1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı Mahkeme Günlükleri

İstanbul şairi olur da Van şairi olmaz mı?

Harun Şahin
VAN’da kaldığımız zaman zarfında çok çalışkan, tarifi yapılamayacak kadar sevimli, sadık ve tabiî ki memleket sevdasıyla coşan öğrencilerimiz olduğu gibi, her biri birbirinden güzel hâdiseler de yaşadık. Bu güzelliklerden biri de aklıma her geldiği zaman eski insanlara bir kez daha rahmet okuduğum, her aklıma gelince bir kere daha eski insanlara olan hayranlıklarımı depreştiren, Van’ın tanınmış şairlerinden muhterem Abbas Güven ile olan tanışmamız ve yaptığımız sohbettir.

Van Fevzi Çakmak İlköğretim Okulu tarih öğretmeni Murat Eryiğit Beyle beraberiz, yağmurlu ve soğuk bir akşam, kavlimize sadık kalabilmek için adresini bilmediğimiz bir yere doğru yürüyoruz. Kahvelerden, mahalle bakkallarından adres soruyoruz. Amacımız methini duyduğumuz bu muhterem şairi ziyaret edip sohbetinde bulunmak.

“Dedim çok sallanma karşımda benim,

Sözüme bakmadan sallandı kâfir.

Dedim ki, sevda var başımda benim,

Sözüme bakmadan yollandı kâfir.” diyerek bize şiirler okuyacak, sıcak sohbeti içimize bir sıcaklık, bir huzur, bir saadet duygusu saçacak bir kişinin varlığından da habersiz olarak yürüyorduk. Yağmurlu ve soğuk havada üşüyorduk.

Neden sonra Ali Paşa Mahallesini ve Ali Paşa Apt. bulduk, merdivenlerden çıkarken kapı açılıyor, karşımızda, uzunca boylu, biraz şişman, kalın kaşlı, gözlüklü 65 yaşlarında, kravatlı ve kazaklı, ciddî tavırlı, ama sevecen bakışlı bir beyefendi var. Lisan-ı hâl ve kısık bir sesle bizi buyur etmekte.

Bu Osmanlı beyefendisinin, torunu yaşındaki bizlere davranırken bile, asilzadeliğinden hiç taviz vermemesi aklıma rahmetli Erol Güngör’ün “Özlediğimiz Dünya” başlıklı yazısını ve husûsîyle “Ben doğduğum zaman Cumhuriyet kurulalı 15-16 yıl kadar olmuştu, bu yüzden ‘eski devir’ diye bilinen devri sadece eski adamlardan ve tarihî kaynaklardan öğrendim. Her şey bir tarafa, elli yaşından yukarı kim seleri görmeseydim, Türk terbiyesi ve âdâb-ı muâşereti denen şeyi öğrenemeyecektim. Türkçeyi de onlardan öğrendim. Dostluğu, vefakârlığı onlar arasında gördüm, huzuru onlar arasında duydum. Bugünkü cemiyetimizde edep ve terbiye çerçevesinde yakınlık kurmaya, hattâ hitab edilmeye lâyık herkes bu meziyetini ‘eski devir’ adamlarına borçludurlar”. ifadelerini getirdi. O yaşına ve sağlık durumunun nâmüsaitliğine rağmen, bizi apartımanın giriş kapısına kadar uğurlaması bir yandan gözlerimi yaşartırken, bir yandan da muhterem şaire verdiğimi düşündüğüm eziyetin utancı ile âdeta eridim.

Bir şair düşünün, her nefesinde yetiştiği çevrenin, içinde yaşadığı cemiyetin, milletinin kokusu olsun.

Her mısraında, bir tûtî gibi memleketini terennüm etsin.

İçinde yaşadığı muhitin bütün kültür unsurlarını satırlarına ve mısralarına döksün.

Buram buram bizim memleketimizin, bizim kültürümüzün, bizim insanımızın kokusunu saçsın...

İşte o, Vanlı Abbas Güven’dir.

Nasıl ki, Yahya Kemâl Beyatlı’yı duyduğumuz zaman İstanbul aklımıza geliyorsa Abbas Güven’i duyduğumuz zaman da Van aklımıza gelmelidir. Başka bir ifadeyle Yahya Kemâl için İstanbul’un ifade ettiği mânâ ne ise Abbas Güven için de Van’ın taşıdığı kıymet odur. Çünkü o, Yahya Kemâl misâli, Van’ı ve Van kültürünü şiirlerinde ve- her satırı unutulan, bir hazineyi ifşâ eden- nesirlerinde en ince teferruatıyla işlemiştir.

“Harun, Harun!.. Bu Van’ın her tarafı Türklük rüyâsı ile yoğrulmuştur. Şimdi sokaklara bakıp da Vanlılar hakkında kötü düşünme. Bundan 20 sene evvel yoldan geçen uşağın kimin olduğunu herkes bilirdi, kimse gece yatarken kapısını kilitleme ihtiyacı hissetmezdi. Terör ve bunun neticesi yaşanan göç Van’ı mahvetti.” diyerek içini çekmesi de terörün sosyal boyutunun ne kadar tahripkâr olduğunu bize anlatmaya yetti.

