılığı sebebiyle, insanların kafataslarını ölçen ve onların ırkî durumlarını bu şekilde belirleyen biriymiş gibi görüyorlardı.. Onu yakından tanımayıp da ziyaretine gelenler arasında kendi kafatasının da ölçülmesini isteyenler çıkıyordu. Bu durum, Atsız’ı hem sinirlendiriyor hem de rahatsız ediyordu. Böyle densizliklere karşı lâfın para etmeyeceğini bildiği için, mizahî bir yolu tercih etmişti. İşin bu kısmını Yağmur Atsız’ın kaleminden aktaralım:

“Peki, Atsız kafatası ölçümlerini hangi araçla yapardı?

Bu “araç” her zaman yazı masası üzerinde duran ve yaklaşık 45 santim uzunluğunda bir tür pergeldi. Ancak bu “pergel”in bacakları, bildiğimiz geometri enstrümanında olduğu üzre dümdüz uzanmıyordu. Ayak uçları içeriye doğru mukavvesdi (kavisliydi).Ve bu uçlar sivri değil ufak topuzbaşlıydı. Sap tarafında ise yine pergellerdeki gibi üstü der ece taksimatlı bir yarım dâire ve bacakların açılıp kapanmasıyla mütenâsib (orantılı) olarak hareket eden bir gösterge vardı. Atsız “délinquant”ı bir iskemleye oturtur ve eline aldığı o esrâr-engiz ama o nisbetde de sihr-engiz araçla söz konusu “kafatası”nın, önden ve yandan olmak üzere iki ölçüsünü alırdı. Üstdeki göstergenin verdiği değerleri de bir kâğıda îtinâ ile not edip akabinde derin bir hesab-kitab ameliyesine girişirdi. Atsız’ın el yazısı -hani derler ya- inci gibiydi. Muhtemelen eski bir çağda hattât, en azından “müstensîh” bile olabileceğini söyleyebilirim. Ama nedense o “kafatası hesabları”nı öylesine bir kargacık-burgacık yazardı ki -objektif olarak- kendisinin bile nasıl okuyabildiğine hayret ederdiniz.

Neyse, toplama / çıkarma / çarpma / bölme / karekök netîceten “îlâm-ı hükm” safhasına gelirdi:

- Ooooo, Hanımefendi, en iyimser tahminlerimi bile fersah fersah aşacak ölçüde, neredeyse saf bir Türksünüz. Yüzde 98 virgül bilmem kaç…

Yâhut da:

- Offf, hiç ummadığım kadar endîşe verici.. Siz aslen nereliyim demişdiniz?

Velhâsıl, Mûmâileyh bu kafatası ölçme faaliyetine titizlikle ve onyıllar boyu devam etdi. Kullandığı (“Hitler’in özel armağanı!”) âletin gerçek mâhiyetini ise bir tek annemle ben bilirdik. Ölümünden kısa süre önce Atsız’ı mânevî evlâd edinen Dr. Rızâ Nur’un Terekesinden bir parçaydı bu…

“Havsala ölçme âleti”…Bu “havsala” kelimesi bugün zihnin “kavrayış yeteneği” anlamına kullanılır. “Havsalam almadı…Havsalama sığmadı”… Bu, kelimenin mecâzî anlamıdır. Aslında biyoloji olarak kadın vücûdunun “leğen” diye adlandırılan kısmını ifâde eder. Hekimler gebe kadınların, doğum sırası bebeğin fazlaca iri olması yüzünden birtakım komplikasyonlara uğrayıp uğramayacağını tahmîn için “havsala ölçümü” yaparlar…”

Bu satırlar, Yağmur Atsız’ın geçen ay yayınlanan “Ömrümün İlk 65 Yılı” adlı kitabından alınmıştır. Bu kitap, yazarın bir nevi otobiyografi-hâtırat karışımı eseridir. Ancak, kitapta kendi hayatından çok, vaktiyle tanımış olduğu bazı kimselerle ilgili hâtıraları ağırlık taşımaktadır. Bu arada, babası Atsız Beyden de bahseden bölümler bulunmaktadır. Kitapta yer alan hâtıraların hemen hepsi, bu arada tepkilere yol açan bölüm de, daha önce Türk Edebiyatı dergisinde yayınlanmıştı. Şimdi o yazılar toplanıp bir kitap hâline getirilmiş bulunuyor. Hürriyet’te muhabir olarak çalışan Sefa Kaplan, kitabın çıktığını haber alınca, Türk Edebiyatı dergisinden kendisine bir nüsha gönderilmesini istemişti. Kitap gönderilmiş, arkasından da Hürriyet’teki haber Sefa Kaplan imzası ile çıkmıştı. Bizde masa başı habercilik yaygınlaştığı ve böylesi, muhabirlerin de kolayına geldiği için, Sefa Kaplan, ilgi çekici gördüğü bir bölümü haber hâline getirmişti. Ancak bunu yaparken yazının bütününü almamış, okuyucuya ciddî görünecek bölümlerini seçmişti. Böylece, Atsız’ın gerçekten kafatası ölçen biri olduğu ve bu gerçeğin oğlu tarafından ifşa edildiği gibi bir görünüm ortaya çıkıyordu. Bizim necip basınımızda bu tarz yanıltıcı bir tutuma sıkça rastlanmaktadır. Okuyucuya ilgi çekici gelsin de gerisi ne olursa olsun! Sorumsuz ve pervasız anlayış budur.