Şairin “Van’dan Esintiler” isimli şiir kitabını okumaya başladığım zaman insanı hayrete düşürecek kadar derin bir Van sevgisiyle karşılaştım. Öyle ki Van evlerinden tutun da, Van otlarına, Van kedisine, Van ağzına, Van şenliklerine, Van’ın meşhur yemeği “Geledoş”a, Van Spora, hattâ Van Gölü Canavarına varıncaya kadar her konuda şiirler yazmış.

Van sevdalısı ve ömrünü sevdasına hizmet etmekle geçiren şairimizin üslûbu, aşk ve tabiat şiirlerinde Karacaoğlan’ı hatırlatırken, ıstırap şiirlerinde de Azerbaycan’ımızın kıymetli şairi Mikâil Azaflı’yı hatırlatmaktadır. Hele:

“Ben bilirim bu yolun ucu yok, yok bucağı.

Otuz beş bahar geçti, otuz beş kışa döndüm.

Terk edeli o dilber, o sevdalı kucağı,

Çekenler bilir ancak, ne zalim güne döndüm.”

mısraları bu ilgi için gerçekten dikkat çekicidir. Bu durumu kendisine suâl ettiğim zaman, Karacaoğlan’ı çok sevdiğini, devamlı okuduğunu, çok etkilendiğini söyledi. Öte yandan kendilerinin aslen Azerbaycan’dan geldiğini, hattâ sıhhati yerinde iken özellikle Güney Azerbaycan’a gidip geldiğini, “Heyder Baba’ya Selâm” şiiriyle mâruf Hüseyin Şehriyâr’i ziyaret edip sohbet ettiğini anlattı. Abbas Güven’le sohbetimizde şiirin şekil ve muhteva özellikleri üzerinde de konuştuk. Abbas Bey şiirin mutlaka belli bir çerçeve içinde, vezin ve kafiye kaidelerine uygun şekilde yazılması gerektiğini söylüyor. Bu mevzûda “usta şairler kafiyeli ve ölçülü şiir yazar” sözüne katılıyor.

Böyle bir şairi bulmuşken bir de “uydurma dil” üzerine konuşmak istedim. Bu hususta da Mehmet Kaplan’ı ve Cemil Meriç üstadı çok haklı bulduğunu, yirmi otuz yıllık, mazisiz, musikisiz kelimelerle sanat yapılamayacağını, uydurmacılığın dilde birlik fikrini baltaladığını üzerine basa basa söylüyor. Ve ekliyor, “Rahmetli Cemil Meriç’in ‘kamus namustur’ sözüne bayılıyorum.”

Van şairi, cemiyetin içinde bulunduğu durumdan, insanların millî kültürden, şiirden ve sanattan uzaklaşmasına kahrolup sitem edip,

Abbas der ki ben dertliyim

Dert öyle bükmüş ki iki katlıyım

Neyini söyleyim, neyini diyim

Yine kıymetimi bilemedin evlât.

diyerek bir neslin vefasızlığına üzüldüğünü görünce, genç kuşağın nemelâzımcı tavrını ve bizim olan her şeye bîgâneliğini bir zamanlık unutarak, ona Cemil Meriç’in “kitap, ebediyete gönderilen mektup” sözünü hatırlattım. Hani hep kullanırız ya “asırlık çınar” sözünü, her ağacın çınar olmadığını düşünmeden. Ama Abbas Güven hakikî bir çınar, hem de bütün baharlardan ses getirmeye çalışan bir çınar, iklimlerin bu kadar değiştiği dünyada, bunca yozlaşmaya rağmen direnen, dayanan bir çınar. Aynı şu şiirde tarifini yaptığı gibi bir çınar.

Yaşın bin mi, yoksa bin elli?

Ne heybetin var, yüzünden belli.

Yaprakların allı, yeşil desenli.

Ne hoş, dertsizsin vallahî çınar

Her kökün dibinden akar bir pınar.

Kervanlar kaç gece altında yattı?

Tacirler pazarlanıp malını sattı.

Sende konuk olan ömrün uzattı.

Yine de durursun dimdik be çınar

Geçmişi yad etsem içerim yanar

Yolun kervana dikmişler seni

Kim bilir kimler ölçmüş enseni

Görüyor herkes koca gövdeni

Diyorsun onlara, ben bir çınarım.

Daha üç asır da burada varım.

Aha! Ben diyorum daha çok yaşa,

Barınaksın bütün kurda ve kuşa

Bırakırım seni hakla başbaşa

Ara sıra beni de anıver çınar

Acep ne haldeyim biliver çınar

Abbas Güven der ki: hayretin yeter,

Ben seni gördüm gamlarım artar,

Binlerce kuş gelip üstünden geçer.

Uçtukça söylerler ah canım çınar

Cıvıldar sevişir dalına konar.

Bizim olmanın gururunu bir nişan-ı zişân olarak göğsünde taşıyan Van’ımıza yolu düşen herkese, şair Abbas Güven’le tanışıp sohbetinde bulunmayı iştiyakla tavsiye ediyoruz.

Şaire Allah’tan sıhhat ve afiyet diliyorum.