Yağmur Atsız’ın kitabını okumamış bazı kalem sahipleri, Hürriyet’teki çarpıltılmış habere dayanıp tepki yazıları kaleme aldılar. Yani gazetedeki habere aldanarak yorumlar yaptılar. Öyle olunca da bir yanlışı başka yanlışlar takip etti. O yazıları yazanlar, ne Türk Edebiyatı’nda yayınlanan yazıları, ne de “Ömrümün İlk 65 Yılı”nı görmüşlerdi. Atsız’ın muzip ve şakacı yönünü bilmiyorlardı, oğlunun mizahî üslûbunun da farkına varmamışlardı. Bizim, kendilerine gazete köşeleri bulmuş böyle “yazar”larımız da var. Esasen kitabı görmüş olsalardı, orada Atsız’ın başka şakalarını da okuyacaklardı. Türkçüler hakkında ileri - geri söylentilerin dolaştığı günlerde, ilkokuldaki arkadaşları Yağmur’u bıktırıcı, dokunaklı sözler söyleyince, Atsız, oğluna Hitler’in kendi evlerinde saklandığı “sır”rını aktarmış ve bunu okuldaki en yakın arkadaşına, kimseye söylemeyeceğine yemin ettirerek anlatmasını tembihlemişti. Birkaç gün sonra da, siyasî şubeden beş altı memur, iki otomobille gelerek Hitler adında birinin evde saklanıp saklanmadığını araştırmışlardı.

Bir keresinde de, tuğgenerallikten emekli Şevki Mutlugil’le sohbet ederken, Suriye’nin bize yakın sınırında yaşayan Türkleri silâhlandırıp Bağımsız Bayır Bucak Cumhuriyeti ilân etmeyi, sonra Türkiye’ye savaş açarak Ankara’da idareyi ele almayı plânladığını söylemişti. Acaba, Şevki Paşa, bu harekâtın kurmay başkanlığını üstlenebilir miydi? Ve, böyle bir iş için ne kadar kuvvet gerekirdi? Mutlugil, hesap kitap yapmış, takviyeli bir piyade kolordusunun yetebileceği cevabını vermişti. Ancak, Atsız bunu çok bulmuş, eli sopalı otuz-kırk gencin yetip yetmeyeceğini sormuştu. Şevki Mutlugil, tamamen ciddî görünen bu şakanın farkına ancak o zaman varabilmiş ve kahkahayı basmıştı.

Ama, herkes, Şevki Mutlugil kadar feraset sahibi olamayabiliyor.

Merak edip işin aslını öğrenmek isteselerdi, Yağmur Atsız’ın kitabında o bahsin şöyle sonuçlandığını göreceklerdi:

“Atsız’ın mûtâd hârici bir mizâh anlayışı vardı ki, zaman zaman hulûlü zordu. Kendisine dâir “Kafatasçı” iddialarının mütemâdiyen tekerrürü biraz canını sıkdı tahmîn ediyorum. Bu meselelere ilgi duyanlar, 20. yüzyılın ilk yarısı şu “brakisefal/dolikosefal” yâni yuvarlak kafa/uzun kafa konularının harâretle tartışıldığını bileceklerdir. Nitekim Nazi Almanyası’nda bu kafatası özelliklerinden uyduruk bir “ilim”(!) çıkarma çalışmaları da herkesin mâlûmudur. Ama, Atsız’ın, gençliğinde ırkçılık teorilerine inanmakla berâber, bunu bir ”kafatasçılık” seviyesine indirgeyecek kadar aptal olmadığını zannediyorum. İsbâtı da Rızâ Nur’un “havsala ölçme âleti”

Düz ayak Türkçe’yle söylemek gerekirse Atsız bir an geldi şöyle söylendi kendi kendine zâhir:

“Ulan, kafatasçılık, öyle mi? O zaman ben sizlere bir kafatasçılık edeyim de görün!”

Rahmetli çok kafatasçıydı, çooook, çokkk!!!”

* * *

Çarpıtılmış haber olayı bir başka şeyi daha gösterdi: Atsız, sadece yazıları ve ana fikirleriyle tanınıyor. Şahsiyetinin temel özellikleri pek bilinmiyor. Sadece bir model, âdeta bir kalıp gibi sunuluyor. Türkçülük anlayışındaki gelişme safhaları dikkate alınmıyor. 1930’lardaki genç Hüseyin Nihâl ile ömrünün son yirmi yılındaki olgun Atsız tıpatıp aynıymış sanılıyor. Mücadele hayatını etkileyen yaradılışı ve mizacı arka plânda kalıyor. Demek ki, onu bütün yönleriyle ele alacak ve “aslına sadık” kalarak anlatacak yeni biyografik çalışmalara ihtiyaç var.

Doğumunun 100. yılı münasebetiyle ilân edilmiş olan “Atsız Yılı” sona ererken sormak gerekir:

- Vefatının üzerinden otuz yıl geçmiş olması acaba bir zaman kaybı sayılır mı?

Bu yazıdaki fotoğraflar Y. Atsız’ın “Ömrümün ilk 65 yılı” adlı kitabından alınmıştır.